06 Kasım 2026 Cuma
Süper Lig 11’nci hafta açılış mücadelesi başlıyor: Gaziantep FK - Kasımpaşa karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Sevgili ben…
Rüşvetin belgesi…
"Ahlakı Kaybetmek: Vicdanın ve Toplumun Çöküşü"
Etnik dilde eğitim…
Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın bağımsız Türkiye!
Halk takviminde Kasım günleri (Ruz-i Kasım) ve pastırma yazı…
İnsanlar, takvimleri belirledikten bu yana Maya takvimi, Aztek takvimi, Mısır takvimi, Sümer takvimi, Roma takvimi, Çin takvimi, gibi çeşitli takvimler kullanmışlardır.
Osmanlı döneminde hicreti başlangıç kabul eden ay takvimi (Kamerî) Hicri takvim ve yine hicreti başlangıç kabul eden güneş takvimi (Şemsî) Rumî takvim kullanılmış daha çok malî işlerde kullanıldığından Rumî takvime Malî takvim de denilmiştir.
Bunların yanında Osmanlı‘nın en son döneminde 1917 yılında Milâdî takvime geçilmesi kabul edilmiştir.
Cumhuriyetle birlikte 1926 yılında Rumî ve Hicrî takvimler kaldırılmış milâdî takvimin kullanılması kanunlaşmıştır.
Halk arasında dileyenler tarafından Milâdî takvimin kullanılmasının yanında Hicrî takvim de kullanılagelmiştir.
Halk takvimi, Anadolu’da yüzyıllar öncesinden günümüze kadar gelen eski bir takvimdir.
Eski yıllarda tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar bu halk takvimine önem vermişlerdir.
Bugün 06Kasım 2026 Cuma 08 kasım Pazar günü halk takvimine göre Kasım 1 olarak kış başlangıcı kabul edilmektedir.
Halk takviminde eskiler, 365 günlük yılı “Kasım” ve “Hızır” olarak ikiye ayırmışlar, Kasım 179, (Şubat ayının 29 gün olduğu yıl (180) Hızır ise 186 gündür.
Yılın Kasım kısmı yani kış devresi 8 Kasım da başlar, 5 Mayıs’ta biter.
6 Mayıs’ta da Hıdırellez ile birlikte yaz devresi, yani Hızır günleri başlar bu şekilde yıl yaz ve kış olmak üzere iki kısma ayrılırdı.
Kasım, Arapça bir kelime olup “Bölen /taksim eden” anlamına gelir.
Kasım ülkemizde erkek çocuklarına isim olarak verilmektedir.
Kasım’ın 46. gününden itibaren “Erbain” soğukları başlar ve kırk gün sürer.
Arapça “Erbain” Kırk demektir.
Erbain’in bittiği günün ertesinde yani kasımın 86. gününden itibaren de “Hamsin” soğukları başlar ve elli gün sürer.
Arapça Hamsin, “Elli” demektir.
Bu soğuk kış günlerine “Zemheri” denilir.
Böylece kışın en soğuk zamanları olan doksan günlük süre tamamlanmış olur.
Kasım günleri 100 güne ulaşınca halk arasında zorlu kış günlerini arkada bırakmanın bir ifadesi olarak “Geldik yüze, çıktık düze” ya da “Kasım yüz, sabanı düz” denilir.
Bu toprağı sürüp havalandırma zamanı gelmiştir.
Hazırlığını yap anlamına gelir.
Kasım günleri 110 olunca da “yüz on, tarlaya kon” denilir.
Bu ifade de artık tarlayı sürmeye başlamak gerekir anlamındadır.
Kasım’ın bu soğuk günleri geride kaldıktan sonra havaların ısınmaya başlamasının ifadesi olarak cemre günleri başlar.
Cemre, Arapça kökenli bir kelime olup kor durumunda yanan ateş anlamındadır.
Cemre, ülkemizde kız çocuklarına isim olarak da verilmektedir.
Cemrelerin düştüğü kabul edilen günler: Kasım 105; 1. Cemre havaya (20 Şubat) Kasım 112; 2. Cemre suya (27 Şubat) Kasım 119; 3. Cemre toprağa (6 Mart).
