01 Mayıs 2026 Cuma
Devler Ligi’inde final havasında rövanş mücadelesi başlıyor: Bayern Münih - PSG karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Küresel Sistemik Dönüşüm: Kriz mi, Kalıcı Kaos mu?
Yüzde 29’luk büyük tehlike!
Ashâb-ı Kehf’in Sadık Yoldaşı: Kıtmir
Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Parti…
Sağlık sistemi ve eczacılarımız
Halk takviminde Hıdırellez ve hızır günleri…
Resmi olarak kullanılan milâdî ve hicrî takvimlerin yanında halkın kendi aralarında kullandığı bir takvim de vardı.
Eskiden yaygın olarak kullanılan bu halk takviminde yıl “kasım günleri” ve “hızır günleri” diye ikiye bölünerek hesaplanırdı.
“Kasım günleri” kış, “hızır günleri” yaz olarak kabul edilirdi.
Hızır günleri milâdî takvime göre 6 mayısta başlayıp 7 Kasıma kadar (186 gün)sürer, kasım günleri de 8 kasımda başlayıp 5 mayısa kadar (179) gün sürmektedir.
Kasım günleri 4 yılda bir, Şubat ayının 29 olduğu zaman 180 gün sürmüş olur.
Hıdırellez, hızır günlerinin başlangıcı olan 6 Mayıs günüdür.
Bu yıl Hıdırellez 06 Mayıs 2026 Çarşamba gününe denk gelmektedir.
Hıdırellez (Hızır-ilyas) günü değişime uğrayarak hıdırellez şeklini almıştır.
Hıdırellez gününde halk arasında Hızır (a.s) ile
İlyas aleyhisselâmın buluştuğuna inanılır, bu buluşma ile her tarafın yeşillendiği söylenirdi.
Bugün de halk sevinç gösterilerinde bulunur, bugünü adeta bir bayram havasında geçirirdi.
Bütün türk dünyasında bilinen hıdırellez, daha çok balkan türkleri arasında yaygındır.
Hıdırellez, kışın bitip yaz mevsiminin başladığı tabiatın uyanışını simgeleyen geleneksel bir bahar bayramıdır.
Bu bayram, tarihî olarak çok çok eskilere dayanmaktadır.
Kutlama ritüellerinin ortak özellikleri olsa da yöreden yöreye, ülkeden ülkeye farklılaşan bazı ritüeller de vardır.
Bu eski takvime göre günümüzde de geçerli fırtınalar, soğuk ve sıcak günler hemen hemen aynı günlere rastladığı için balıkçılar, denizciler ve çiftçiler meteorolojinin gelişmediği, kitle iletişim araçlarının yokluğu ya da azlığında, bilginin günümüzdeki gibi yaygın olmadığı yıllarda çok yararlanmışlardır.
Eski insanlar bu halk takvimini takip ederek havaların nasıl olabileceğini tahmin edebiliyorlardı.
Hatta eski insanların içinde bu takvim günlerini milâdî takvim ve 13 gün farklı olan rumî takvimini de takip ederek asırlar öncesinin tecrübe ve birikimini kendi tecrübeleriyle harmanlayarak bilge haline gelen öyle insanlar vardı ki adeta meteoroloji uzmanı kesilmişlerdi.
Benimde hatırlayabildiğim böyle birkaç insanın radyodan hava raporunu dinlerken bıyık altı gülümsemelerinin anlamını meteorolojinin yanılmasından sonra fark ettiğim olmuştu.
Bu halk takvimi atalarımızdan kalma kültür mirasımızdır.
Âmed-i laklak (leyleklerin gelişi) reft-i piristû
(Kırlangıçların gidişi) Cereyan-ı ma-ı eşcar
(ağaçlara su yürümesi) Âhar-ı şeb-i Yelda
(uzun gecelerin sonu) Şikeste-i germa
(Sıcaklıkların kırılması) tabirleri bilenlere çok şey anlatırdı.
Bu tabirler bazı takvimlerin yapraklarında günümüzde de mevcuttur.
