DOLAR 46,1605 0.02%
EURO 53,3079 -0.03%
ALTIN
BITCOIN 2850882-2,10%
İstanbul
24°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Recep SEYMEN

Recep SEYMEN

05 Haziran 2026 Cuma

Hacılar, sorumluluğu yerine getiriyor mu?

Hacılar, sorumluluğu yerine getiriyor mu?

Hacıların sorumluluk bilincinde olmasının önemi…

Hac, Kâbe’den dönünce başlar…

Hacı olmak, hacı kalmak!

Hac islâmın şartlarından biridir.

Hac ibadeti, yerine getirebilme imkânlarına sahip olan her müslümanın üzerine farzdır.

Haccın farziyeti ayetle sabittir.

Âl-i İmrân suresi 97. ayette: “Orada apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Gitmeye gücü yetenin o evi ziyaret etmesi Allah’ın (c.c) insanlar üzerinde bir hakkıdır.
Kim inkâr ederse bilmelidir ki Allah (c.c) hiçbir şeye muhtaç değildir.” diye buyurulmaktadır.

Ayrıca bu konuda Hac ve Bakara surelerinde de ayetler mevcuttur.

Peygamberimizin (s.a.v) sünneti, müslüman âlimlerin ortak görüşleri ve bütün müslümaların uygulama birlikteliği de haccın farz olduğunu göstermektedir.

Hac ibadetini yerine getirerek hacı olmak, müslümanın üzerine düşen sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmek için taahhütte bulunmasıdır.

Daha önce ruhlar âlemindeyken Rabbine vermiş olduğu ahdini yenilemesidir.

Hacı kalmak ise hacının vermiş olduğu bu taahhüde sadık kalmasıdır.

Hacı olmak müslümanın hayatında bir dönüm  noktasıdır.

Hacı olmak müslümanın hayatında yeni ve tertemiz bir sayfa açmasıdır.

Hacı kalmak, hayatında açmış olduğu bu tertemiz sayfayı bir daha haram işlerle, günahlarla, kötülüklerle kirletmemesidir.

Kişinin hac ibadetini yerine getirmekle hayatında tertemiz bir sayfa açtığını Peygamber Efendimiz‘in (sa.v): “Kim Allah (c.c) için hacceder de (Allah’ın (c.c) rızasına uymayan) kötü söz ve davranışlardan ve Allah’a (c.c ) karşı gelmekten sakınırsa, annesinden doğduğu gibi (günahlarından arınmış olarak hacdan) döner.” (Buhârî, hac, 4 – müslim, hac, 438)

Bu hadis-i şerifi namaz, oruç, zekât gibi farzları terk etmeyerek, içki, kumar, zina, hırsızlık, iftira (hele de iffetli bir kadına karşı) gibi haram olan büyük günahlardan kaçınıldığı sürece küçük günahların affedileceği hac da yapılan tevbe ile de büyük günahların affedileceğinden dolayı hayatta temiz bir sayfa açılmıştır diye anlamak gerekir diye belirtilmiştir.

Yoksa kişinin hac etmekle namaz, oruç, zekât borçlarını kaza etmeden, kul haklarını ödemeden, helâlleşmeden hac etmekle günahsız olunacağını anlamanın doğru bir anlayış olamayacağı aşikârdır.

Halk arasında “Hacı olmak kolay ama hacı kalmak zor.” diye bir söz vardır.

Rahmetli üstat Necip Fazıl‘a atfedilen: “Hac Kâbe’den dönünce başlar.” Sözü de yaygındır.

Hac ibadetini yerine getiren hacı bundan sonraki hayatında kendine çok dikkat etmesi gerekir.

Hac esnasında edindiği şuuru ve güzel davranışlarını devam ettirmesi ve insanlara iyi bir örnek olması icap eder.

Hele de gençlerin kendisine bakıp hacı da böyle söylüyorsa, yapıyorsa demek ki böyle de olabiliyormuş demelerine ya da davranış ve sözleriyle gençlerin dinden soğumalarına sebep olmamalıdır.

Hacı olumsuz davranışlarıyla islâma ve müslümanlara karşı art niyetli olanlara malzeme vermemelidir.

İnsanlar hacının Kâbe‘den döndükten sonra hayatının daha düzenli olduğuna, günah işlememek için daha titiz davrandığına, hayırlı işlere öncülük ettiğine, insanlara karşı davranışlarında olumlu yönde gelişmeler olduğuna şahit olmalıdırlar.

