DOLAR 32,5218 -0.08%
EURO 35,0240 0.43%
ALTIN 2.429,810,28
BITCOIN 2063688-4,53%
İstanbul
20°

PARÇALI BULUTLU

16:55

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Recep SEYMEN

Recep SEYMEN

19 Nisan 2024 Cuma

İnsan olmak…

İnsan olmak…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TDK (Türk Dil Kurumu) insan kelimesinin sözlük anlamını; “Bir kültür içerisinde ve toplum halinde yaşayan, yayılan, düşünme, konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları değiştirebilen ve bulguları biçimlendirebilen canlı”,

“Ademoğlu”, “Huy ve ahlâk yönünden Üstün nitelikli kişi” diye tanımlamaktadır.

İnsan kelimesi dilimize Arapça ins kelimesinden türetilmiştir.

Beşer insan topluluğu” anlamına gelen ins, daha ziyade insan türünü ifade etmekte, bu türün erkek veya dişi her ferdine insan denmektedir.

Kelimenin aslının “unutmak” manasına gelen nesy ile aynı kökten olduğunu ileri sürenler de vardır.

Kelime üns masdarı ile de irtibatlandırılmıştır.

Alışmak,uyum sağlamak” anlamına gelen üns Türkçe’ de ünsiyet olarak kullanılmaktadır.

İnsan kelimesi, Kur’an- ı Kerim’de birçok yerde geçmektedir.

İnsan, uçsuz bucaksız, evrende, varlık âlemi içinde eşsiz bir konuma sahiptir.

İnsan ruhuyla, bedeniyle, Allah’ın (cc) harika bir san’at eseridir.

Kur’an-ı Kerim insanın yaratılış özelliğinden bahsederken, Tin Suresinde “ahsen-i takvim” yani en güzel bir surette, en donanımlı, en mükemmel diye ifade etmektedir.

En güzel şekilde yaratılan insanın yer yüzünün halifesi olduğu Bakara Suresi 30. ayette belirtilmiştir.

İnsan yaratılanların en şereflisidir.

İsra suresi 70. ayetinde geçen “Biz ademoğullarını mükerrem kıldık” ifadesi bu durumu ilân etmektedir.

İnsan, Allah (cc) tarafından özel muhatap olarak seçilmiş bir varlıktır.

İnsanoğlunun en üstünü ve en şereflisi şüphesiz Peygamber efendimizdir (sav).

Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Ey Âdemoğulları! Ey insan!” Şeklindeki seslenişlerin hepsi insan muhatap alınarak yapılmıştır.

İnsana Kur’an ışığıyla bakanlar, insanın eşref-i mahlukat olduğunu kavramışlar ve insana değer vermişlerdir.

Lakin insana Kur’an’ın nuruyla bakamayanlar, onun bu özelliğini anlayamamışlar, kimi onu sadece maddeden ibaret sanmış, kimi maymunun bir üstü olan hayvan diye tanımlamış, kimi de ekonomik bir canlı olarak değerlendirmiştir.

İnsan küçük bir âlemdir.

Allah (cc) kâinatta ne varsa insanın hakikatine yerleştirmiştir.

Kâinat küçültülse insan, insan büyütülse bir kâinat olur. 

Şu muazzam kâinatta sürekli bir faaliyet cereyan ettiği gibi insanoğlunun bedeninde de sürekli faaliyetler mevcuttur.

Sürekli nefes alıp vermekteyiz.

Beynimiz, zihnimiz, kalbimiz aralıksız çalışmaktadır.

Saçlarımız, tırnaklarımız durmadan uzamaya devam etmektedir.

Kâinatta durmadan değişiklikler olduğu gibi bedenimizde de hücrelerimiz durmadan değişime uğramaktadır.

İnsanoğlu’nda kâinattan örnekler vardır.

Bu örneklerden birkaç örnek olarak, saçlarımızı ormanlara, tüylerimizi bitkilere, damarlarımızda dolaşan kanlarımızı nehirlere, bedenimizdeki eğri büğrü yerleri dağlara, düz yerleri ovalara, kemiklerimizi kayalara, işaret olarak sayabiliriz.