Uzun gecelerin başlangıcı ve yılın en uzun gecesi olan “şeb-i yelda” 21 aralığı 22 aralığa bağlayan geceye denk gelmektedir.
17. Yüzyılda yaşayan şair Bosna’lı Sabit şeb-Yeldayı: ”Şeb-i yeldayı müneccimle (yıldızlarla uğraşanla) muvakkit (namaz vakitlerini
bildirmekle görevli) ne bilir. Mübtelâ-i gama (aşk
derdine tutulup kavuşamayan aşığa) sor ki
geceler kaç saat.” diye tasvir etmiştir.
Hızır günlerinde gerçekleşen bazı hadiseler vardır.
Meselâ: 11 hızır – 16 mayıs filiz kıran fırtınası.
15 hızır- 20 mayıs kokolya fırtınası.
23 hızır – 28 mayıs koyun kırkma zamanı.
36 hızır- 10 haziran ülker doğumu fırtınası.
47 hızır- 21 haziran gün dönümü fırtınası ve senenin en uzun günü.
52 hızır- 26 haziran yaprak aşısı zamanı.
74 hızır- 18 temmuz şiddetli sıcaklar.
85 hızır- 29 temmuz üzümlerin olgunlaşmaya başlaması.
88 hızır- 1 ağustos 7gün süren (eyyam-ı bahur)
en sıcak günler.
93 hızır- 6 ağustos arıların bal yapma zamanı.
108 hızır- 21 ağustos yaprakların sararması.
115 hızır – 28 ağustos sıcakların azalması ve leyleklerin gitme zamanı.
135 hızır 17 eylül havaların soğumaya başlaması.
157 hızır- 9 ekim yaprak dökümü fırtınası.
164 hızır- 16 ekim yağmur mevsiminin başlaması.
173 hızır- 25 ekim suların soğuması.
183 hızır-4 kasım lodos rüzgârlarının esmeye başlaması gibi hadiselerin bilgileri günümüzde de bazı takvim yapraklarında yer almaktadır.
Hıdırellez, her yıl olduğu gibi bu yılda büyük bir coşkuyla kutlanacaktır.
Hıdırellez, dinî değil kültürel bir gelenektir.
Hıdırellez kutlamalarına, meşru sevinç gösterilerine günahtır diyemeyiz.
Ancak batıl olan bir uygulamayı dinimiz kabul etmez.
Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir.
Hıdırellez, dinimizin meşru kabul ettiği çerçevenin dışına taşmamak şartıyla kutlanmasına günahtır diyemesek de kutlamalar esnasında dinimizin haram saydığı yiyecek, içecek ve eylemlerden uzak durmak gerekir.
Yüce Rabbim bizlere kısa bir süre sonra başlayacak olan hızır günlerini hayırlı eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun
Selamlarımla.
Kışı memleketinde geçiren Pamuk Dede‘nin mahalleye döndüğünü öğrenen gençler Pamuk Dede’yi ziyaret etmek dilediklerini bildirmek üzere kendisinden gün ve saat belirlemesi için aralarından birini Pamuk Dede‘ye gönderdiler.
Pamuk Dede‘nin belirlediği gün ve saatte ziyaret etmek için bir araya gelip Pamuk Dede‘nin kapısına varıp zili çaldılar.
Pamuk Dede, kapıyı açıp “Buyurun gençler hoş geldiniz” deyince içeri girip Pamuk Dede’nin hal ve hatırını sordular.
Pamuk Dede, her birinin ayrı ayrı hatırlarını sorduktan sonra aralarında samimi bir sohbet başlamış oldu.
Sohbetin koyulaştığı bir anda gençlerden biri: “Pamuk Dede arkadaşlarımızdan biri düğün tarihi belirlemek isteyince, istediğin tarih iki bayram arasına denk geldiğinden ve iki bayram arası nikâh olamayacağından
başka bir tarih belirlemesini istemişler siz bu durum için ne diyorsunuz?” diye sorunca Pamuk Dede: “Dinimizde öyle bir şey yok. Nikâh bütün zamanlarda geçerlidir.