Bütün ibadetlerde ve salih amellerde ihlâs gerekli olduğu gibi hac ibadetinde ve Kâbe‘den döndükten sonraki yaşantıda da ihlâs gereklidir.

Hacı kalmak, müslümanın müslüman kardeşlerini ve fark gözetmeksizin tüm mazlumları zalimlerin eline bırakmamak için elinden gelen gayreti göstermesidir.

Hacı kalmak, çıkılan kutsal yoldan kişinin kötü davranışlarını terk etmiş ve iyi niyetler elde etmiş olarak dönebilmesi ve bunları devam ettirebilmektir.

Hacı kalmak, tevbeyi bozmamak, Allah’a (c.c) verilen sözü hatırdan  çıkarmamak, kötülüklerden ve islamın onaylamadığı her türlü söz ve eylemlerden uzak kalabilmektedir.

Hacı olma süreci kısa, ancak hacı kalma süreci bir ömür boyu ve birçok sınavlarla doludur.

Bu süreçte şeytan hacının kazanımlarını elinden alabilmek için büyük gayret gösterir.

Bu süreçte hacı şeytan ve nefsinin kötü isteklerine karşı gelerek Rabbinin rızasını kazanmak için eskisinden daha gayretli davranarak ahiret kazancını çoğaltmış olur.

Hacı kalmak, Pakistanlı âlim Muhammed İkbal’in kendisini ziyarete gelen, hurma ve zemzem ikram eden hacılara hitaben: “Hz. Ebubekir’in sadakatini, Hz. Ömer’in adaletini, Hz.Osman’ın haya ve Hilmini ve Hz. Ali’nin ilim ve cesaretini getirseydiniz de ülkemizi yeniden inşa etseydik.” diye söylediğinin rehber edinilerek, düşünülüp gereğinin yerine getirilmesidir.

Bu yıl yurdumuzdan hacı adayı olarak uğurlanan vatandaşlar hacı olarak dönmeye devam etmektedirler.

Yüce Rabbimiz haclarını mübarek ve mebrur eylesin.

Cümlesine sağlıklı, bereketli, hayırlı ömürler ihsan edip hacı olarak kalmayı nasip etsin.

Ömrü sona erip vefat edenlerine hac sevabı ihsan edip rahmetiyle muamele eylesin.

Gönlünde hacca gitme niyeti olup da gidemeyenlere gitmeyi nasip etsin.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Kurban Bayramı yaklaşırken…

Kurban Bayramı yaklaşırken…

Bugün hicri takvime göre yılın 12. ve son ayı olan Zilhicce ayının beşinci gününü yaşamaktayız.

Zilhicce ayı bizlere hac ve Kurban Bayramı’nı hatırlatır.

Kurban Bayramı, müslümanlar tarafından hicrî takvime göre Zilhicce ayının 10. gününden itibaren dört gün boyunca kutlanan dinî bir bayramdır.

Zilhicce ayının on, onbir ve onikinci günlerine “Eyyâm-ı nahr” ve bir önceki gün olan dokuzuncu gününe ise arefe denmektedir.

Kurban Bayramı, bizlere tarihi de hatırlatmaktadır.

Hz. Âdem’ i hatırlatır.

Oğulları Habil’i- Kabil’i düşündürtür bizlere.

Allah’a (c.c) adanan kurbanın, Kabil’in kurbanı gibi dünya menfatine, nefsin ve şehvetin esiri olunarak yerine getirildiğinde kabul olunmayacağını, Habil’in kurbanı gibi de tevazu ve samimiyete dayandığında ise kabul edileceğini hatırlatır.

Oğlunu kurban olarak adayan İbrahim Aleyhisselâm’ın sözünü yerine getirmedeki samimiyetini, kurban adanan oğul olarak İsmail Aleyhisselâmın teslimiyetini ve onların yaptıkları duaları hatırlatır bizlere.

Kurban, İbrahim aleyhisselâmdan önce de Hz. Âdem’in (a.s) oğullarında olduğu gibi var olduğu bilinse de tarihçe olarak Hz. İbrahim Peygamber ile başladığı anlatılır.

Oğlunu kurban etmeyi adayan İbrahim Aleyhisselâm’a zamanı gelince kendisine bu ahdi hatırlatılır.