Kasım’ın 135. günü, Nevruz (21 Mart) ilk baharın başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Kasım ayında yazın sıcak günlerinden, kışın soğuk günlerine geçiş aralığında yaşanan mevsimsiz sıcaklıkları ifade etmek için kullanılan “Pastırma yazı” Kasım bir olarak kabul edilen milâdî Kasım’ın sekizinden üç gün sonra yani Kasım 11’de başlayıp Kasım 27′ de sona ermektedir.
Daha önceki günlerde kışa hazırlık konusunda geçikenler bu günleri fırsat bilerek hazırlıklarını yapmaya çalışırlar.
Bu günlerden sonra soğuk günlerin başlayacağını bilen halk kış için gerekli tedbirleri almaktadır.
Kasım günlerinde gerçekleşen cemrelerden sonra havalar her ne kadar ılıman bir hal alsa da soğukların bittiği anlamına gelmez.
Bu günlerden sonra Mart ayının 11-17 günleri arasında kocakarı soğukları (Berdül Acuz) sonra da Mart’ın yirmi ikisine denk gelen Mart dokuzu ve soğuğu soğuk bir gün olarak geçer.
Daha sonra da Nisan ayının 13-18 günleri arasında Sitte-i Sevr (6 öküz) soğukları günlerinde hava soğuk ve fırtınalı geçer.
Özellikle bağ, bahçe işleriyle uğraşan çiftçiler “Sitte-i Sevr, her saati bir devir.”, denizciler ise, “Sitte-i sevür, kapıyı çevür” diye insanları uyarmışlardır.
Ayrıca Nisan ayının 18. günü Aprilin beşi diye anılır.
Halk arasında “Kork Aprilin beşinden, öküzü ayırır eşinden” sözü meşhurdur.
Böyle soğuk bir günde öküzlerini alıp tarlasını sürmeye giden bir çiftçinin soğuk havaya dayanamayıp öküzlerinden birinin ölmesi üzerine böyle bir söz söylenmiş halk arasında dilden dile yaygın hale gelmiştir.
Her ne kadar halk arasında “yüz elli, yaz belli” diye bir söz söylense de;
Kasım 150’de yaz kendini belli etmeye başlasa da Kasım günleri bitmeden tam anlamıyla yaz gelmez.
Kasım günleri 5 Mayısta bitip 6 Mayıs Hıdırellez (Hızır) günleri başlayınca yazın başlangıcı kabul edilerek yazın geldiğine hükmedilir.
Yüce Rabbim, Kasım günlerini hakkımızda hayırlı eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
İnsanın hevâsı nasıl bir din ister?…
Sözlükte hevâ kelimesi “istek, meyil, sevme” gibi anlamlara gelmektedir.
Hevâ, terim olarak “Nefsin akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı eğilimi” yahut “Hak ve faziletten saparak haz ve eğlencelere yönelen nefis” manasına da gelmektedir.
Dinimiz islâm insanın fıtratına uygun her türlü güzelliği bünyesinde barındırmasına, ibadetlerin yerine getirilmesinde zorluğu dayatmayıp her türlü kolaylığı göstermesine rağmen nefsine, hevâ ve heveslerine uyan insan için ağır gelmekte, birçok konuda kendi isteklerine uygun bir din arzu etmektedir.
İnsanın nefsi dinin, kendince romantik, sevimli, sempatik, şirin olan bir din olmasını istemektedir.
Hevâsına uyan insan, ben de müslümanım demekle birlikte dinin yemesine, içmesine, giymesine, lâf etmeyen bir din olmasını istemektedir.
Evine, dükkânına, sokağına karışmayan bir din olsun arzusundadır.
Düğününü istediği gibi yapmasına, gündüz namazda olsa da geceleri alem yapabilmesine, oruçlu olduğu halde sevgilisiyle gezip tozmasına, malını satabilmek için Allah (c.c) adına yemin etmesine, tesettürsüzlük bir moda haline geldiyse ona uymasına, haram yollardan kazandığı parayla hayırlar yapıp insanlara şirin görünmesine, kumara şans oyunu demesine söz söylenmesini istememektedir.
