Herkesle masada kendi tarafında
Rusya’dan gaz alıp, Ukrayna’ya İHA veriyor. Aynı anda hem Washington’la hem Moskova’yla hem Pekin’le hem Riyad’la masada.
Ben bu tabloya bakıyorum ve aklıma tek bir soru geliyor: Bu bir strateji mi yoksa çok tehlikeli bir blöf mü?
Çünkü her masada oturmak, hiçbir masada güvenilmemek demek de olabilir? Ve Ankara’nın şu an tam olarak nerede durduğunu stratejik deha ile stratejik hata arasındaki o ince çizgide mi kimse net söyleyemiyor.
Ben de söyleyemiyorum.
Ama en azından doğru soruları sormaya çalışacağım.
Peki Türkiye ne yapıyor gerçekten? Bir tarafa mı yaslanıyor, yoksa kendi masasını mı kurmaya çalışıyor?
Şunu en baştan ortaya koyalım: “Eksen kaydı, Batı’dan kopuş” muhabbeti bence çoktan çöp oldu. Türkiye hâlâ NATO’da, hâlâ AB Gümrük Birliği’nde.
İhracatının yüzde kırkı Avrupa’ya gidiyor. İncirlik açık, Kürecik açık. Bu tablo ortadayken “Türkiye Batı’dan koptu” diyen ya verileri okumuyor ya da okumak istemiyor.
Ama aynı Türkiye Rusya’dan gaz çekiyor, Çin’le ticareti büyütüyor, Suudi Arabistan’a İHA satıyor, Pakistan’a korvet veriyor, Azerbaycan’la neredeyse tek ordu gibi hareket ediyor. Yani artık “Doğu mu Batı mı” diye sormak anlamsız.
Benim sorduğum soru şu: Türkiye Batı’nın içinde kalıp ona muhtaç olmadan kendi ağırlığını yaratabilir mi?
Coğrafyaya bakıyorum, Türkiye’nin lüksü yok. Kuzeyde Rusya-Ukrayna savaşı bitmiyor.
Karadeniz’deki tahıl koridoru krizi bile tek başına bizim ticaretimizi ne kadar sarstı, hatırlayın.
Güneyde Suriye belirsiz; Esad gitti ama sonrası meçhul, milyonlarca sığınmacı hâlâ burada, PKK/YPG denklemi çözülmedi. Doğuda İran hamle yapıyor, batıda Yunanistan’la gerilim bitmiyor, Akdeniz’de İsrail-Filistin savaşının dalgaları bize vuruyor.
Bu kadar cephede tek bir müttefike güvenmek imkânsız.
Çok yönlülük benim gözümde tercih değil, mecburiyet.
Körfez–Pakistan–Türkiye üçgenine gelince, evet, Suudi Arabistan Türk İHA’larına ciddi para yatırıyor, Pakistan’la MİLGEM korvetleri var, ortak tatbikatlar yapılıyor.
Ama ben bunu geçen yazımda söylediğim gibi tam olarak “İslam NATO’su kuruldu”diye okumuyorum, o abartı olur. Ortak komuta yok, otomatik müdahale maddesi yok.
Şimdilik ikili–üçlü anlaşmalar ağı. Ankara bu dengeyi şimdilik iyi götürüyor ama ip üzerinde yürümek her zaman riskli.
Yine de önemli bir sinyal: Washington’un güvenlik şemsiyesi artık herkese yetmiyor, bölge ülkeleri alternatif arıyor.
Bana göre bu Batı’nın çöküşü değil, tekelleşme kapasitesini kaybetmesi.
Gelelim işin can alıcı kısmına: Çünkü dışarıda ne kadar hava atarsanız atın, kasa zayıfsa o vizyon masada kalır. Hükümet 2026 sonunda enflasyonu tek haneye indirmeyi kafaya koymuş durumda ama sokaktaki gerçek çok başka. Faiz yüzde 40’lerde geziyor, piyasa can çekişiyor, sanayici nefes alamıyor. Savunma sanayiinde 7 milyar doları geçtik, önümüzdeki dönemin hedefi 8–10 milyar dolar ama bu para devasa jeopolitik faturayı ödemeye yetmez. Amerika, Fransa yüz milyar dolarlarla oynarken bizim rakamlar devede kulak kalıyor.
Üstelik hâlâ yerli motoru oturtamadık, kritik çipler dışarıdan geliyor. Yani 1,1 trilyon dolarlık bu ekonomiyle her masada ağırlık koymaya çalışmak, şu aşamada ciddi bir nefes darlığı yaratıyor.
En az konuşulan ama en belirleyici mesele iç siyasi zemin. 2024 yerel seçimleri sonrası dengeler değişti; muhalefet parçalı, hükümet operasyonlara ön ayak olduğu tartışmalarıyla uğraşıyor.
Suriye, İsrail, Kürt–Türk kardeşliği gibi başlıklarda toplumun yarısı bir şey söylerken öbür yarısı tam tersini savunuyor.
Bu ayrıntı değil; dış politikadaki iddianın asıl sınandığı yer burası. Tarih net gösteriyor: güçlü dış politika güçlü iç mutabakatla olur.
De Gaulle’ün Fransa’sı da böyle kuruldu, Soğuk Savaş Amerika’sı da. Dışarıda açılan manevra alanının kalıcı olması, içeride asgari ortak zemin kurulmasına bağlı.
Mesele Ankara’nın dış politika masasından çok, bu iradenin gösterilip gösterilemeyeceğinde. “Çok kutuplu dünyada her yerde olmak istiyorsanız fatura ağır. 1,1 trilyon dolarlık bir ekonomiyiz ama bu çark borçla, cari açıkla dönüyor.
Hindistan gibi devasa bir ölçeğimiz ya da Suudi Arabistan gibi arkamızda yüz milyarlarca dolarlık hazır nakit rezervimiz…”
Benim okumam şu: Türkiye dışarıda hedge (işleri tek bir yere bağlamayıp farklı enstrümanlara yayarak kendini korumak demektir) etmeyi öğrendi, bunu kabul etmek lazım. NATO’da kalıp Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’yle konuşan, AB gümrüğünde olup Körfez’de bazı ülkelere silah satan bir ülke bu Soğuk Savaş kafasıyla açıklanmaz.
Ama binanın taşıyıcı kolonları henüz tam değil.
Dışarıda kazandığımız her masanın içeride bir karşılığı olmak zorunda, aksi halde o masa devrilir.
Bu benim kişisel kanaatim ama veriler beni destekliyor.
Enflasyon tek haneye inmedikçe, motor–çip bağımlılığı bitmedikçe, iç siyaset asgari mutabakat üretmedikçe “çok kutuplu dünya” söylemi strateji değil slogan olarak kalır.
Asıl seçim dış politika masasında değil; ekonomi yönetiminde, savunma sanayii laboratuvarlarında ve toplumun ortak geleceğe dair uzlaşısında yapılacak.
Vesselam.
SESLİ MAKALE👇