Ekranlardaki Çürüme: Şikâyet mi, Suç Ortağı mı?

Dostlarla kurduğumuz küçük bir WhatsApp grubumuz var.

Gün içinde oradan yazışırız.

Bazen sıradan şeyler konuşulur, bazen de insanın içinde takılı kalan, kolay geçilmeyen meseleler.

Geçen gün o sohbetlerin birinde, dostlardan biri doğrudan şunu yazdı: Şu ekranlardaki kirlilik meselesini bir yazıya dökmez misin?”

Aslında bu konu bana yabancı değil. Uzun zamandır zihnimin bir köşesinde duran, zaman zaman dönüp baktığım bir meseleydi.

Ama bazı fikirler, ancak biri dışarıdan hatırlatınca netleşir.

Bu da onlardan biri oldu. Ama itiraf etmek gerekir ki, bazı şeyler ancak birisi dışarıdan işaret edince netleşiyor. Ben de bu vesileyle konuyu yeniden elden geçirip, daha derli toplu bir şekilde sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Sahi, bu programlar neden bitmiyor? Neden her sabah aynı nakaratla uyanıyoruz? Şikâyet ediyoruz, tiksiniyoruz, hatta bazen öfkeyle galiz cümleler kuruyoruz ama o ekranın karşısından bir türlü kalkmıyoruz. Sonra da dönüp soruyoruz: "Bu rezaletlere nasıl izin veriliyor?"

Cevap, duymak istemeyeceğimiz kadar çıplak: İzin veren yalnızca kurumlar değil. Medya, reyting için bu işi üretiyor. Devlet, muğlak kurallarla geriden takip ediyor.

Ve bizler, izleyerek bu çarkın dişlisi oluyoruz. Üçlü bir sorumluluk bu; birini görmezden gelirsek çözüm çıkmaz.

Burada siz ne düşünüyorsunuz; bu üçlü sorumlulukta kendinizi nerede görüyorsunuz?

Ekrandaki Çürüme: Kumanda Kimin Elinde?

Televizyon çoğu evde "zaten açık işte" diyerek arka planda dönen bir gürültü gibi algılanıyor.

Ancak o gürültü sessizce evin içine, çocukların zihnine akıyor.

Gündüz kuşağında mahremiyetin pazarlanması, aile içi trajedilerin reyting malzemesine dönüştürülmesi artık kanıksanmış bir durum.

Oysa bu ekranlarda sergilenen, yalnızca kötü bir zevk değil; nesiller boyu işlenmiş ar ve namus duygusunun teker teker aşındırılmasıdır.

İlk tepki hep aynı: "Devlet nerede? RTÜK neden müdahale etmiyor?" Ama o sırada kimse kanal değiştirmiyor, kimse o siyah ekranın sessizliğine sığınmıyor.

Medya burada yalnızca talebe uyan pasif bir alan değil; o talebi şekillendiren, yönlendiren, hatta büyüten asıl güç. Sistem, bizim hem nefretimizden hem de merakımızdan besleniyor.

Bir toplum hâlâ ar duygusunu taşıyorsa, o nefret meşrudur.

Ama merak, o arı deler geçer.

Devlet ise, elindeki yaptırımları çoğu zaman ancak zarar oluştuktan sonra devreye sokabildiği için, müdahale her seferinde gecikmiş kalıyor.

Peki siz olsanız hangi tuşa basardınız; kapatır mıydınız, yoksa merakla devam mı ederdiniz?

Toplum Bir Gecede Bozulmaz; Alışa Alışa Çürür

Helal ve haram arasındaki çizgi önce bulanıklaşır, sonra kaybolur. "Bu diziler ve proğramlar toplumu bozuyor" cümlesi doğru ama eksik.

Çürüme bir gecede gerçekleşen bir patlama değil, zamana yayılan bir sızıntıdır.

Kimse bir bölüm izleyip ertesi gün bambaşka biri olmaz.

Mesele, aynı zehrin durmadan dolaşıma sokulmasıdır.

Sürekli maruz kaldığımız bu içerikler şiddeti sıradanlaştırıyor, utancı normalleştiriyor ve "bu kadar da olmaz" dediğimiz eşiği her gün biraz daha aşağı çekiyor.

Ar kaybı sessizdir; insan onu ancak geriye döndüğünde fark eder  ve çoğu zaman artık çok geç olmuştur.