O da gerekli hazırlığı yaparak oğluna durumu izah eder, oğlu büyük bir teslimiyet örneği göstererek

“Sana emredileni yerine getir babacığım.” der.

İbrahim Aleyhisselâm oğlunu kurban etmek için Mina denilen bölgede uygun bir yere götürerek, oğlunun boğazına bıçağı vurunca bıçak kesmez.

Bu sırada Allah (c.c) tarafından Cebrail adlı melek vasıtasıyla kendisine bir koç  gönderilir.

Bu koçun Habil’in kurban ettiği koç olduğu rivayet edilmektedir.

Gönderilen koçu kesmesi halinde oğlunun yerine kurban olarak kabul edileceği bildirilir.

Bu olay üzerine Hz. İbrahim kendisine gönderilen koçu kurban eder ve ileride Peygamber olacak olan oğlu İsmail Aleyhisselâm  kesilmekten kurtulur.

Hz. İbrahim’in oğlunu kurban adamasının bir benzerinin de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dedesi Abdülmuttalip tarafından yaşandığı haber verilmiştir.

Zemzem kuyusunun kazılması sırasında çekilen zorluk ve sıkıntılar üzerine Abdülmuttalip “eğer on tane oğlum olursa onlardan bir tanesini Kâbe’nin yanında kurban edeceğim” diye adakta bulunur oğullarından hangisinin kurban edileceğini belirlemek için kura çekilir.

Çekilen kurada Peygamberimizin (s.a.v) babası Abdullah’a çıkar.

Abdülmuttalip adağı yerine getirmeye karar verince, kureyşliler böyle bir adetin yerleşmesinden korkarak, kendisine engel olurlar ve Abdulah’ın yerine 100 tane deve kurban edilmesini teklif ederler.

Teklif kabul  görür ve Peygamberimizin (s.a.v) babası Abdullah kurban edilmekten kurtulur….

Peygamber Efendimiz ( s.a.v) ”Ben iki kurbanlığın oğluyum” demekle bizlere bu iki olayı işaret etmiştir.

Kurban kesme geleneği ve Kurban Bayramı’da Hz. İbrahimden mirastır. Hz. İbrahim’in hac ibadeti sırasında Mina’da kurban kestiği bildirilmiştir.

Peygamber Efendimiz de (s.a.v) kurban Bayramı’nda namazı kıldıktan sonra iki koç kurban ederdi.

Bunlardan birini kendisi ve ailesi için, diğerini de ümmeti için kurban eder. Sonra ”Allah’ım! Bu sendendir ve sanadır ” derdi. (Tirmizi, edahi, 20/ 1521)

Hz. İbrahim’in geçirmiş olduğu büyük imtihandan sonra Allah’ın (c.c) lûtfettiği koç kurbanını da hatırlatan bu ibadet böylece İslam’da devam ede gelmiştir.

Hz. İbrahim ve İsmail ile zirveleşerek sembolleşen bu teslimiyet bizlere Allah (c.c) için adamak ve adanmayı hatıra getirir.

Herkes varlığını bir şeye adamıştır.

Bu dünyada varlığını Allah’tan (c.c) başkasına adayanlar Kur’an’ ı Kerim’in ifadesiyle “Kendilerini israf etmişlerdir.” İnsanlığı dünyaya, paraya, makama, mala, şöhrete, şehvete, alkışa, servete ve kudrete, haz, hız ve hırsa kurban olmaya ve kurban etmeye çalışanlara “dur!” diyen bir bayramı idrak etmeyi temenni ederiz, gerçekleşir inşallah.

İnsanlığın haline bakıp, insanlığın hayrına dua etmeli ve kurban bayramını gerçekten idrak etmeliyiz.

Dualarımızda geçmiş dönemlerdeki zulümlerden daha şidddetli bir zulme uğrayan Gazze’de ve dünyanın diğer coğrafyalarındaki  mazlumlarının kurtuluşu ve zalimlerin kahrüperişan olmalarını temenni etmeyi unutmayalım.

Herkes bir şeye kurban olmakta, Rahman’a kurban olmakla, şeytana kurban olmak çok farklı şeylerdir.

İnsanın ucuz değerlere kurban edildiği bir mezbahaneyi andıran günümüz dünyasına bir umut ışığı saçarak geliyordur inşallah bu bayram.

Kurbanın gayesi et yemek değildir.