Kur ‘an-ı kerim’in ifadesiyle yeryüzü insana bir döşek gibi serilmiş, güneş insan için bir lamba bir soba, yıldızlar ve ay gecenin karanlığında bir kandil hükmünde insanoğluna ikram edilmiştir.

Havasıyla, suyuyla, toprağıyla, bitki ve hayvanlarıyla insanoğlunun hizmetine sunulmuştur.

Çayır, çimen ve çiçekleriyle insanoğlunun göz zevkine ve gönül ferahlığına hitap eden nimetler olarak hediye edilmiştir.

Bütün bu güzelliklere rağmen insanoğlu kendi değerini idrak edemeyip yitirdiğinde de “ahsen- i

takvim” üzere yaratılmış olan insanın Tin süresindeki devam eden ayette belirtildiği gibi esfel-i safiline  yani aşağıların en aşağısına döndürüldüğü beyan edilmiştir.

Yüce kitabımızda insanoğlunun eşref-i mahlukat olduğu bildirildiği gibi zalim, cahil ve nankör bir yanının da bulunduğu beyan edilmektedir.

İnsan birkaç zıddın kendinde cem olduğu bir varlıktır.

İnsanoğlu, bir yanıyla bitki, bir yanıyla hayvan, bir yanıyla insan bir yanıyla da melektir.

Hatta melekten de üstün olabilme özelliğine sahiptir.

Nefes alıp vermemiz bitkilerdeki fotosentez özelliğine benzetilmektedir.

Komaya girip sadece bir nefesten ibaret olan insanlar için “bitkisel hayata girdi” denilmektedir.

İnsanoğlu, yeme, içme ve cinselliği yaşama bakımından hayvanlara benzetilmektedir.

Hatta hayvanların bu konularda insanlardan daha önde olduğunu kabul edenler de vardır.

İnsan için insan olmaktan daha önemli olan, insanca yaşayabilmek, insan olarak kalmak ve de insan olarak bu dünyadan imanla göçebilmektir.

Suret olarak her insan, insan gözükebilir.

Önemli olan bedenen değil, ruhen ve davranışlarımızla insan olabilmektir.

Kısacası Hz. İnsan olabilmektir.

İnsanoğlu yeme, içme ve cinsel ihtiyaçlarını karşılama bakımından değil, şefkat, merhamet, saygı, sevgi, ahlâkî değerler, faydalı olma duygusu ve güzel davranışlarıyla hayvanlara göre daha üstün bir seviyede ve bu özellikleriyle insan olma vasfına sahip olabilir.

Hatta bu seviyeyi aşıp meleklerden de üstün olma durumuna da  erebilir.

Örnek olarak insanoğlu layıkıyla oruç tutabildiği zaman âdeta melekleşebilmektedir.

Meleklerde erkeklik dişilik yoktur.

Yeme, içme, uyuma gibi insanoğlunun ihtiyaç duyduğu şeylere ihtiyaçları yoktur.

İnsanoğlu gibi nefs sahibi olmadıkları için Allah’ın (cc) emirlerine isyan etmez, itaat eder, kendilerine verilen emirleri yerine getirirler. İnsanoğlu meleklerin ihtiyaç duymadıklarına muhtaç olduduğu ve nefs sahibi olduğu için, ihtiyaç duyduklarını Rabbimizin helâl kabul ettiği şekilde karşılayıp, nefsine heva ve hevesine uymamakla ve Allah’ın razı olduğu bir hayat sürerek meleklerden üstün olabilir.

Ne yazıktır ki zamanımızda insanoğlunun birçoğu, birçok insanî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşmıştır.

Bu uzaklaşma insanoğluna, mutsuzluk, huzursuzluk, bereketsizlik, yeryüzünde türlü türlü sıkıntılar olarak geri dönmektedir.

