Aklın yoksa dinin de yoktur
Allah'a kulluk ederken insanlara kul olmadık mı? Kur'an’ın insan tasavvurunun merkezinde akıl ve özgürlük vardır; bu iki kök zayıfladığında insanı iradesi başka ellere teslim olur.
Kur'an-ı Kerim'in var etmek istediği insan tipolojisinin özünde iki kurucu vasıf yatar: akıl ve özgürlük.
Bunların dışında zikredilebilecek her erdem onur, sorumluluk, haysiyet, şeref aslında bu iki kökten yükselen dallardır.
Akıl, bilgiyle ilgilidir.
Mü’min bireyin, kendinden önce üretilmiş bilginin pasif bir taşıyıcısı olmamasını; devraldığı her bilgiyi kendi muhakemesinin süzgecinden geçirmeden teslim almamasını şart koşar.
Özgürlük ise davranışla ilgilidir.
Bireyin, içine doğduğu toplumun ona miras bıraktığı alışkanlıkların, kalıpların ve söylenmeyen kuralların esiri olmamasını ister.
Bu iki vasıf bir arada tecelli ettiğinde karşımıza çıkan insan bellidir: aklıyla özgür, özgürlüğüyle onurlu bir birey. Ne geçmişin bilgisine sorgusuz teslim olur ne de yaşadığı toplumun basmakalıplarına boyun eğer.
Böyle bir insan bu dünyada kendi iradesiyle yer tutar.
Başkasının aklıyla değil kendi aklıyla düşünür; başkasının kalıbıyla değil kendi vicdanıyla yaşar.
Bu tipolojiyi bugüne, yaşadığımız topraklara indirdiğimizde tablo çok daha çarpıcı hale gelir.
Hayatımıza kaç isim girdi, kaç "kutsal" figür geçti önümüzden?
Adnan Oktar girdi; bugün hapiste.
Ali Kalkancı girdi; o da hapiste.
Kendini mehdi ilan edip ekranlarda titreyerek "Allah bana ayet indiriyor" diyenler girdi; onlar da bu dünyadan göçüp gitti. "Ben Allah'ın yeryüzünde ve gökyüzünde tasarruf yetkisi verdiği kulum" diyenler girdi.
Kendini "evrenin halifesi" ilan edenler girdi, başımıza türlü bela açtı; sonra onlar da gitti.
Mustafa Çabuk girdi hayatımıza. Çanakkale'nin Bayramiç ilçesinde bir termal otele yerleşip onlarca müridiyle yaşayan, kendisini mehdi ilan eden ve dini inançları istismar suçlamalarıyla yargılanan bir isim olarak gündeme geldi.
Uşak'ta kendisini mehdi ilan edip babasını "din düşmanı" olarak gören ve öldüren biri çıktı karşımıza. İskender Evrenosoğlu girdi hayatımıza; kendisine Allah tarafından vahyedildiğini iddia ettiği "Risalet Nurları" üzerinden yıllarca propaganda yaptı.
Ve bu listeyi onlarca isimle uzatmak mümkün.
Bunların hepsi aynı değildir. Suçları, iddiaları, yöntemleri ve oluşturdukları yapılar birbirinden farklıdır.
Fakat bizi burada ilgilendiren ortak nokta başka: İnsanın kendi aklını devre dışı bıraktığı yerde, bir başkasının onun yerine düşünmesi mümkün hale gelir.
Asıl tehlike de burada başlar.
Bu isimler hayatımıza girdikçe biz bazen imandan çok bağımlılık, ahlaktan çok itaat, Allah'a kulluktan çok insana bağlılık öğrendik. Kimimizin malı gitti, kimimizin mülkü.
Kimimiz eşinden oldu, kimimiz çocuğundan, kimimiz ailesinden. Kimimiz yıllarını verdi, kimimiz gençliğini.
Ve nihayetinde birçoğumuz, farkında olmadan, bir insanın kurduğu düzenin hizmetkârı haline getirildik.