Herkesin en çok Sevdiği bir İsmail’i  vardır.

Kurban, insanın en çok sevdiği İsmail’ini Allah (cc) adına feda edebileceğini göstermesi, takvalı olma, Allah’a (c.c) yaklaşma niyeti ve şükrüdür.

Kurban kesmesi gereken birisinin, kurban yerine sadaka vermesi üzerindeki görevini düşürmez.

Kurban ayrı, sadaka, bir kişinin ihtiyacını giderme ayrı birer ibadet şeklidir.

Milletçe zor günler geçirmekteyiz…

Şimdi bütün zorlukları bir kenara bırakarak, kurbana , bayrama hazırlık yapma, Allah’a (c.c) yakınlaşmayı yeniden hatırlama ve  bibirimize hatırlatma zamanıdır

Kurban Allah’ın (c.c) bahşettiği dünyevî nimetleri

O’ndan uzaklaşmak için değil, O’na yaklaşmak için kullanma vesilesidir.

27 Mayıs çarşamba günü Kurban Bayramnın birinci günüdür.

Şimdiden Kurban Bayramı’mızı tebrik eder hayra vesile olmasını temenni ederim.

Yüce Rabbimden, bizlere kurbanı anlayan ve gereğini yerine getiren kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Zilhice ayına neden önem verilmiştir?

Zilhice ayına neden önem verilmiştir?

Zilhicce, Hac ibadetinin yerine getirildiği ayın adıdır…

Zilhicce; sözlük anlamı olarak “Hac ayı” demektir.

Arapça kökenli bir kelime olan Zilhicce kamerî ayların 12. ve son ayıdır.

Haram Ayları da denilen dört aydan biri zilhicce ayıdır.

Bu yıl 18 Mayıs 2026 Pazartesi Zilhicce ayının birinci günüdür.

Zilhicce ayından sonra gelen Muharrem ayı kamerî ayların birincisi olup, ilk günü hicrî yılbaşı olarak kabul edilmiş ve islâm dünyasında önemli bir yer edinmiştir.

On iki aydan ibaret olan kamerî aylar; Muharrem, Safer, Rebiulevvel, Rebiulahir, Cemaziyelevvel,  Cemaziyelahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce  şeklinde sıralanmaktadır.

Müslümanlar namaz vakitleri hariç oruç, hac, zekât gibi ibadetlerini ve kandil de denilen mübarek geceleri kamerî takvimin aylarına göre yerine getirmektedirler.

Zilhicce ayının önemi kendisinde islâmın beş şartından biri olan “Hac” ibadetinin ve kurban bayramı günlerinde kesilen kurban ibadetinin bu ayda gerçekleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Zilhiccenin sekizinci günü ”terviye”, dokuzuncu günü “arefe” ismiyle anılır.

Zilhicce ayının onuncu günü kurban bayramı başlar ve dört gün devam eder.

Kurban günlerinde kesilen kurbandan başka, akika, şükür diye bilinen nafile kurbanlar ve adak kurbanları da bu bayram günlerinde kesilebilir.

Müslümanlar Zilhicce ayının ilk on gününe önem vermekte, yaptıkları ibadetleri, hayır ve hasenatlarını ziyadeleştirmekte, bu günleri oruçlu olarak geçirmeye gayret etmektedirler.

Müfessirlerin çoğu Fecr suresinin 2. âyetinde üzerine yemin edilen on gecenin Zilhicce ayının ilk on günü olduğunu beyan etmişlerdir. (Şevkâni, fethul-kadir, V, 432)

İbni Abbas (r.a)’ın Hac suresinin 28. âyetinde geçen “bilinen günler” ifadesini zilhiccenin ilk on günü diye yorumladığı da nakledilmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): ”Allah’ın (c.c) katında ibadet edilecek “salih amel işlenecek günler içinde zilhiccenin ilk on gününden daha hayırlısı yoktur” diye beyan etmiştir. (Buhârî, ideyn,11, Tirmizi, savm, 52, Ebu Davud, savm, 61)

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Zilhicce ayının ilk on günü sürekli oruç tuttuğu için bu günlerde oruç tutmak müstehaptır.

Arefe günü oruç tutmanın çok büyük sevabı vardır.

Ancak Hac görevini yerine getirecek olan hacılardan yorgun düşme ihtimali bulunanların sekizinci ve dokuzuncu günlerinde, özellikle vakfenin yapıldığı arefe gününde oruç tutmaları mekruh sayılmıştır.