Yüce Rabbimden bizlere, insan olmak, insan kalmak, insanca yaşamak ve insan olarak imanlı bir şekilde ömrümüzü tamamlayıp huzuruna varmak nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Şevval ayı ve orucu

Şevval ayı ve orucu
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şevval, kamerî ayların onuncusu olup ramazandan sonra gelen ve ilk üç günü Ramazan Bayramı olan ayın ismidir.

Şevval, sözlük olarak; sıcak kanlı, hemen davranan, ay parçası anlamlarına gelmektedir.

Arapça kökenli bir isim olan Şevval, toplumumuzda genellikle kızlara isim olarak verilmekteyse de çok az da olsa erkeklere de isim olarak verilmektedir.

Bugün Şevval ayının ve Ramazan Bayramı’nın 3.gününü yaşamaktayız.

Ramazan ayını uğurladık. Ramazan Bayramı’nı da uğurlamak üzereyiz.

Rabbim sağlıklı bir şekilde tekrarını nasip etsin.

Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Kim ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün ilâve ederse, senenin bütününde oruç tutmuş gibi olur.” diye buyurmuşlardır. (Müslim, sıyam, 204; Tirmizî,

Savm, 53; Ebudâvut, savm, 59)

Ayrıca ramazan ayında tutulan oruçlardaki kusur ve noksanlıkları telâfi eder. 

Yani, ahirette farz ibadetlerde meydana gelmiş noksanlıklar, nafile ibadetlerle giderilecektir.

Şevval ayı orucu peş peşe tutulabileceği gibi ara verilerek de tutulabilir.

Şevval orucunu aralıklı tutmak daha faziletlidir.

Ramazan orucu kazaya kalmış olan bir kimsenin kaza orucunu ayrı, Şevval orucunu ayrı tutması gerekmektedir.

Ramazan ayında tutulamayan orucun kazası da farzdır.

Aynı anda hem kazaya hem de Şevval orucuna niyet etmek geçerli değildir.

Kişinin kaza oruçları varsa önceliği kaza oruçlarına vermesi gerekir.

İslâm âlimleri; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ramazan orucundan sonra şevvalden altı gün oruç tutan kimsenin bütün seneyi oruç tutmuş gibi olacağını bildirmesinin, yüce Rabbimizin En’am suresinin 160. ayetinde bildirdiği, “Kim (Allah’ın cc huzuruna) bir iyilikle gelirse, onun için getirdiğinin on misli vardır. Kim de bir kötülükle gelirse sadece misliyle cezalandırılır. Ve onlara zulmedilmez.” buyruğunun izahı olduğunu beyan etmişlerdir.

Bu ayeti kerimeyle sabittir ki işlenen bir iyiliğe, güzelliğe (sevaba) en az on misli  mükâfat verilecektir.

Bire karşılık on hesabıyla ramazan ayı orucu on aya, şevval orucu da iki aya karşılık olduğundan bütün bir sene oruç tutma sevabı elde edilmiş olur.

Ay takvimine göre sene 354 gündür.

Güneş takvimine göre ise sene 365 gündür. 

Ramazan Bayramı’nın birinci günü ile Kurban Bayramı’nın dört gününde de oruç tutmak tahrimen mekruhtur.

Hangi takvime göre hesaplanırsa hesaplansın, ramazan ayı ve şevval ayından altı gün tutulan oruç bütün bir seneye tekabül etmektedir.

Cahiliye döneminde Araplar arasında şevval ayında evlenmek uğursuzluk sayılmaktaydı.

Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Aişe annemizle şevval ayında (iki bayram arasında) evlenmiştir.

Bu evlilik şevval ayında evliliğin uğursuzluk sayılamayacağının açık bir delilidir.

Günümüzde de halk arasında iki bayram arası nikâh, düğün yapılmaz diye bir inanış dillendirilmektedir.

Böyle bir inanışın yanlışlığına da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) yapmış olduğu evlilik bir delildir.

Ramazandan sonra şevval ayında altı gün oruç tutan kimsenin bütün bir seneyi oruçlu geçirmiş gibi olacağından büyük kazanç sahibi olacağı, tutmayanın da böyle bir fırsatı kaçırmakla zarara uğrayacağı aşikârdır.

