Bir kitabın anatomisi: Şah ve Sultan
Yeniden ülke gündemimde olan Alevi açılımı, statü, cem evleri…
Bir sürü lakırtı.
Her şeyden önce kimin hakkını kime veriyorsunuz?
Bu ülkenin asli sahiplerine neyi bahşetmek istiyorsunuz?
Kimin nasıl inanacağına, nasıl düşüneceğine kararı kim veya kimler nasıl verebilir?
Yüzyıllardır süren bu acıların ve ayırımcılığın atalarımızdan kalan mirası devam ettirmek ne kadar doğru.
Ve daha ne kadar sürecek?
Ulemaların, şeyhülislamların kahredici fetvalarını boyunduruk yapmamızın yükümlülüğü neden gelecek nesillere kalsın.
Bütün bunlar elbette aydınları harekete geçirmiş yüzlerce eserler yazılmış ve tartışılmış.
Bu eserlerden biride İskender Pala’nın “Şah ve Sultan” kitabı.
Kitabın ana teması Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail arasındaki psikolojik savaştan büyük meydan savaşına uzanan tarihi süreç.
Her şeyden önce yazar; hadiseye objektif bakmış.
Bunu nasıl anlıyoruz?
Günümüzün en önemli alevi düşünür ve yazarlarından olan Reha Çamuroğlu’nun bu kitap hakkında ki olumlu kanaatleri biz okurlara referans olabilmiştir.
Neydi bu hükümdarların derdi?
Toprak mı?
Hayır.
Saltanat mı?
Hayır.
Ganimet mi?
Hayır.
O zaman bu iki Türk lider neden savaştı. Sultan Selim tarafında elli bin. Şah İsmail tarafında kırk bin insanın hayatını kaybettiği bu savaşta ölenlerin tamamına yakını Türk.
Tek bir nedeni vardı: “mezhepsel” ayrılıklar.
İslâmın iki farklı inanç anlayışının “Çaldıran” meydanına yansıması sonucu ve büyük bir katliam ile neticelenmesine ve bugüne kadar yansıyan etkilerinin hâlâ silenememesi.
Aslında ikisi de büyük lider.
Yıllar süren takip ve istihbarat ağlarının gün ve gün rapor edilerek yapılacak hamlelerin hesabı tartışılıyor, stratejiler yapılıyor ve savaş meydanına kadar planlar hazır hale getirilmiş oluyordu.
Öyle ki, derviş kılığına giren Sultan Selim, kendisi gibi iyi satranç utası olan Şah İsmail’in karşısına çıkıyor. Yaptığı taktikler ile şahın sinir sistemini yokluyor ve ona göre eylem planı hazırlayacak kadar yakınına varmış olabiliyordu.
Yaralı olarak geri çekilen Şah İsmail, ordusu dağılmış bir şekilde hayatının sonuna kadar bu acıyı benliğinde hissederek ölmüştür.
Sadece bir savaştan öte sonuçları yüzyıllardır sürecek ve her iki tarafın bir daha telafisi olmayacak izleride beraberinde tarihe gömmüş oldular. Bu savaş aynı zamanda liderler ihtirasının da bir örneği.
Neden mi?
Zaten bu savaştan çok daha önceleri 12. Yüzyıldan itibaren Horasan Erenleri Anadolu’yu yurt edinmiş Hacı Murad Veli, Hacı Bayram Veli, Sarı Saltuk gibi saygın isimler toplumlarına öncülük etmişlerdi.
Çaldıran savaşını irdelerken bütün inanç gruplarını kapsayacak şekilde görmemek eksik olabilir.
Ancak günümüze geldiğimizde elbette bu savaşın tarihi sürecini okumak gerekiyor.
Ancak bu savaş günümüzün algı dünyasından çıkıp tarihteki yerini alması, beşyüz yıldır sünni-hanefi inancının bu coğrafyadaki diğer gruplar üzerindeki inanç baskılarında bir safhaya gelmesi gelecek nesillerinde bu yükten kurtulmaları anlamına gelir.
Azınlıkların kendi dilleri ile eğitim ve inançları Lozan’daki kazanımları olduğunu gibi bu toprakların asli unsurları Alevi ve Kürtlerin bırakın bir akite, anayasal güvence ile hayatlarını yaşamak, konuşmak, okumak, inanmak en doğal hakları olmalı ve bu alanda çalışmalarda bulunmak doğru ve akılcı bir yoldur.