Bu değerli günleri tevbe ve dua etme, kaza ve nafile namazları kılma, sadaka verme, oruç tutma, hasta ziyaretleri, büyüklerin hatırını sorma, muhtaçların ihtiyaçlarını giderme, iyilik sayılan haraketlerde bulunmakla değerlendiren müslümanların büyük sevaplar kazanacakları aşikârdır.

Zilhicce, bizlere en kıymetli sermayemiz olan ömrümüzden kamerî bir yılın daha eksilmekte olduğunu hatırlatmaktadır.

İslâm tarihinde Zilhicce ayında gerçekleşen, birinci ve ikinci akabe biatları, Hudeybiye antlaşması, Peygamberimizin (s.a.v) oğlu İbrahim’in doğumu ve Hz. Osman’ın (r.a) şehit edilmesi hadiselerini sayabiliriz.

Zilhicce ayında, genellikle güftesinde Hac, Kâbe sevgisi ve hasretinden bahsedilen ilâhiler seslendirilmektedir.

Zilhicce ayında Allah (c.c), Adem’e (a.s) tevbe etmeyi nasip etti ve kabul etti.

Adem (a.s), Zilhicce ayının dokuzuncu günü olan arefe gününde hatasını (zellesini) itiraf edip pişmanlığını bildirince tevbesini kabul buyurdu.

Bizler de insanoğlu olarak hata, kusur, günah işlemiş olabiliriz.

İlk insan ve ilk Peygamber olan atamız Adem (a.s),  gibi tevbe eder Rabbimizden affımızı dilersek rahmeti bol olan Rabbimiz bizlerin de tevbesini kabul edecektir.

Samimi bir tevbe ve hayatımızda beyaz bir sahife açmak için bu günleri fırsat bilmeliyiz.

İbrahim Aleyhisselam’ın, Kâbe-i Muazzama’yı inşa etmeye bu günlerde başladığı rivayet edilmektedir.

Hac görevini yerine getirme şartlarına sahip olan her müslümanın ömründe bir defa bu görevi yerine getirmesi farzdır.

Bu farz oluş Âl-i İmrân suresi 97. ayetle sabittir.

Ayette Rabbimiz: “Orada apaçık deliller, alâmetler ve İbrahim’in (a.s) makamı vardır. Oraya giren herkes emniyette olur.
Bundan dolayı hacca gitmeye gücü yeten insanlara, Beytullah’ı ziyaret etmek Allah’ın cc bir emridir.

Kim Allah’ın (c.c) emrini inkâr ederse, şunu bilsin ki Allah’ın cc hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” diye buyurmuştur.

Elhamdülillah bu yıl da ibadetlerini  yerine getirebilmek için ülkemizden başvurup sırası gelen birçok vatandaşımız kutsal topraklara gitmişlerdir.

Rabbim Hac ibadetlerini kabul etsin.

Gönlünde olanlara da gitmeyi nasip etsin.

Yüce Rabbimden bizlere, Zilhicce ayını layıkıyla idrak edip değerlendiren kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Vakıflar medeniyetin ve merhametin tezahürüdür

Vakıflar medeniyetin ve merhametin tezahürüdür

Ülkemizde her yıl 08-14 Mayıs günlerini kapsayan hafta “Vakıflar Haftası” olarak kutlanmaktadır.

Vakıf, (vakf) arapça kökenli bir kelime olup sözlük olarak; “durmak, durdurmak, alıkoymak” anlamlarına gelmektedir.

Vakıf kelimesi terim olarak ise “Bir malın sahibi tarafından dinî, ictimaî ve hayrî bir amaçla ebediyen tahsisi” anlamındadır.

Vakıf kelimesi “vakfedilen mal” anlamında isim olarak da kullanılmaktadır.

Vakıf hukukî bir işlemle kurulan, insanlara faydalı olmayı amaç edinen bir hayır kuruluşudur.

Vakıf kuruluşlarının islâm medeniyetinde önemli bir yeri vardır.

Kur’an’ı Kerim’de vakıf kavramı ve kurumu hakkında direkt bir ifade yer almasa da Allah (c.c) yolunda harcamayı, fakir, muhtaç, kimsesiz, öksüz ve yetim olanlara infak etmeyi, iyilik yapmada, takvada yardımlaşmayı, yararlı işlerde bulunmayı öğütleyen birçok ayetin varlığı müslüman toplumlarda vakıf anlayışının oluşmasına ve uygulanmasına temel oluşturmuştur.