İnsanın hevâsı, gençliğinde değil yaşlanınca yaşanacak, ölümden Allah’ın (c.c ) gazabı ve azabından, cehenneminden bahsetmeyen, cihadı hatırlatmayan, gıybetin günah olduğunu söylemeyen, rüşvetin, faizin, zinanın haram olduğunu işaret dahi etmeyen bir din istemektedir.
İnsanın hevâsı dünya işlerine karışmayan, insan hayatında uygulanmayan, vicdanlara mahküm olan bir dinden hoşlanmaktadır.
Kurtuluşa ermeyi ümit eden müslümanın, insanın hevâsının istediği bir dini değil.
Muhammed suresinin “Rabbinden gelen apaçık bir delile dayanarak haraket eden kimse, hiç kötü işleri kendisine süslü gösterilen ve nefsanî arzularının peşine düşmüş kimse gibi olur mu?” diye beyan edilen 14. ayetini kendine rehber edinerek, yüce Rabbimizin, Peygamberimize (s.a.v) indirdiği kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bildirilen, Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v) ve sahabelerin (r.a) hayatlarında tatbik ederek örneklendirdikleri ve ehli sünnet âlimlerinin bizlere kadar ulaştırdıkları dinimizi yaşamakla Allah’ın (cc) rızasına ulaşılabileceğini çok iyi anlaması gerekmektedir.
Yüce Rabbimiz bizlere insan hevâsının istediği dine göre değil, Allah (c.c) ve rasûlünün bildirdiği ve istediği dine göre yaşantısını düzenleyen kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Ülkemizde her yıl 29 Ekim ile 4 Kasım arasındaki günleri kapsayan hafta Kızılay Haftası olarak kutlanmaktadır.
Bu hafta içerisinde ilk ve orta dereceli okullarda sınıf veya koridorlarlarda bulunan panolarda kızılayla ilgili şiirler, nesirler, sloganlar, fotoğraflar yer almaktadır.
Başta Kızılay genel merkezi ve şubeleri olmak üzere bazı kuruluşlarca farkındalık oluşturabilmek için seminerler, paneller, konferanslar tertip edilmekte, kızılay ve hizmetlerini tanıtan broşürler dağıtılmaktadır.
Kan bağışı ve yardım kampanyaları yapılmaktadır.
Kızılay, yurt içinde ve dışında savaş, yangın, su baskını, deprem, kıtlık ve açlık gibi durumlarda zarar görenlere yardım eden, ilaç, yiyecek, giyecek, barınma ihtiyaçlarını sağlayan, yoksullara yardım elini uzatan, yurttaşların bağışlarıyla ve devletin de bazı destekleriyle yaşayan, tam adı ‘Türkiye Kızılay Derneği’ olan bir hayır kurumudur.
11 Haziran 1868 yılında kurulan kızılay bu yıl kuruluşunun 158. Yılını kutlamaktadır.
Kızılay, kurulduğu günden bugüne insanlık için yardımseverlerin bağışlarıyla umut ve iyilik taşıyan önemli bir kuruluş olarak varlığını sürdürmekte, gönüllüleri ve çalışanlarıyla 158 yıldır doğal afetlerin, savaşların, salgın hastalıkların olduğu ve birlikteliğe ihtiyaç duyduğumuz anlarda insanlığın umudu olmaya devam etmektedir.
Kızılay, milletimizin merhamet ve yardımseverliğinin adıdır.
Kızılay, savaş alanında yaralanan ya da hastalanan askerlere hiçbir ayrım gözetmeden yardım etmek arzusundan doğmuştur.
Kızılay, bir grup doktor, sağlıkçı ve yardımseverin öncülüğünde “Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti” adıyla 11 Haziran 1868 yılında kurulmuştur.
1877’de “Osmanlı Hilâli Ahmer Cemiyeti”
1923’te “Türkiye Hilâli Ahmer Cemiyeti“,
1935’te “Türkiye Kızılay Cemiyeti” ve 1947’de de “Türkiye Kızılay Derneği” adını almıştır.