İki bayram arasında nikâh olmaz.”sözü halk arasında yaygın bir şekilde söylense de bunun geçerliliği yoktur.
İki bayram arası nikâhın geçerli olduğuna en sağlam delil Peygamber Efendimizin (s a.v), Hz. Aişe (r.a) annemizle Şevval ayında evlenmesinin (iki bayram arasında) gerçekleşmiş olmasıdır.
Peygamber Efendimizin (s.a.v), yapmış olduğu bu evlilik cahiliye dönemi Araplarının Şevval ayında evlenmeyi uğursuzluk saymalarına ve iki bayram arası nikâh olmaz anlayışının yanlışlığına verilmiş bir cevaptır.
Rivayetlere göre, iki bayram arası nikâh olmaz sözü yapılan bir şakaya dayandırılmaktadır.
Çok eskiden kurban bayramının cuma gününe denk geldiği bir bayram gününde nikâh kıymasını talep eden kişiye “iki bayram arası nikâh olmaz. Daha sonra kıyarız.“ demesinden ve bu sözün yaygın hale gelmesinden dolayıdır. Gün zaten bayramdır ayrıca cuma günü müslümanların haftalık bayramıdır.
Hoca bayram namazından evine gelmiş Kahvaltı edecek, kurbanını kesecek, Cuma namazı için hazırlık yapacak vakit dar olduğu için böyle bir espri yapmıştır. Bu söz günümüzde de bazılarınca dillendirilmektedir.” diye cevap verdi.
Bir diğer genç: “Pamuk Dede bilindiği gibi kurban bayramı yaklaşmaktadır. Kurban konusunda nelere dikkat edilmesi gerekir.” deyince Pamuk Dede: “İlk önce dikkat edilmesi gereken kurban edilecek hayvanda kurban olmaya mani bir halin olmamasıdır. Önemli olan diğer bir konu; sığır cinsi büyük baş hayvanın iki yaşını doldurmuş olması gerektiğidir. İki yaş, kamerî takvime göredir. Kamerî takvimde bir yıl 354 gündür.
İki yaşını doldurmuş büyük baş hayvanın anlaşılması için halk arasında” kapak atması (iki ön dişinin çıkması) diye bilinen durumun gerçekleşmiş olması kabul edilebilir bir ölçü olarak sayılmaktadır.
Bu durum doğumu kesin olarak bilinmeyen hayvanlar içindir.
Kapak atma konusunda bilgi sahibi olmayan alıcının bilgi sahibi olan bir kişiyle kurbanını almasında yarar vardır.
İki yaşını bitirmiş olduğu kesin olarak bilinen büyük baş hayvanların kapak atmamış olmaları kurban olmalarına engel olmaz.
Büyük baş hayvanların iki yaşını bitirmemiş olduğu kesin olarak bilinmesi durumunda kapak atmış olsalar bile kurban olarak kesilemezler.
Küçük baş kurbanlıklarda koyun cinsinde altı ayını doldurmış olup da bir yaşını doldurmuş gibi göstermesi halinde kurban olur.
Bu durum koyun cinsi için istisnaî olup keçi cinsi için geçerli değildir.
Bu konuda halk arasında “anası gibi gösterişli olması” hali değil, geçerli olan altı ayını doldurmuş olmasıdır. Çünkü anası çok zayıf olabilir.
Yine halk arasında “aile için sadece aile reisinin kurban kesmesi yeterlidir.” sözü, aile içinde aile reisinden başka diğer aile üyelerinin içinde kurban kesmesi vacip durumunda olan kimseler için geçerli değildir.
Aile fertlerinin hepsi kurban kesmeleri vacip olacak nisap miktarı sahip olmaları durumunda hepsinin ayrı ayrı kurban kesmeleri gerekir.
Ailede eşlerin sırayla bir yıl birinin sonraki yıl diğerinin kurban kesmeleri ancak eşlerin her ikisinin de üzerlerine kurban kesmenin vacip olmaması halinde caiz olabilir.