Sevdiğiniz şeylerden Allah (c.c) yolunda harcamadıkça gerçek iyiliğe ulaşamazsınız.” ayeti (Al-i İmrân suresi ayet 92) inananların bu konuda harakete geçmesine vesile olmuştur.

Yine Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) sadaka-i câriye hakkındaki hadis-i şerifiyle ölen kişinin amel defterinin kapanmayacağı müjdesini vermesi müslümanlarda vakıf kuruluşlarının oluşturulmasına teşvik edici olmuş ve uygulamaya geçilmesine de vesile olmuştur.

Vakıf kuruluşlarının tarihini çok eskilere İbrahim aleyhisselâma hatta daha da eskilere dayandıranlar vardır.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), bizzat ve sahabe-i kirâm’ın da (r.a) bu konuda uygulamaları vardır.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) kendi payına düşen ganimet mallarını ve Fedek arazisini vakfetmesi her konuda olduğu gibi bu konuda da eshabına örnek olduğunu göstermektedir.

Hz.Cabir’in (r.a). ”Muhacir ve Ensardan imkân sahibi olup da vakfetmeyen bir tek kişi bilmiyorum.” dediği rivayet edilir.

Hz. Ömer’in (r.a), Hayber’de ganimet olarak sahip olduğu bir araziyi vakfetmesi, Hz. Osman’ın (r.a), 

Rûme Kuyusu’nu satın alıp bütün müslümanların yararına vakfetmesi dikkat çekici güzel birer örnektir.

Vakıf kuran kişiye “Vâkıf”, vakfedilen mala

Mevkuf” vakfeden kişinin amaçlarını, şartlarını içeren, kurulan vakfın nasıl yönetileceğine ilişkin esasları belirleyen ve mahkemece tesciliyle birlikte vakfın oluşturulduğu vesikaya (vakıf senedine) “Vakfiye” denilmektedir.

Günümüzde vakıfların yönetimi, denetimi, vakıf eserlerinin onarımı Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılmaktadır.

İslam’daki infak anlayışı sonraki nesiller ve toplumlar tarafından benimsenerek sayısız vakıf ve vakıf eserleri meydana getirilmiştir.

Milletimiz islâmiyetten önce de benzeri davranışlarda bulunduğundan, yapılarının yatkınlığından vakıf konusunu kolayca benimsemiş, kurdukları devlet ve imparatorluklarda çeşitli vakıf eserleri meydana getirmişlerdir.

Selçuklu’da yaygınlaşan vakıf eserleri Osmanlı’da zirveleşmiş ve “Osmanlı devleti, bir vakıf medeniyetidir “ denmesine vesile olmuştur.

Vakfetmek demenin, kişinin malını, gerçek sahibi olan Allah’ın (c.c) yolunda halkın istifadesine sunmak olduğu şuuruyla haraket eden ecdadımız çok sayıda ve birçok çeşitte vakıflar meydana getirmişlerdir.

Yeryüzünde çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşler ve her tarafa medeniyetin dikili taşları olan eserleri meydana getirmişlerdir.

Osmanlının yıkılışından sonra kaybettiği coğrafyada kurulan birçok devletin bu eserleri yıkmış, harabeye çevirmiş olmalarına rağmen halen ayakta olan ve faaliyet gösterenler de vardır.

Ne yazık ki ecdadımızın bu eserlerinin bazıları amaçlarının tam tersi olarak da kullanılmıştır.

Bu konuda başkalarına söz söyleyebilmek için ise önce bizler, “ecdadımızın eserlerine sahip çıkabildik mi?” diye kendimizi sorgulamalıyız.

Ecdadımız yüz binlerce vakıfla toplumu şefkat ve merhametle kucaklamış, yaralarını bu yolla sarmışlardır.

Merhamet ve sevgiyle sadece gariplere ve muhtaçlara yardım ile yetinilmemiş, hayvanlara, tabiata, her canlıya, herkese merhamet nazarıyla bakılmıştır.