Kızılay, insanlık, ayrımı gözetmeden, (din, dil, ırk)hayır kurumu niteliği, birlik ve evrensellik olarak belirlemiş olduğu temel ilkeleri çerçevesinde kurulduğu günden bugüne insanlığa hizmet vermektedir.
Kuruluş yıldönümü ve Kızılay Haftası’ndaki kutlamalarda kızılaycılık kültürünün yaygınlaştırılması ve toplumun Türk Kızılayı‘na desteğinin artırılması amaçlanmaktadır.
Türk Kızılayı ya da resmi adıyla Türkiye Kızılay Derneği, Türkiye’deki en büyük insanî yardım kuruluşudur.
Ve uluslararası Kızılay ve Kızılhaç haraketinin bir parçasıdır.
Türk Kızılayı, kâr amacı gütmeyen, yardım ve hizmetleri karşılıksız olarak sağlayan ve kamu yararına çalışan bir gönüllü sosyal hizmet kuruluşudur.
Personelinin bir kısmı profesyonel ve maaşlı kimselerden, büyük çoğunluğu gönüllü çalışanlardan oluşmaktadır.
Kızılay, 1876 Osmanlı Rus Savaşı’ndan 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na kadar geçen süre içerisinde taraf olduğumuz tüm savaşlarda cephe gerisinde kurduğu seyyar ve sabit hastaneler, hasta taşıma servisleri, donattığı hastane gemileri, yetiştirdiği hemşireler ve gönüllü hasta bakıcılar aracılığıyla savaş alanında yaralanan ya da hastalanan dost ve düşman ayrımı yapmadan yaralı ve hastaların ve de savaş esirlerinin yaralarını sarmış insanî yardımlarda bulunmuştur.
Savaştan etkilenen sivil halkın bakımı ve korunması için çaba göstermiştir.
Kızılay, salgın hastalıklarda, doğal afetlerde felâketzedelerin bakımını, barınmalarını ve beslenmelerini sağlamış, uluslararası yardım faaliyetlerine katılmış, hemşirelik eğitimi, ilk yardım ve kanla ilgili hizmet alanında öncülük yapmış, korunmaya gereksinim duyan pek çok vatandaşımıza gereken sosyal yardım ve hizmetleri sunmuştur.
Kızılay’ın amacı, insanın hayatını ve sağlığını korumak, kişiliğine saygı gösterilmesini sağlamak, her nerede olursa olsun hiçbir ayrım gözetmeden insanların acılarını hafifletmeye çalışmak, insanlar arasındaki anlayışı, dostluğu, saygıyı, yardımlaşmayı, işbirliğini ve sürekli barışı sağlamaya çalışmaktır.
Kızılay, ihtiyaç anında dayanışmanın, ızdırap anında eşitliğin, savaşın en yoğun anında insancıllığın ve barışın simgesidir.
Kızılay, dünyanın neresinde olursa olsun mağdur, muhtaç ve mazlumların yardımına koşmakta onların yanında yer almaktadır.
Filistin Gazze‘nin de yardımına koşmuş, aşevi kurmuş, yardımlarını ulaştırmak için gayret sarfetmektedir.
Türk Kızılayı, Gazze‘deki sivillerin artan ihtiyacını hem Mısır’a ulaştırdığı insanî yardım malzemeleriyle hem de bölgeden temin etmeye çalıştığı malzemelerle karşılamaya çaba harcamaktadır.
Türk Kızılayı, merhamet dolu yüreklere sahip olan yardımsever milletimizin yüz akıdır.
Milletimiz var oldukça Kızılay’da varlığını sürdürecektir.
Yüce Rabbimden vatanımızı, milletimizi her türlü afetten muhafaza etmesini, milletimizin gönlündeki merhamet ve yardımseverlik duygularının daim olmasını nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Ahde vefa, mü’minlerin önemli özelliklerinden biridir… Ahid, sözlük olarak, antlaşma yapma, söz verme, vaat ve taahhütte bulunma, sorumluluk, sözüne bağlılık manalarına gelmektedir.
Vefa, sözlük olarak, sadakat, bağlılık, samimiyet, yerine getirme gibi anlamlara gelmektedir.
