Bir memleketi iki şey yorar: Öfke ve cehalet..!!!
Sâdî-i Şîrâzî, asırlar öncesinden insanlığa ağır bir ölçü bırakır:
“İki kimse memleketin ve dinin düşmanıdır: Biri halim ve selim olmayan öfkeli padişah, ötekisi de ilimsiz, cahil sofu.”
Aradan asırlar geçti.
Tahtlar değişti, devletlerin sınırları değişti, yönetim biçimleri değişti.
Fakat insanın imtihanı pek değişmedi.
Çünkü bir memleketi ayakta tutan yalnızca kanunları, kurumları, hazinesi veya ordusu değildir.
Onu asıl ayakta tutan; adalet, akıl, ilim, liyakat ve vicdandır.
Öfke, özellikle güç sahibinin elinde tehlikelidir.
Sıradan bir insanın öfkesi birkaç kişiyi incitebilir; fakat karar verme makamındaki insanın kontrolsüz öfkesi binlerce insanın hayatına dokunabilir. Bu sebeple devlet yönetmek, yalnızca güçlü olmayı değil; gerektiğinde öfkesini yenebilmeyi, eleştiriye tahammül edebilmeyi ve adaletten ayrılmamayı gerektirir.
Devlet adamının büyüklüğü sesinin yüksekliğinde değil, öfkelendiği anda dahi adaleti koruyabilmesindedir.
Sâdî'nin işaret ettiği ikinci tehlike ise daha az önemli değildir: İlimsiz dindarlık.
Din, cehaletin değil ilmin; kibrin değil tevazunun; ayrıştırmanın değil ahlâkın rehberi olmalıdır.
İnsan birkaç söz öğrenmekle âlim olmadığı gibi, din adına konuşmakla da hakikatin temsilcisi olmaz.
Bilmediği konuda hüküm veren, araştırmadan insanları suçlayan, kendi öfkesini dinin hükmüymüş gibi sunan kişi önce dine zarar verir.
Çünkü cehalet, din kisvesine büründüğünde sorgulanması daha da zor bir hâle gelebilir.
Oysa bizim medeniyetimizde ilim ile ahlâk birbirinden ayrı düşünülmemiştir.
Bilmek yetmez; bildiğinin sorumluluğunu taşımak gerekir.
Makam sahibi olmak yetmez; o makamın hakkını vermek gerekir.
Dindar görünmek yetmez; adil, merhametli ve güvenilir olmak gerekir.
Ve belki bugün en çok hatırlamamız gereken mesele de budur:
Devlet öfkeyle, din cehaletle temsil edilemez.
Bir toplumda liyakatin yerine sadakat, istişarenin yerine tek seslilik, ilmin yerine kulaktan dolma bilgi, adaletin yerine kişilere göre değişen ölçüler hâkim olmaya başladığında yalnız kurumlar değil, insanların birbirine olan güveni de aşınır.
Oysa devlet geleneği öfkeyle değil akılla; toplum baskıyla değil güvenle; din ise cehaletle değil ilim ve güzel ahlâkla güçlenir.
Sâdî'nin asırlar öncesinden söylediği sözün bugün hâlâ bu kadar güçlü gelmesinin sebebi belki de budur.
Çünkü zaman değişse de insanın güçle imtihanı değişmiyor.
Makam yükseldikçe tevazuya, yetki arttıkça adalete, sözün tesiri büyüdükçe ilme duyulan ihtiyaç da artıyor.
Bir memleket için en büyük güvence, hiç hata yapmayan yöneticiler veya hiç yanılmayan insanlar değildir.
Böyle insanlar zaten yoktur.
Asıl güvence; hatası söylendiğinde öfkelenmeyen yönetici, bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilen din adamı, doğruyu menfaatinin üzerinde tutabilen aydın ve liyakati yakınlığın önüne koyabilen bir devlet anlayışıdır.
Çünkü devlet emanettir.
Din emanettir.
İlim emanettir.
Makam da emanettir.
Emanetin olduğu yerde kibir değil sorumluluk, öfke değil vakar, cehalet değil ilim konuşmalıdır.
Ve unutulmamalıdır:
Bir memleketi dışarıdan gelen düşman kadar, içeride büyütülen öfke ve cehalet de yorabilir.
Asırlar geçse de hikmet eskimiyor.
Belki de mesele, eski sözleri bilmekten çok onları bugünün aynasında okuyabilmektir.