Yüce Rabbim bizlere Şevval orucunu tutarak bütün seneyi oruçlu olarak geçirmeyi nasip etsin.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Kadir Gecesi: Bir ömre bedel gecenin adıdır

Kadir Gecesi: Bir ömre bedel gecenin adıdır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kadir Arapça kökenli bir kelime olup sözlük olarak, “hüküm, şeref, kıymet, güç, yücelik” gibi anlamlara gelmektedir.

Dinî literatürde ise “Leyletü’l- kadr” şeklinde Kur’an’ı Kerim’in indirildiği gecenin  adı olarak kullanılmaktadır.

Kadir, ayrıca (esma-i hüsna) diye bilinen Allah’ın cc güzel isimlerinden biridir.

Kadir ülkemizde erkek çocuklarına verilen isim olarak da kullanılmaktadır.

Ehlince (Abdülkadir) olarak kullanılması daha uygundur diye söylenmektedir.

Kadir gecesi sadece ümmet-i Muhammed’e mahsustur.

Diğer ümmetlerin böyle bir gecesi yoktur.

Asrımızda ortalama insan ömrü 75 yıldır.

Hâlbuki eskiden insanların ömrü çok uzundu.

Nuh aleyhisselâmın 950 sene kavmini imana davet ettiği ayet-i Kerime ile sabittir.

Enes bin Mâlik’ten rivayet edildiğine göre

Ümmetinin ömrünün kısa olduğundan diğer ümmetler kadar ibadet edemiyecek olmalarına üzülmesin diye yüce Rabbimiz ümmet-i Muhammed’e kadir gecesini lûtfetmiştir.

Bu gecede nazil olan Kur’an-ı Kerim Peygamberimizin (s.a.v) en büyük mucizesidir.

Bütün mucizelerden büyük olup tesiri kıyamete kadar da devam edecektir.

Bu yıl 05 Nisan Cumayı 06 Nisan cumartesiye bağlayan gece (bu gece) kadir gecesidir.

Ayların sultanı Ramazan ayı olduğu gibi gecelerin sultanı da kadir gecesidir.

Kur’an-ı Kerim’in 97. süresi kadir ismiyle anılmaktadır.

5 ayetten oluşan bu surede yüce Rabbimiz meâlen şöyle  buyurmaktadır: “Doğrusu biz O’nu (Kur’an-ı Kerim’i) kadir gecesinde indirdik.

Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin ? Kadir gecesi (içinde kadir gecesi. bulunmayan) bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh (Cebrail aleyhisselâm) o gecede Rab’lerinin izniyle her bir iş için inerler. O gece tan yerinin ağarmasına kadar bir selâmettir. Esenliktir.” (kadir suresi ayetler (1-5)

Bu geceye Kadir gecesi denilmesi şeref ve kıymetinden dolayıdır.

Bu gecenin faziletli oluşu karanlık ve cehaletin, zulmün, haksızlıkların zirveye ulaştığı bir dönemde islâm güneşinin insanlığın üzerine doğması, Kur’an-ı Kerim’in ilk defa Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) inzal olmaya başlamış olması, bu gecede yapılan ibadetlerin, hayır ve hasenatın içinde kadir gecesi bulunmayan bin aydan (83 yıl 4 ay) daha hayırlı olması, gelecek bir seneye kadar meydana gelecek olan her türlü hadiselerin Allah’ın cc ezeli kaza ve takdirinin ilgili mekeklere bu gecede bildirilmesi, bu gecede yeryüzüne Cebrail aleyhisselâm ve çok sayıda meleklerin inmesi, bu gece tan yerinin ağarmasına kadar Allah’ın cc selâm ismiyle yeryüzüne tecelli etmesi, yeryüzüne inen meleklerin uğradıkları her mümine selâm verip dua etmelerinden kaynaklanmaktadır.