Eşlerden birisinin üzerine vacip ise onun kesmesi gerekir. İslâmda ferdi mülkiyet esastır.
Kurban konusunda çok önemli bir diğer husus da ortak kesilecek kurbanlarda ortakların birbirlerinden emin olmaları gerekir.
çünkü ortaklardan birinin niyeti kurban değil sadece et elde etmek olursa kurbanın tümü geçersiz olur.
Böyle bir durum kurban günleri içinde öğrenildiğinde zengin olanın başka bir kurbanlık alıp kesmesi gerekir. Fakir ise gerekmez.
Kurbanlık hayvanın kesiminde kesen kişiye kurbanın derisi, sakatatı veya herhangi bir parçasının kesim ücreti olarak verilmesi caiz değildir. Kasabın kesim ücreti alması caizdir.
Daha önce yapılan kesimlerde böyle bir uygulama yapıldıysa kesim ücreti olarak verilen parçaların kıymeti hesaplanıp muhtaç olanlara sadaka olarak verilmesi gerekir.
Kurbanlık olarak satın alınan hayvanda sonradan kurban olmasına engel bir durumun meydana gelmesi halinde zengin olan kimsenin yeni bir kurban alıp kesmesi gerekir. Fakirin ise gerekmez.
Ancak kesim esnasında kusur meydana gelirse zengin olsun fakir olsun böyle bir hayvanı kurbanlık olarak kesmeleri caizdir.
Değerli gençler, kurban konusu çok geniştir.
Sadece önemli olan bazı kısımları dile getirmeye çalıştım.
Dileyen ilmihal kitaplarından daha geniş bilgiler edinebilir.” diye sözünü tamamladı.
Pamuk Dede ve gençler tekrar buluşmak dileğiyle vedalaştılar.
Yüce Rabbim yarınlarımızın teminatı olan gençlerimize sağlık, şuur, güzel ahlâk, ilim, edep nasip eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun
Selâmlarımla.
İnsanın kendi kendine zulmü ne demektir?
Zulüm, sözlükte “Bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamına gelmektedir.
Zulüm, terim olarak da “Belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan batıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma” özellikle de “Güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılmaktadır.
Zulüm denildiğinde hemen insanların aklına; insanların hak ve hukukuna riayet etmeyerek başkalarına eziyet etmek, canlılara, yaratılmış bütün türlere zarar vermek, yakıp yıkmak, ortalığı karıştırmak, huzursuzluk çıkarmak, can yakmak gibi birçok şey gelir.
Lâkin zulüm, bütün günahların ve haktan uzaklaşmanın ortak adıdır.
Zulüm denilince insanoğlu genellikle kendi dışındakilerine eziyet ve haksızlıkları düşünür.
Fakat kendine emanet olarak verilen ruhunu, bedenini ve her biri kıymeti ölçülemeyecek derecede olan kalp, göz, dil, kulak, beyin, el, ayak ve diğer organlarını gözardı etmektedir.
Bizlere verilen bu emanetlerin hakkını vermemenin ne kadar büyük bir zulüm olduğunu idrak etmemiz gerekmektedir.
En başta gelen zulüm de Allah’ın (c.c) ilâhlığını kabul etmemek ya da kabul etmekle birlikte O’na eş ve ortak koşmak demek olan şirktir.
Dine, Kur’an’a, mukaddes değerlere saygılı olmak gerekirken bunu yapmamak, kulluk şuurunun gerekliliklerini yerine getirmeye çalışanlara engel olmak da bir zulümdür.
Anne ve babanın meşru isteklerine karşı asi olunması, hukuklarına riayet edilmemesi, çalışan kişinin işine ve mesaisine dikkat etmemesi, çalıştıran kişinin de çalıştırdığı insanın hakkını teslim etmemesi, kişinin çocuklarına dinî terbiye vermemesi, helâli, haramı öğretmemesi, ferdin veya toplumun sıhhatiyle, canıyla, inançlarıyla, duygularıyla oynanması, insanların insanî hak ve değerlerini sürdürmelerinin engellenmesi, insanların haksız yere öldürülmeleri, hırsızlık, aldatma, haksız kazanç, insanların ortak alanlarına tecavüz, insanlara rahatsızlık verme gibi yüzlerce günah olarak sayılabilecek örnek aslında zulüm demektir.