Ahid ve vefa kelimelerinin birleşimi olan “Ahde vefa” sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak anlamlarına gelir.
İslâm ahlâkının en önemli ilkelerinden biri olan ahde vefa, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en önemlisidir.
Müslüman şahsiyetine ait bir özellik olan ahde vefa, beşerî hayata seviye kazandıran manevî bir haslettir.
Yüce Rabbimiz, ahde vefayı mü’minlerin karakteristik özellikleri arasında saymış ve ahde vefa gösteren kulların ebedî âlemde cennetlik olacağını müjdelemiştir.
Yüce Rabbimiz, kurtuluşa eren ve Firdevs cennetinin varisleri olan mü’minlerden mü’minun suresinin 8. ayetinde bahsederken,
“O mü’minler kendilerine tevdi edilen her türlü emaneti korur ve verdikleri sözleri tastamam yerine getirirler.” diye beyan etmiştir.
Ahde vefa, sadece mü’minler arasında değil, müslüman olmayanlara dahi verilen sözlerin yerine getirilmesinde de geçerlidir.
Yüce Rabbimiz, Tevbe suresi 4. ayetinde, “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşrikler, şayet antlaşma şartlarını tamamen yerine getirir, size karşı hiçbir menfi harakette bulunmadıkları gibi, aleyhinizde kimseye arka da çıkmazlarsa, onlarla yaptığınız antlaşma süreleri doluncaya kadar riayet edin.
Şüphesiz ki Allah (c.c) sözünde durup haksızlıktan sakınanları sever.” diye buyurmaktadır.
Ümmet-i Muhammed için her konuda örnek bir yaşayış sürdürmüş olan sevgili Peygamberimiz (s.a.v), ahde vefa konusunda da örneklik göstermiştir.
Hudeybiye Antlaşması‘ndan hemen sonrası yanındaki müslümanların isteksiz olmalarına rağmen kendisine sığınan Ebu Cendel’i antlaşmanın gereği olarak müşriklere iade etmesi hem sözünün eri olduğunun dem de ahde vefa gösterdiğinin bir örneğidir.
Ahde vefa ile sadakat arasında kopmaz bir bağ vardır.
Ahde vefa, mü’min için ahlâkî bir borçtur.
Ahde vefa, ister Allah’a (c.c) ister insanlara karşı verilmiş olsun her ahid ve söz, yükümlülük şartlarını taşıyan her mü’mini borçlu ve sorumlu kılar.
Mü’min, her şeyden önce kendisini yoktan var eden, en güzel surette yaratan, çeşit çeşit nimetlerle donatan ve iman gibi bir nimeti ihsan eden Allah‘a (c.c) karşı, ikinci olarak nasıl iyi bir kul olunur örnekliğini gösteren Peygamber Efendimiz‘e (s.a.v) karşı daha sonra da ana-babaya, akrabaya ve din kardeşlerine karşı vefa sahibi olmalıdır.
Hattâ hayvanat ve nebatata karşı da vefa hisleriyle davranması gerekir.
Ceddimiz tarafından yaratılana vefa yaratana vefadır anlamında; ”Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” sözü söylenmiştir.
Mü’min için Allah‘a (c.c) karşı ahde vefa elbette elest bezminde vermiş olduğu söze sadık kalarak emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak, rızasını kazanma gayreti göstermektir.
Allah‘ı (c.c) inkâr ve isyan en hafif tabirle büyük bir nankörlük ve ahirette azabı gerektiren bir durumdur.
Mü’minin Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v) gösterdiği yoldan gitmesi O’na olan vefasının göstergesidir.
Anne ve babaya karşı vefaya Peygamber Efendimiz (s.a.v) ayrı bir önem göstermiştir.
Nitekim bir defasında uzun bir yolculuğun ardından kendisiyle birlikte cihada katılmak için yanına gelen ve: “Anne – babamı ardımda ağlar bırakıp sana geldim Yâ Resûlullah” diyen gence; “Onların yanına geri dön ve ikisini de nasıl ağlattıysan öyle güldür.” diye buyurmuştur.