Kadir suresinde Kur’an-ı Kerim’in indirildiğinden bahsedilmesi ve Bakara suresinin 185. ayetinde Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında indirildiğinin bildirilmesi kadir gecesinin Ramazan ayında olduğuna bir delildir

Kur’an-ı Kerim’de ismen adı geçen tek ay Ramazan ayı, gece olarak da kadir gecesidir.

Evveli rahmet ortası mağfiret sonu da cehennem azabından kurtuluş olan onbir ayın sultanı Ramazan ayının son günlerini yaşamaktayız.

Gelişine “Hoşgeldin ya şehr-i Ramazan” diye sevindiğimiz bu günlerde de “Elveda ya şehr-i Ramazan” diye gidişine gönüllerimizin hüzünlenmesini bir nebze de olsa kadir gecesinin müjdesi ile hafifletmeye çalışacağız.

Kadir gecesinin hangi gece olduğu hakkında değişik rivayetler olsa da genel kabul Ramazanın 27. gecesi olduğudur.

İslâm âlimleri kadir gecesinin net olarak belirtilmeyişinin hikmetini müminlerin Ramazan ayının gecelerini özellikle son on gecesinin ve de tek gecelerinin daha iyi ve dikkatli bir şekilde değerlendirmeleri için olduğunu belirtmişlerdir.

Peygamber efendimiz (s.a.v) “Kadir gecesini ramazanın son on günü içinde arayınız.” diye tavsiye etmişlerdir. (Buhârî, Leyletü’l- kadr,3, Tirmizî,savm 72)

Peygamber efendimiz (s.av) “faziletine inanarak ve sevabını da yalnız Allah’tan cc umarak Kadir gecesini güzel amellerle geçirenlerin geçmiş günahları (kul hakkı ve şirk hariç) bağışlanır.” Müjdesini vermiştir. (Buhârî,iman, 25,27,28, Müslim, müsafirin 173,176)

Kadir gecesini idrak edersem nasıl dua edeyim diye soran Hz. Aişe validemize Peygamberimiz (s.a.v) “Allah’ım cc sen affedicisin affetmeyi seversin beni de affeyle.” dersin diye cevap vermiştir. (Tirmizî daavât, 84, İbn Mâce, dua,5)

İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah cc birtakım hikmetleri vesile ederek cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saati, beş vakit namaz içerisinde orta namazı, ilâhi isimler içerisinde ism-i âzam’ı, bütün taatler ve ibadetler içerisinde rızayı ilâhiyi, zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümü gizlediği gibi kadir gecesini de Ramazan ayı içerisinde gizlemiştir.

Bunların gizli tutulmasının hikmeti müminlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a cc ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. (Doğrusunu en iyi Allah cc bilir.)

Müslümanlar olarak Kadir gecesini gaflet içerisinde geçirmemeliyiz.

Bu mübarek geceyi varsa kaza namazı ve nafile namazlar kılarak, Kur’an-ı Kerim okuyarak, daha iyi anlamak ve hayatımıza tatbik etmek için tefsir okuyarak, hayır ve hasenatımızı çoğaltarak, yetim, öksüz, güçsüz ve ihtiyaç sahiplerinin elinden tutarak, yardımcı olup ihtiyaçlarını gidererek geçirmeliyiz.

Büyüklerimizin hatırlarını sorarak gönüllerini ve dualarını almalıyız.

Son yıllarda ve son altı aydır siyonist bir terör örgütü olan İsrail’in Filistin‘de özellikle Gazze‘de işlemiş olduğu insanlık dışı vahşetin son bulması kirli postallarıyla çiğnedikleri ilk kıblemiz olan Mescid-i Âksa‘nın kurtuluşu,

Çin’in zulmü altında hakaret, işkence, ve tecavüzlere uğrayan  Doğu Türkistan‘lı dindaş ve soydaşlarımızın, dünyadaki tüm mazlumların kurtuluşu için dua etmeyi unutmamalıyız.

Kadir Gecemizi tebrik eder, yüce Rabbimden kadir gecemizin ailelerimiz, milletimiz, islâm âlemi ve insanlık adına hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

Cumamız ve kadir gecemiz hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Zekat ne demek, kimlere verilir?