Borçlarını ödeyemeyip hapse girenlere yardım vakfı, misafir ağırlama vakfı, varlıklı kişilerin konaklarında hizmetçilik yaparken kıymetli eşyaların kırılmasından dolayı cezalandırılıp onurları kırılmasın diye bu gibi zararları tazmin vakfı, yetim ve öksüz kız ve erkek çocuklarının barınma, iaşe ve eğitimlerini karşılama vakfı,

Yaban hayvanlarının kışın zorda kalmamaları için dağlarda gıda temin etme vakfı, göç esnasında hastalanması, ayak veya kanatlarının kırılmasından dolayı leylek gibi göçebe kuşların kışı geçirmelerini ve tedavi olmalarını sağlama vakfı, yetim kızlara çeyizlik temin etme vakfı, fakir delikanlıları evlendirme vakfı, hiçbir din, mezhep ve ırk ayırımı gözetmeksizin hizmet veren kervansaray, şifahane, ve aşevleri işleten vakıflar gibi islâm medeniyetinin sevgi boyutunu ortaya çıkaran vakıflar kurmuşlardır.

Ecdadımız öyle bir vakıf medeniyeti inşâ etmişlerdir ki; “Eğer Osmanlı medeniyetinde yaşıyor olsaydınız; vakıf bir evde doğabilir, vakıf bir beşikte uyuyabilir, vakıf mekânlarda vakıf mallarından yeyip içebilir, vakıf kütüphanelerinde bilgiye ulaşabilir, vakıf kitaplarıyla okuyup vakıf bir okulda öğrenci olabilir; hattâ aynı okulda öğretmenlik yapabilir ve vakıf idaresinden ücretinizi alabilirdiniz.

Vakıf hanlarında, kervansaraylarında  konaklayabilir, vakıf hastanelerinde şifa bulabilir, vakıf camilerinde ibadetinizi yapabilir, vakıf hamamında yıkanabilir, vakıf çeşmelerinden kana kana su içebilir ve öldüğünüz zaman bir vakıf tarafından defnedilebilirdiniz.” kanaatinin oluşmasına ve böyle bir sözün söylenebilmesine vesile olmuşlardır.

Yüce Rabbimden bizlere ecdadımızın eserlerine sahip çıkabilmeyi, onlara layık torunlar olmayı ve vakıf kültürümüzü yaşatmayı nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Hıdırellez ve Hızır Günü ne anlama geliyor?

Hıdırellez ve Hızır Günü ne anlama geliyor?

Halk takviminde Hıdırellez ve hızır günleri…

Resmi olarak kullanılan milâdî ve hicrî takvimlerin yanında halkın kendi aralarında kullandığı bir takvim de vardı.

Eskiden yaygın olarak kullanılan bu halk takviminde yıl “kasım günleri” ve “hızır günleri” diye ikiye bölünerek hesaplanırdı.

“Kasım günleri” kış, “hızır günleri” yaz olarak kabul edilirdi.

Hızır günleri milâdî takvime göre 6 mayısta başlayıp 7 Kasıma kadar (186 gün)sürer, kasım günleri de 8 kasımda başlayıp 5 mayısa kadar (179) gün sürmektedir.

Kasım günleri 4 yılda bir, Şubat ayının 29 olduğu zaman 180 gün sürmüş olur.

Hıdırellez, hızır günlerinin başlangıcı olan 6 Mayıs günüdür.

Bu yıl Hıdırellez 06 Mayıs 2026 Çarşamba gününe denk gelmektedir.

Hıdırellez (Hızır-ilyas) günü değişime uğrayarak hıdırellez şeklini almıştır.

Hıdırellez gününde halk arasında Hızır (a.s) ile

İlyas aleyhisselâmın buluştuğuna inanılır, bu buluşma ile her tarafın yeşillendiği söylenirdi.

Bugün de halk sevinç gösterilerinde bulunur, bugünü adeta bir bayram havasında geçirirdi.

Bütün türk dünyasında bilinen hıdırellez, daha çok balkan türkleri arasında yaygındır.

Hıdırellez, kışın bitip yaz mevsiminin başladığı tabiatın uyanışını simgeleyen geleneksel bir bahar bayramıdır.

Bu bayram, tarihî olarak çok çok eskilere dayanmaktadır.

Kutlama ritüellerinin ortak özellikleri olsa da yöreden yöreye, ülkeden ülkeye farklılaşan bazı ritüeller de vardır.