Unutulmamalıdır ki; başkalarına ah ettirenler birgün kendilerini de ah edecektir!
İnsanların güven ve iyi niyetlerini sömürerek, diğer insanlara yapılacak iyiliklerden insanları soğutma yoluyla insanların mahrum olmalarına sebep olmak da dikkat edilmesi gereken bir zulüm çeşitidir.
İnsanın Allah’a (c.c) karşı ve diğer insanlara karşı işlemiş olduğu zulüm, kendinden başkasına karşı işlenmiş gözükse de aslında insanın kendi kendine zulüm etmesidir.
Allah (c.c) insanoğluna hayatını sürdürürken uyması gereken bazı sınırlar koymuştur.
Bu sınırlar haksız yere adam öldürmemek, zina etmemek, faiz yememek, hırsızlık yapmamak, içki içmemek kumar oynamamak, iftira etmemek (hele de bu iftira iffetli bir kadına karşı işlenmişse katmerli ve büyük bir günahtır) gibi birçok örnekle değişik ayetlerde açıklanmıştır.
Yazımızda birçok örneğini verdiğimiz insanın kendi dışındakilerine karşı işlenmiş gibi gözüken zulümler aslında insanın kendi kendine zulmetmesidir.
Konu etmek istediğimiz zulüm, kişinin kendini uzun süre aç bırakması, uykusuz bırakması, maddî anlamda diken üstünde yatması, çok uzun süre ayakta kalması, bedenini yaralaması, kanını akıtması, gibi eylemler de birer zulüm şekli olsa da aslında konu olarak ele aldığımız insanın bedenine yönelik fizikî bir durum değildir.
Bahsettiğimiz zulüm çeşidi; insanın kendi kendisine manevî bir bedel ödetmesidir.
İnsanın kendini yaratılış hukuku dışında bir işe zorlamasıdır.
İnsanın nefsanî zevk aldığı birçok günah sayılan eylemi Allah (c.c) tarafından zulüm olarak vasıflanmaktadır.
Merhameti sonsuz olan yüce Rabbimiz, insanın kendine yaptığı zulümden kurtulma yolu olarak da tevbe etmeyi öğütlemektedir.
İnsanoğlu yaşarken dünyevî bazı hazların, nefse hoş görünen günahların cazibesine kapılarak kendine zulmettiğinin farkında olmayabilir.
Ancak ahirette ödeyeceği bedelle bunun idrakine varmakla, kendine ne büyük bir zarar verdiğini anlamasının hiç bir faydası olmayacaktır.
İnsanın hayattayken gafletle kendine zulüm ettiğinin farkına vararak tevbe etmesi, bir daha zulüm işlemeden hayatını sonuna kadar devam ettirmesi kendine yapabileceği büyük bir iyiliktir.
Allah (c.c) zulmetmez.
Zulmü ve zalimleri sevmez.
İnsanoğlu kendi yaptıklarıyla Allah’ın (c.c) rızasını kazanmak ve cennetine giden yolu izleyeceğine cehenneme götüren yolları tercih ederek kendine zulüm etmiş olur.
Yüce Rabbimden bizlere, kendine zulüm etmekten kaçınan, rızasına uygun işler yapan kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Süt Kardeşliği, süt emme çağında olan bir çocuğun annesinden başka bir kadından süt emmesiyle oluşan, sütünü emdiği kadının çoçuklarıyla süt kardeşi olması demektir.
Süt kardeşlerin birbirleriyle evlenmeleri haramdır.
Bu durum Nisa suresinin 23. ayetinde: “Sizi emziren analarınız ve süt kız kardeşleriniz size haram kılındı.” diye beyan edilmiştir.