Zekat ne demek, kimlere verilir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zekât, sözlükte temizlik, bereket, çoğalma, güzel övgü anlamlarına gelmektedir.

İslâmın şartlarından biri de zekât vermektir.

Cenab-ı hak zengin kullarına sahip oldukları mallarından bir kısmını fakirlere zekât olarak vermelerini emretmiştir.

Yüce Rabbimiz zenginlere zekât vermeyi emretmiş, lâkin fakirlere almayı emretmemiştir.

İsterlerse alırlar.

Eğer almazlarsa hicretin 2. Yılında müslüman zenginlere farz kılınan zekât ibadetini zenginler yerine getirmekten mahrum kalmış olurlar.

Bundan dolayıdır ki zenginler zekâtlarını alan fakirlere ayrıca teşekkür etmelidirler.

Bir müslümanın dinen zengin sayılabilmesi için nisap (asgari zenginlik ölçüsü) miktarı mala sahip olması gerekir.

Müslümanın zekâtla yükümlü asgari ölçüsü sayılan nisap; altında 20 miskal (80.18 Gr.) devede 5, sığırda 30, koyun ve keçide 40 adettir.

Zekâtın kimlere verileceği Kur’an-ı Kerim’de ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır.( Tevbe suresi,ayet: 60)

Kimlere verilmeyeceği de dinî kaynaklarda kişi usûl ve füruuna zekât veremez diye beyan edilmektedir.

Usül, kişinin anne, baba, dede, nene, büyük dede, büyük nene gibi üst soyu olanlardır.

Füru ise kişinin kız ve erkek çocukları, torunları, torunlarının çocukları gibi alt soyu olanlardır.

Ayrıca eşler birbirlerine zekât veremezler.

Kişi, kız ve erkek kardeşlerine, amca, dayı, hala ve teyzesine ve de bunların çocuklarına, torunlarına zekât verebilir.

Zekâtta efdal olan verirken kişinin en yakınlarına öncelik vermesidir.

Zekâtın nisabı da Peygamber Efendimiz’in (s.av) hadis-i  şeriflerinde belirtilmiştir.( Buhârî,

Zekât, 32, 36, 38, 43)

Zekâtın farz olması için kişinin müslüman olması, akıl sağlığının yerinde olması, ergenlik çağına erişmiş olması, hür olması ve borcunu karşılayacak miktarın dışında ve de aslî ihtiyacından fazla nisap miktarına erişen malının üzerinden bir kamerî yıl (354gün) geçmiş olması gerekir.

Zekât altın cinsinden verilebileceği gibi para cinsinden de verilebilir.

Kişi eğer zekâtını para cinsinden verecekse kırkta bir, yüzde ikibuçuk olarak hesaplayıp verir.

Yüce Rabbimiz Tevbe suresi 34. ayette “malı parayı biriktirip zekâtını vermeyenlere çok acı azabı müjdele!” diye buyurmakta, 35. ayette de bu azabın şeklini bildirmektedir.

Zekâtın Kur’an’ı Kerim’de yaklaşık otuz yerde namaz ile birlikte anılması gayet dikkat çekicidir.

Dinimizde önemli bir yere sahip olan zekât ibadeti zengin ile fakir arasında bir köprü vazifesi görmekte, sosyal açıdan toplumun huzur ve barışı için de faydalar sağlamaktadır.

Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v) vefatından sonra ilk halife olan Hz. Ebubekir (r.a) zamanında bazı kabilelerin namaz kılarız ama zekât vermeyiz demeleri üzerine Ebubekir’in (r.a) “eğer zekâtı vermezseniz size harp ilân ederim.” demesi Müslümanlığın zekâtsız olamayacağını gösteren önemli bir örnektir.

Bir zekât çeşidi olan (öşür veya aşar) maalesef günümüzde unutulmaya yüz tutmuştur.