Bu eski takvime göre günümüzde de geçerli fırtınalar, soğuk ve sıcak günler hemen hemen aynı günlere rastladığı için balıkçılar, denizciler ve çiftçiler meteorolojinin gelişmediği, kitle iletişim araçlarının yokluğu ya da azlığında, bilginin günümüzdeki gibi yaygın olmadığı yıllarda çok yararlanmışlardır.

Eski insanlar bu halk takvimini takip ederek havaların nasıl olabileceğini tahmin edebiliyorlardı.

Hatta eski insanların içinde bu takvim günlerini milâdî takvim ve 13 gün farklı olan rumî takvimini de takip ederek asırlar öncesinin tecrübe ve birikimini kendi tecrübeleriyle harmanlayarak bilge haline gelen öyle insanlar vardı ki adeta meteoroloji uzmanı kesilmişlerdi.

Benimde hatırlayabildiğim böyle birkaç insanın radyodan hava raporunu dinlerken bıyık altı gülümsemelerinin anlamını meteorolojinin yanılmasından sonra fark ettiğim olmuştu.

Bu halk takvimi atalarımızdan kalma kültür mirasımızdır.

Âmed-i laklak (leyleklerin gelişi) reft-i piristû

(Kırlangıçların gidişi) Cereyan-ı ma-ı eşcar

(ağaçlara su yürümesi) Âhar-ı şeb-i Yelda

(uzun gecelerin sonu) Şikeste-i germa

(Sıcaklıkların kırılması) tabirleri bilenlere çok şey anlatırdı.

Bu tabirler bazı takvimlerin yapraklarında günümüzde de mevcuttur.

Uzun gecelerin başlangıcı ve yılın en uzun gecesi olan “şeb-i yelda” 21 aralığı 22 aralığa bağlayan geceye denk gelmektedir.

17. Yüzyılda yaşayan şair Bosna’lı Sabit şeb-Yeldayı: ”Şeb-i yeldayı müneccimle (yıldızlarla uğraşanla) muvakkit (namaz vakitlerini

bildirmekle görevli) ne bilir. Mübtelâ-i gama (aşk

derdine tutulup kavuşamayan aşığa) sor ki

geceler kaç saat.” diye tasvir etmiştir.

Hızır günlerinde gerçekleşen bazı hadiseler vardır.

Meselâ: 11 hızır – 16 mayıs filiz kıran fırtınası.

15 hızır- 20 mayıs kokolya fırtınası.

23 hızır – 28 mayıs koyun kırkma zamanı.

36 hızır- 10 haziran ülker doğumu fırtınası.

47 hızır- 21 haziran gün dönümü fırtınası ve senenin en uzun günü.

52 hızır- 26 haziran yaprak aşısı zamanı.

74 hızır- 18 temmuz şiddetli sıcaklar.

85 hızır- 29 temmuz üzümlerin olgunlaşmaya başlaması.

88 hızır- 1 ağustos 7gün süren (eyyam-ı bahur)

en sıcak günler.

93 hızır- 6 ağustos arıların bal yapma zamanı.

108 hızır- 21 ağustos yaprakların sararması.

115 hızır – 28 ağustos sıcakların azalması ve leyleklerin gitme zamanı.

135 hızır 17 eylül havaların soğumaya başlaması.

157 hızır- 9 ekim yaprak dökümü fırtınası.

164 hızır- 16 ekim yağmur mevsiminin başlaması.

173 hızır- 25 ekim suların soğuması.

183 hızır-4 kasım lodos rüzgârlarının esmeye başlaması gibi hadiselerin bilgileri günümüzde de bazı takvim yapraklarında yer almaktadır.

Hıdırellez, her yıl olduğu gibi bu yılda büyük bir coşkuyla kutlanacaktır.

Hıdırellez, dinî değil kültürel bir gelenektir.

Hıdırellez kutlamalarına, meşru sevinç gösterilerine günahtır diyemeyiz.

Ancak batıl olan bir uygulamayı dinimiz kabul etmez.

Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir.

Hıdırellez, dinimizin meşru kabul ettiği çerçevenin dışına taşmamak şartıyla kutlanmasına günahtır diyemesek de kutlamalar esnasında dinimizin haram saydığı yiyecek, içecek ve eylemlerden uzak durmak gerekir.

Yüce Rabbim bizlere kısa bir süre sonra başlayacak olan hızır günlerini hayırlı eylesin.

Cumamız hayra vesile olsun

Selamlarımla.

Devamını Oku