Süt kardeşlerin evlenmelerinin haram oluşu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v): “Nesepçe doğum/soy) haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.”
Hadis-i şerifiyle de sabittir.
(Buhârî, şehedat,7)
Süt emme çağı Bakara suresinin 233. ayetine göre iki kamerî tam yıldır.
Mezhepler arasında süt kardeşliğinin oluşması konusunda farklı görüşler olsa da süt kardeşlerin evlenmelerinin haramlığı konusunda hepsi aynı görüştedir.
Süt emmedeki mahremiyet kuralı: “Emenin emzirene nefsi haram, emzirenin emene nesli haramdır.” diye ifade edilmektedir.
Bu durumda annesinden başka bir kadından süt emen çocuğun diğer kardeşlerinin ve nesep yoluyla olan akrabalarının, süt emen çocuğun süt kardeşleri ve akrabalarıyla evlenmeleri haram değildir.
Annesinden başka bir kadından süt emen çocuk o kadının süt oğlu olduğundan emziren kadın emenin süt annesi, çocukları da süt kardeşleri olur.
Kadının kocası da süt babası olur. Süt baba da süt anne gibidir.
Süt emme yoluyla hısımlık oluşan kişi süt annesinin çocuklarıyla evlenemedigi gibi süt babasının çocuklarıyla da evlenemez.
Bir kadının süt oğlu için geçerli olan kurallar süt kızı içinde de geçerlidir.
Süt oğul veya kız süt annelerinin önceki nesliyle ve sonraki nesliyle evlenemez.
Kişi süt emdiği kadının o andaki kocasından olan çokuklarıyla süt kardeş olup evlenmesi haram olduğunu gibi kadının önceki kocalarından olan çocuklarıyla da süt kardeş olduğundan evlenmesi haramdır.
Kısaca kişi süt annesinin çocuklarının evlenmeleri haram olan kişilerle evlenmesi haramdır.
Beşeri hukuk sistemlerinde, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta süt hısımlığı tanınmasa da islâma göre bu çok önemli bir husustur.
Süt kardeşlerin evlenmeleri öz kardeşlerin evlenmeleri gibi haramdır, yasaktır.
Bu kuralı koyan yüce Rabbimiz olduğu için müslümanların bu kurala uyması gerekir.
Süt akrabalığı miras hakkı doğurmaz.
Ayrıca zekâtta da farklılıklar vardır; süt çocuğu sütannesine ya da sütbabasına zekât verebilir.
Bunun anlamı onlara nafaka vermekle yükümlü olmadığıdır.
Her ne olursa olsun, Müslümanların süt emme haramlığına azami derecede dikkat etmeleri gerekir.
Aksi takdirde kişi kendi kardeşi ya da teyzesi ve halasıyla veya yeğeniyle evlenmiş olur ki bu çok çirkin bir haramdır.
Ayrıca neslin bozulmasına da sebep olmuş olur.
Süt kardeşliği ağır yükümlülükler getirdiğinden zaruret olmadıkça tavsiye edilmemektedir.
Sonuçları iyi düşünülerek uygulanması gereken bir iştir.
Böyle bir işlem yapıldığında mutlaka kayıt altına alınmalı ve kimin kiminle süt kardeş olduğu en azından birinci derecede akraba olanlar arasında bilinmelidir.
Aileler bu konuda bilinçlendirilmeli ileride doğacak sakıncalara meydan verilmemelidir.
Bu konuda özellikle hastanelerde zaruri olan uygulamalardan aileler haberdar edilmelidir.
Süt kardeşliği çok önemli ve geniş bir konudur.
Bu konuda müftülüklerden ve ehli sünnet âlimlerinin fıkıh kitaplarındaki bilgilerinden yararlanmak faydalı olur.
Yüce Rabbim bizlere süt kardeşliği konusunu iyi anlamayı, dikkat ve özen göstermeyi nasip eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Ramazanda kazandıklarımızı muhafaza etmeye gayret etmeliyiz…
Çok kısa bir süre önce ramazan ayına veda ettik.