Sözlükte onda bir anlamına gelen öşür, dinî bir kavram olarak da tarım ürünlerinden verilen zekât demektir.

Tarım ürünlerinin zekâta tâbi oluşu Kur’an ayetleri ile sabittir.

Yüce Rabbimiz “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan infak edin.” diye buyurmaktadır. (Bakara suresi, ayet : 267)

Tarım ürünlerinin zekâtlarının oranı Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından belirlenmiştir.

Bir hadis-i şerifte  yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde onda bir, kova ile (insan emeğiyle) sulananlarda ise yirmide bir öşür gerekir.” diye buyurulmuştur. (Buhârî, zekât,55)

Kişinin benim dediği mal gerçekte elinde bulunan geçici bir emanetten başka bir şey değildir.

Ancak zekâtı verilmemiş mal kişi için dünyada bir zehir, ahirette ise bir azap sebebi olacaktır.

Dinimiz fakirin hakkını gözetmiştir.

Zenginler sadece zekâtlarını hakkıyla verdiklerinde yeryüzünde aç insan kalmayacaktır.

Bu itibarla zenginler zekâtlarını vermediği durumda fakirlere zulüm etmiş olurlar.

Zekâtın geçerli olması için niyet şarttır.

Bütün ibadetlerde niyet şart olduğu gibi zekâtta niyetsiz yerine getirilemez.

Ayrıca fakirlere verilmesi ve teslimi demek olan “temlik” de şarttır. (Kâsânî, bedai, 11, 39)

Bundan dolayıdır ki yol, cami, okul, Kur’an kursu, hastane, çeşme gibi sadaka-i cariye olarak hayır işlerine harcanan para kişiye büyük sevap kazandırsa da zekât yerine geçmez.

Müslüman zengin zekâtını bizzat kendisi verebileceği gibi birilerini vekil tayin ederekte bu görevini yerine getirebilir.

Fakire verirken zekât olduğunu belirtmek gerekmez. Kalpten yapılan niyet geçerli olur.

Hattâ fakirin incitilmemesi açısından daha da güzel olur.

Kişiyi zekât vermekten alıkoyan engelleri; bencillik, malın azalacağı korkusu ve şeytanın vermiş olduğu vesvese olarak sıralayabiliriz.

Zekâtın verilmekle malın azalacağını sanmak ise ne büyük bir bedbahtlıktır.

Çünkü zekât malı temizler, bereketlendirir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) “zekât vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez ! ” diye buyurmuştur. (Müslim birr, 69)

Diğer bir hadis-i şerifte de “zekât kişinin müslümanlığının bir delilidir!” diye buyurulmuştur.(İbn mâce, taharet,5)

Zekâtı verilmeyen malın içinde fakirin hakkı bulunduğundan kirli ve bulanık bir suya benzer su nasıl ki rafine edilerek temizlendiği gibi zekâtı verilen mal da temizlenmiş olur.

Ağaçlar ve asmalar budandığı zaman verimleri arttığı gibi zekâtı verilen mal da bereketlenir.

Müslümanların verecekleri zekâtlarından  Gazze‘deki ve dünyanın diğer yerlerinde müslüman muhtaç ve mazlumlar için de pay ayırmaları  gayet yerinde olacaktır.

Yüce Rabbim bizlere, zekâtlarını verip mallarını temizleyen ve bereketlendiren ahirette de kat kat mükâfatına erişen kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Diş Kirası ne demek, kimlere verilir?

Diş Kirası ne demek, kimlere verilir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı döneminde varlıklı kişilerin köşk veya konaklarında iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk için de sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah cc misafiri kabul edilir, geriye çevrilmez içeri alınırdı.

İftar yapılıp teravihe gitmek üzere harekete geçilince iftara gelen fakir fukaraya hane sahibinin zenginlik ve cömertliğine göre gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde ‘diş kirası’ olarak verilirdi.

Yemeği bitirip diş kiralarını alanlar “kesenize bereket, Allah cc daha çok versin. Ziyade olsun.” gibi dualar ederek ziyafet yerinden ayrılırlardı.