(Ebu Dâvud, cihat, 31)
Peygamber efendimiz (s.a.v), eşi Hz Hatice annemizin vefatından sonra huzuruna gelen bir hanıma gösterdiği ihtiram ve ilgiye karşı Hz. Aişe annemizin: “O yaşlı hanım kimdi Yâ Resûlullah” diye sorması üzerine: “O Hatice’nin arkadaşı olup sağlığında bize gelip giderdi. Kuşkusuz ahde güzel bir şekilde vefa göstermek, imandandır.” demiştir.
(Hakim, müstedrek, 1, 20)
Peygamber Efendimiz‘in vefasına pek çok örnek mevcuttur.
Vefa, müslümanın en belirgin özelliklerinden biri olduğu gibi vefasızlık fıtrata ters düşen bir huy ve münafıklık alâmetidir.
Mü’min, vefanın eskide kalan bir değer ve sadece bir semt adı olmadığını yaşantısıyla ispat etmelidir.
Çağımızdaki buhranlardan çıkış, insanlığın huzur ve emniyete kavuşması ahde vefanın insanların hayatında yer bulmasıyla mümkündür.
Günümüzde insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu değerlerden en önemli olanı ahde vefa gösterilmesidir.
Ahde vefa gösterilmesinin insanlığın kaybettiği birçok değerin tekrar yeşermesine vesile olacağı da bir gerçektir.
Yüce Rabbim, bizlere ahde vefa gösteren kullarından olmayı ve ahde vefa gösteren dostlar edinmeyi nasip etsin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Emanet müminin önemli özelliklerinden olup bir imtihan sebebidir.
Emanet, sözlük olarak ”Birine, geri alınmak üzere, geçici olarak bırakılan, teslim alan kişice korunması gereken eşya, kimse vs.” anlamına gelmektedir.
Emanetin sözlük anlamında geçen “geri alınmak üzere” denilmesi önemli ve dikkat edilmesi gereken bir husustur.
Bunu dikkate alarak bize emanet olarak verilen canımızı bir gün sahibine teslim edeceğimizi unutmadan bir ömür geçirmemizin önemini dikkate alarak yaşantımızı düzenlememiz gerekir!
Ayrıca, bir kimse aracılığıyla birine gönderilen para, eşya vs. anlamına da kullanılmaktadır.
Emanetin maddî bir yönünün bulunması yanında dinî, ahlâkî ve ictimaî bir yönü de bulunmaktadır.
Kur’an’ı Kerim’ de: “O müminler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.” (Müminun suresi, ayet; 8) diye emanete riayet müminlerin başlıca özellikleri arasında sayılmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.v) ”Münafıklığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde ona hıyanet eder.” (Buhârî, iman; 24) buyurarak emanete hıyanet etmeyi münafıklık alâmetleri arasında saymıştır.
Kur’an’ı Kerim ve sünnet bizlere emanettir.
Müslümanlar olarak, Allah’ın (c.c) emir ve yasaklarına Peygamberimiz’in (s.a.v) sünnetine uyarak görevimizi yerine getirmiş, emanete riayet etmiş oluruz.
Yüce Rabbimiz; ”Ey iman edenler! Allah ve resülûne karşı hainlik etmeyin. Emanetinizdeki şeylere de bile bile hıyanet etmeyin.” (Enfal suresi ayet; 27) diye emrederek emanetin önemine dikkatimizi çekmiştir.
Bedenimiz de bize verilen bir emanettir.
Bedenimizi temiz tutmak, yediğimiz ve içtiklerimizin temiz ve helâl olmasına dikkat etmek, bedenimize, akıl ve ruh sağlığımıza zararlı olan ve dinimizce de haram sayılan her türlü zararlı olan şeylerden kaçınmak, bedenimizde bulunan bütün organlarımızı yüce Rabbimizin rızasına uygun bir şekilde kullanmak, onları yasaklanmış ve haram edilmiş eylemlerde kullanmamakla emanete riayet etmiş oluruz.
Son zamanlarda ”Beden benim dilediğim gibi kullanırım, kime ne?” sözünü dillendirenlere birçoğumuz şahit olmuşuzdur…
Böyle bir sözü maalesef bedenini dinimizin yasakladığı bir şekilde kullananlar/kullanmak isteyenler, kötü alışkanlıklar edinerek bedenlerine zarar verenler dillendirmektedir.