Yüce Rabbimizin nasip ettiği ramazan ayının faziletinden ve bereketinden istifade edebildiysek kazancımız büyüktür.
Eğer istifade edemediysek zararımızın büyüklüğünü idrak edebilmeyi ve kendimize gelebilmeyi mevlâmız nasip etsin.
Zira hiçbirimizin bir daha ki ramazana ulaşabilme garantisi yoktur.
Bu yıl Ramazan ayı içerisinde bazılarımız yakınlarını, dostlarını, tanıdıklarını ahirete yolcu etti.
Rabbim vefat etmiş olan din kardeşlerimize rahmetiyle muamele eylesin.
Rabbimiz bizlere de bir daha ki Ramazan ayına sağlıklı bir şekilde kavuşmayı nasip etsin.
Evveli rahmet, ortası mağfiret, ahiri cehennemden kurtuluş olan, cennet kapılarının açılıp, cehennem kapılarının kapatıldığı, şeytanların bağlandığı, (Bu bağlanma cinlerden olan şeytanlar içindir. İnsan şeytanları faaliyetlerine devam etmektedir.)
Farz olan ibadetlere kat kat sevap verildiği, nafile ibadetlerin farz ibadetler gibi değerlendirildiği, huzur ve barış rüzgârlarının estiği mübarek bir aydan ayrılmak elbette mü’min gönüllerde hüzünlerin yaşanmasına sebep olmaktadır.
Bu mübarek ayda ilk defa namaza başlamanın heyecanını, oruç tutmaya başlamanın hazzını, bazı kötü alışkanlıkları bırakmanın huzurunu, daha önce böylesi güzellikleri yaşayamamanın pişmanlığını yaşayanların hüznü daha da farklı olmaktadır.
Ramazan ayında layıkıyla tutulan oruçlarımız aslında ömür boyu nasıl bir müslüman olmamız gerektiğini bizlere hatırlatmakta ve rehberlik etmektedir.
Ramazan ayına veda etsek de bu ayda kazandıklarımızı muhafaza etmemiz için ibadetlerimize daha çok özen göstermemize, Rabbimizin mesajı olan kitabımızı anlamaya ve hayatımıza tatbik etmeye, sadaka ve hayırlarımızı çoğaltmaya, insanlara karşı daha şefkatli, merhametli, hoşgörülü davranmaya, yüzümüzden tebessümü eksik etmemeye dikkat etmeliyiz.
Yetim, yoksul ve güçsüzleri sevindirmeye, toplumun huzur ve barışını bozacak davranışlardan kaçınmaya, manevî hastalıklardan olan, haset, gıybet, iftira gibi kötülüklerden uzak durmaya, kısaca mü’min ve müslümanca bir yaşantıya veda etmeye niyetlenmemeli, dinimizin gerektirdiği gibi yaşamaya gayret etmeliyiz.
Halk arasında “Ramazan müslümanı” diye bir söz vardır.
Söylenen bu sözü haklı çıkarırcasına haraket etmemeliyiz.
Müslüman olarak bizler Ramazan ayının sonunda tuttuğumuz oruçların, yaptığımız diğer ibadetlerin, yapabildiğimiz hayır hasenat ve güzel davranışların sevinciyle bayram etmekteyiz.
Ahirette de bayram edebilme yolunun; ömür boyu Ramazan ayında tuttuğumuz oruç esnasındaki gibi kendimizi tutmaktan, nefsimize hakim olmaktan, orucu sadece midemize değil diğer organlarımıza da tutturmaktan Rabbimizin yasaklarından uzak durmaya, emirlerini yerine getirmeye azami gayret göstermekten geçtiğini idrak etmeliyiz.
Ramazan ayından sonra sanki bütün güzel işlerin sadece o aya mahsus imiş gibi davranıp diğer aylarda kendimizi hayırlı ve güzel işlerden mahrum edersek kendimize yazık etmiş oluruz.
Yüce Rabbimiz bizlere Ramazan ayında kazandıklarımızı muhafaza etmeyi nasip etsin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.