Çünkü orada verilen hizmet çoğu zaman Allah'ın dinine değil, insana yönelikti.
Şeyhe hizmet etti. Lidere hizmet etti. Emire, hocaya, abiye adını ne koyarsan koy bir insana hizmetti.
Bizi hep bir kişinin yüceltilmesi için koşturdular.
Onun sözü ölçü oldu.
Onun yorumu hakikatin önüne geçti. Onun rüyası delil, onun işareti emir, onun sessizliği hikmet sayıldı.
Ve biz koşarken ne aklımızı kullandık ne özgürlüğümüzü yaşadık.
Doğruyla yanlışı ayırt edecek muhakemeyi işletmedik.
Çünkü bize bir afyon verildi.
Bu, dinin kendisi değildi; dinin afyonlaştırılmış hâliydi.
Kendi çıkarları için budanmış, çarpıtılmış ve bir kişiye bağlanmak üzere yeniden tasarlanmış bir din anlayışıydı.
Böylece Allah ile kul arasına insan koyduk.
Allah'ın kitabını okuduk ama anlamak için başkasına muhtaç olduğumuza inandık. Ayeti gördük ama "Bunu bizim hocamız nasıl yorumluyor?" diye baktık.
Aklımız vardı ama kullanmamamız öğretildi.
Vicdanımız vardı ama teslim etmemiz istendi. İrademiz vardı ama biat karşılığında ondan vazgeçtik.
Sonra da buna iman dedik.
Oysa Kur'an'ın insan tasavvuru bunun tam tersidir.
Kur'an, insanı sürekli düşünmeye, akletmeye, sorgulamaya, delile bakmaya, körü körüne peşinden gitmemeye çağırır.
Ataların yolunu yalnızca atalar öyle yaptı diye takip etmeyi eleştirir. İnsanları şahısların peşine takılmaya değil, hakikate yönelmeye çağırır.
Çünkü Allah'ın dini, insanı küçültmek için değil, özgürleştirmek için vardır.
Gerçek iman, aklını bir başkasına teslim etmek değildir.
Gerçek teslimiyet Allah'a teslimiyettir.
Bir insana kayıtsız şartsız bağlanmak ise kulluk değil, başka bir tür bağımlılıktır.
Belki de yıllardır sormamız gereken asıl soru şuydu: Biz gerçekten Allah'a mı kulluk ettik, yoksa Allah adına konuştuğunu söyleyen insanlara mı?
Şimdi yapılması gereken, geçmişte kime bağlandığımızı sonsuza kadar tartışmak değildir.
Asıl mesele, bundan sonra aklımızı kime teslim edeceğimizdir.
Çünkü insanın elinden malını alabilirsiniz, yıllarını alabilirsiniz, hatta hayatının bir dönemini bile çalabilirsiniz.
Fakat insan kendi aklını yeniden eline aldığı gün, bütün bu düzenlerin karşısında yeniden ayağa kalkabilir.
Bu yüzden çıkış yolu yeni bir şeyhe, yeni bir lidere, yeni bir "kurtarıcıya" bağlanmak değildir.
Çıkış yolu, Allah ile kul arasına yerleştirilmiş insanları o aradan çekip çıkarmaktır.
Kur'an'la yeniden baş başa kalmak, düşünmek, sorgulamak, yanlış yaptığında vazgeçebilmek ve hiçbir insanı hakikatin yerine koymamak.
Belki de bugün ihtiyacımız olan yeni bir cemaat değil, yeniden akleden ve özgürleşen insandır.
Çünkü Allah'ın istediği insan, başkasının gölgesinde yaşayan insan değildir.
Kendi aklıyla düşünen, kendi iradesiyle karar veren, kendi vicdanıyla hesaplaşan ve yalnızca Allah'ın önünde eğilen insandır.
Ve belki de asıl devrim tam burada başlar!
Vesselam.