Kişilerin, çoğunluğu müslümanlardan oluşan toplumumuzda böyle bir düşünceye sahip olmaları ve utanç duymadan dile getirmeleri ne kadar üzücü ve bize verilen beden emanetine hıyanet demek değil midir?
Toplumda üstlenilen görevler, makam ve mevkiler de birer emanettir.
Görevleri üstlenenler makam, mevki ve konumları nispetinde kendilerine verilen emanetlere riayet etmekle sorumludurlar.
Emanetleri ehline vermek, başlı başına bir öneme sahiptir.
Bu önemden dolayıdır ki kendisine emanet verilenlerin hakkıyla emanete riayet edip hıyanet etmemeleri gerekir.
Yüce Rabbimiz, ”Allah (c.c) size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah (c.c) her şeyi hakkıyla işiten ve görendir.” (Nisa suresi, ayet; 58) diye buyurarak bizleri uyarmaktadır.
“Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyiniz”
(Buhârî, ilim; 2) diye beyan eden Efendimiz (s.a.v)
emanetin ehline verilmemesinin ve hangi türden olursa olsun emanete hıyanetin yaygınlaşmasının, toplumda güven ve huzur ortamının ortadan kalkmasına, toplumsal bir felâketin oluşmasına sebep olacağına dikkat çekmiştir.
Evlâtlar anne ve babaya emanet olduğu gibi anne ve baba da evlâtlara emanettir.
Yüce Rabbimiz “Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin. Anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “Öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.” ( İsra suresi, ayet; 23) diye buyurarak çocukluğumuzda anne ve babamız nasıl bizlere kol kanat gerdiyse bizlerde yaşlandıklarında onlara güzel söz ve davranışlarda bulunmamızı istemektedir.
Çocuklarımız ve eşimiz de bizlere emanettir.
Onların haklarına riayet etmek, maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamak, onları zararlı olan her şeyden korumak, onlara iyilik ve güzellikleri öğütleyerek doğru yolu göstermek, Allah’ın (c.c) razı olacağı işleri yapmalarını teşvik etmek görevimizdir.
Allah (c.c) “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında gayet katı ve şiddetli, Allah’ın (c.c) kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim suresi, ayet; 6″ diye sorumluluğumuzu yerine getirmemiz için uyarıda bulunmaktadır.
Vatanımız bizlere emanettir.
Ecdadımızın kanlarıyla suladıkları, canlarıyla bedel ödedikleri, alın terleriyle ürettikleri eserlerle donattıkları ve bizlere emanet olarak bıraktıkları bu toprakları emanete riayet edip imar ederek, bizden sonraki nesillere bırakmak görevimizdir.
Yaşadığımız doğa ve içinde yaşayıp kendisinden istifade ettiğimiz çevremiz de bizlerle bir emanet olarak sorumluluk alanımız içinde yer almaktadır.
Yüce Rabbimizin bizlere vermiş olduğu mal, servet, sağlık ve bu dünya hayatımızda ihsan edilen çeşitli nimetler de birer emanettir.
İnsanoğlu olarak bizlerin bütün bu nimetlerden hesap vereceğimizi Tekâsür Suresi’nin 8. ayetinde “Nihayet o gün nimetlerden elbette sorguya çekileceksiniz.” diye haber verilmektedir.
Fakirler, yetimler, kimsesizler müslüman bir toplumun fertleri olarak bizlere emanettir.
Zekât müessesesi onlar içindir ve sorumluluğu da bizlerin omuzlarına yüklenmiştir.
Zekât konusu Tevbe suresinin 60. ayetinde beyan edilmiştir.
İslâm literatüründe kapsamlı bir kavram niteliği taşıyan emanet, kısa bir yazıya sığdırılamayacak kadar geniştir.
Yüce Rabbimden, bizlere verilen beden, Kur’an, akıl, mal, mülk, görev, aile, vatan vs. gibi emanetlere sahip çıkmamızı nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku