Beyaz torba!…
Doksanlı yılların meşhur beyaz torosları vardı.
Şehirlerde ve özelliklede kırsalda korkulu rüyaydı. Pek çok defa meclis araştırması verilmiş hakkında kitaplar yazılmıştı.
Faili meçhul cinayetlerin sembol simgesi idi.
Seksen askeri darbesiyle başladı faili meçhuller. Bir nesli yok eden acımasız darbe.
Aylarca hatta yıllarca haber alınamayan gençler…
Cezaevlerinin özel işkence hanelerinde yok alan gençler…
Tabi; bütün bu süreçler dünyaya entegre olarak zaman içinde hafifleyerek yoluna devam etti. Ancak; Türkiye’nin insan hakları sicili maalesef hiçbir zaman olumlu seyretmedi.
Devletin “beka” anlayışı ile günümüz kıyaslamasında pekte yol alındığı söylenemez. Yapılabilecek her kanunsuz uygulama sadece devleti bağlar ve devletin devamlılığını ilgilendirir anlayışı hakim oldu.
Avrupa Birliği kriterlerinin ilk ve en önemli maddesi olan “İnsan hakları ihlalleri” gönül isterdi ki artık bitsin ve insanlar kendilerine, çocuklarına güvenilir bir gelecek sağlasınlar.
Gün geçmiyor ki dünyanın farklı bölgelerinde insan hak ihlalleri olmasın ve yaşanmasın.
Ülkemiz ile kıyaslandığında çok daha korkunç vakalar ille karşılaşıldığı görülmektedir.
Gelişmiş ABD toplumundan, ilkelliğinden kurtulamamış Çin Devleti’nin uygulama şekilliğinden pekte fark kalmadığını gözlemleyebilmekteyiz.
Amaç: onlarda da olduğu gibi ülkelerinin “beka”sı ve devletin var olduğunu ve gücünü hissettirmesi.
Elbette. Türkiye’de bu tür uygulamalar az seviyede olsa da yok olmamış ve pek olacağa da benzememekte.
Hiç kimse hele günümüz dünyasında insanlarının hukuksuz ve sorgusuz infazını istemez. Hukukun ve güçlü bir anayasanın olduğu her toplum hakkını bilir ve hakkının gaspında başvuracağı güçlü bir makam veya kurumu arkasında hisseder.
Diyarbakır’da ki, “Beyaz torba” hadisesine de bu yönden bakmak gerekmez mi?
Düşünün ki, devletin kapısını çalan bir baba…
Kendisine “Beyaz torba” içerisinde bir kutuya sıkıştırılıp verilen evladının kemikleri…
Ve babanın o anda hissettikleri.
“Bütün Diyarbakır üstüme yıkıldı” ifadeleri…
Bu hadise bile başlı başına bir “İnsan hak” ihlali değilmidir.
Devletleri ayakta tutan kurumlardır. İdareciler gelip geçer ancak kurumlar kalıcıdır.
O kurumları da oluşturan insanlar, anneler, babalar ve onların vicdanlarıdır.
Vicdanlar yara alınca bütün katmanlar bir halka gibi ülkeyi sarar ve yaralar.
O vicdan sahibi halk devletine küser ve kırılır.
Ve nihayetinde Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevlerine kısır döngü gibi başa sarar ve halkın fakirliğine yoksulluğuna dönüşür.
Ve o kanun koyucular gün gelir ki, o kanunlara muhtaç kalırlar.