Diş kirası’ denilen bu hediye, fakirin gönlünü incitmeden, gönlünü ve duasını alarak, sadaka vermenin zarif bir usulüydü.

Bu zarif davranış; “gelmekle ayaklarınızı, ikramımızı kabul edip yemekle dişlerinizi yordunuz. Teşekkür ederiz.” manasına gelmekteydi.

Günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bu zarif geleneği az sayıda da olsa sürdürmeye çalışanlar vardır. Rabbim sayılarını artırsın.

Bu diş kirasından hali vakti yerinde olan davetlilere ayrı bir şekilde kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tespihler, gümüş yüzükler günün anısı olarak hediye edilirdi.

Fakirlere gümüş yüzük, gümüş tabak değil de gümüş veya altın para verilmesi ihtiyaçları için onları paraya çevirme zahmetinde bırakmama gibi bir incelik göstergesidir.

Ramazan geleneği olan diş kirası, ecdadımızın zarifliğini tevazuunu ve cömertliğini gösteren onlarca güzel örnekten sadece bir tanesidir.

Bizlerde bu geleneği yaşatmak adına pahalı hediyeler olmasa da küçük bir paket lokum, tespih, minik bir havlu veya hoş bir koku gibi hediyeler takdim edebiliriz.

Her ne kadar Ramazan ayına mahsus olmakla birlikte Ramazan dışında verilen ziyafetlerde de bu gelenek sürdürülüyordu.

Diş kirası deyiminde bile bir incelik var; yani “biz sizin dişinizi kiraladık” manası taşıyordu.

Ecdadımız yaptıkları iyilikleri, başkalarına yaptıkları iyilikler olarak değil de kendilerine yapılan iyilikler olarak görmekteydiler.

Bu hediye şekli hemen hemen dünyanın hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir hususiyettir.

Bu husus ecdadımızda islâm ahlâk, tevazu ve inceliğinin ne kadar derinden yaşandığının bir örneğidir.

Hele sanki sadece havlu hediye ediliyormuş gibi davranılarak havlunun bir kenarına para kesesinin bağlanıp takdim edilmesi ayrı bir zarafettir.

Fatih Sultan Mehmet‘in sadrazamlarından Mahmut paşa cömertliği ve hayır severliğiyle tarihimizin ünlü hayırseverleri arasında yer almaktadır.

Mahmut paşa Ramazan ayı geldiğinde kesenin ağzını büsbütün açmasıyla meşhurdur.

Hele konağında verilen ziyafetler için kazanlarda pişirilen pilavların içine nohut biçimi verilmiş altınlar attırması “kısmetinde olanın, kaşığına çıkar” ata sözünün doğmasına vesile olmuştur.

Bugün halâ dua ve teşekkür anlamında kullandığımız “kesenize bereket” sözü bu gelenekten kalmış olabilir.

Bize özgü bu zarafete, babanın, oğulun, abi ve kardeşin ayrı ayrı hesap ödediği toplumlarda rastlamak mümkün olabilir mi?

Ecdadımız misafir ağırlamaya önem gösterir, ihtiyaç sahibi olan misafirlerinin kendileri için Allah’ın cc bir lûtfu olduğunu kabul ederlerdi.

Bu güzel diş kirası geleneğinin yaşatıldığı yıllarda konakların mutfak kapıları, iftardan sahura kadar açık olurdu.

Yolcular, oruçlu – oruçsuz herkes davete gerek kalmaksızın gelip karınlarını doyuruyorlardı.

Hattâ bu konuda müslim – gayrimüslim ayırımı yapılmamaktaydı.

Ramazan ayında bir öğünlük yemek parası olmayanlar dahil kimse aç kalma endişesi yaşamaz, hangi konağın kapısına gitse geri çevrilmez, karnını doyurmuş, üstüne diş kirası denilen hediyesini de almış olarak konaktan ayrılırdı.

Âlicenap ecdadımızın geleneğini, torunları olarak nesilden nesile aktarabilme dileğiyle.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.