İnsan, sürekli maruz kaldığı şeyi önce kanıksar, sonra tolere eder, en sonunda da normal saymaya başlar.

Toplum gürültüyle değil, sessizce alışarak bozulur.

O yüzden sorun "ani çöküş" değil, "kümülatif erozyon dur.

Bir toplum önce haysiyetini ekrana teslim eder; sonra dilini, sonra vicdanını kirletir. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.

Bu noktada sizin görüşünüz, en az yazının kendisi kadar önemlidir.

Gerçek Çözüm: Yasak mı, İlkeli Duruş mu?

Her kriz anında "Devlet engel olsun" demek en kolayı.

Ancak çözüm, her senaryonun bir memur filtresinden geçmesi değildir.

Bu, başka bir felaketin, keyfiliğin kapısını açar.

Devletin görevi her sahneyi yasaklamak değil; sınırları net çizmek, kuralları şeffaf uygulamak ve çifte standardı bitirmektir.

Asıl çözüm mekanizmalarını doğru işletmek zorundayız:

1. RTÜK: Muğlak ifadelerle değil, "şiddetin estetize edilmesi, mağdur teşhiri, istismar kurgusu" gibi somut ihlal tanımlarıyla hareket etmeli. Aynı ihlal tekrarlandığında ceza katlanmalı; son durak lisans iptali olmalı. Denetim, kişiye göre değişen bir sopa değil, bir güven unsuru olmalı.

2. Reklam verenler: Bir içeriği durdurmanın yolu kasadan geçer. Namus ve haysiyet gibi kavramları reklam filmlerinde araçsallaştırıp, aynı dönemde insan onurunu çiğneyen yapımlara para akıtan bir markanın "toplumsal duyarlılıkmesajları sadece birer halkla ilişkiler balonudur.

Gerçek ilke, basın bülteninde değil bütçede belli olur. Reklam çekildiğinde o programın ekonomik zemini çöker; bu, ceza kesmekten çok daha hızlı işler.

3. Eğitim: Medya okuryazarlığı artık bir lüks değil, zorunluluktur. Çocuklara neyi izledikleri kadar, onu nasıl süzgeçten geçireceklerini öğretmeliyiz.

Gurur ve şeref duygusunun soyut bir kelime olmadığını, her günkü seçimde somutlaştığını okuldan başlayarak anlatmalıyız.

Bununla birlikte, medya okullarında verilen eğitim de en az bu kadar önemlidir.

Senarist adaylarına şiddeti ve ahlaksızlığı normalleştiren senaryolara rağbet gösterilmemesi gerektiği, oyuncu adaylarına ise izzet-i nefsin bir karakter seçiminden önce geldiğini öğreten bir müfredat şarttır.

Bu bir yasaklama değil, mesleki etik eğitimidir.

İzleyici: Şikâyet Değil, Terk

Sistem bizim niyetimizi ölçmez; sadece orada olup olmadığımıza bakar. "Eleştirmek için izledim" cümlesi, o programın reyting tablosunda hiçbir anlam ifade etmez. İzlendiği sürece her rezalet kârlıdır ve kârlı olan her şey yaşamaya devam eder.

Bir insan namusuna, haysiyetine, gururuna sahip çıktığı anda bazı kapıları kendine kapatır.

Ekranda bazı şeyleri izlememek de o kapıların biridir. Bu bir büyüklük değil, asgari bir duruştur. Unutmayalım: Hesap vereceğimiz bir gün olduğunu unutanlar, önce ekran başında unutmaya başladı. En temiz ve etkili müdahale, şikâyet etmek değil, yanlışı terk etmektir. İzlemeyi bıraktığınız anda o devasa yapılar, o pahalı prodüksiyonlar birer birer çöker.

Kumanda kimin elinde sorusu bu yüzden tek başına yeterli değil.

Asıl mesele, o kumandayla neyi yaşattığımız.

Çünkü ar, namus ve haysiyet bunlar yalnızca sözlük kelimeleri değil; bir toplumun kendine dair son hükmüdür.

Rahatsız olduğumuz şeyi izlemeye devam ettiğimiz sürece, rahatsızlık bir tepki olmaktan çıkar; alışkanlığa dönüşür ve o alışkanlık ise bağımlılık yapar.

Peki siz, hangi yapıyı terk etmeye hazır hissediyorsunuz?