Hükümetin düşme anı…

Ne olacak, ne olabilir?

Urfalı hacı abi çok güzel ifade etmiş vatandaşın vaziyeti.

Millet haho diyor.. gelinen nokta maalesef burası.

Her gün ışığında bu son olsun beklentilerinin aksine yeni zam, bir daha zam!

Artık kimsenin bahanesi kalmadı. Halkın içinde olan sadece siyasetçi,  bürokrat değil herkes görüyor ki  “tencereye ateş düşmüş” durumda. Gelebilecek hükümet sözcülerinin dahi; “En az iki yıl bir şey yapamayız” çıkışı karamsarlığı daha da artırırken, topluma çözüm sunanda yok.

Toplumun bütün katmanlarını ilgilendiren bu yangının sönmesini bırakın şiddeti ve tesiri artarak devam ediyor.

Kör kuyuya atılmış taş misali gittiği “yere kadar” “varacağına varır” anlayışı hakim. Tabi ki bütün gözler hükümette. Zaten olması gerekende bu değil mi?

Dövizin düşüşü veya akaryakıtta duraklama emarelerinide göremiyoruz.

Sadece haziran seçimleri…Hazirandan sonra ne olacağını bilende yok, tahmin edende yok.

Yaşam koşullarının her geçen gün  yarattığı ağır tahribat elbette ülkeyi yönetenleride farklı adımlar atmaya itecektir. Alt ve orta gelir grupları bu zamlar karşısında yapılabilecek iyileştirmeler bir nebzede olsa nefes aldırabilir.  

Ancak resmi rakamların üç milyon ve gayri resmi olarakta sekiz milyon işsizin olduğu toplumda nasıl çözümler uygulanabilir pek bilen görünmüyor.

Düşünebiliyor musunuz? Sadece kuru ekmeğin dört kişilik aileye aylık maliyeti yediyüz lira. Öğrencilerin olduğu bu yuvada aile reisinin travmasını anlamak için müneccim olmaya da gerek yok.

Öğretmenin, doktorun, polisin  yoksulluk sınırı altında hayatlarını nasıl idame ettirecekleri tartışıla dursun; artık ülkeyi gruplar halinde terk etmenin yollarını ararlarken “dur! Ne olur gitmeyin” diyebilecek ve set yapabilecek yiğitlerinde bu topraklarda kalmadığı düşünmüyor değil insan.

Yılda bir milyon insana iş bulması gereken, aynı zamanda mezun olacak bir o kadar üniversiteliye de ekstradan iş-aş yükü, sadece hükümetleri değil toplumun bütün kesiminin artık daha fazla kafa yorması gerekecektir.

Şair “bir şey yapmalı”  derken elbette bugünleri görerek yazmış olamaz. Belki de günün koşullarında yazdığı bu sözler “gün gelir lazım  olur” kullanırız imasında da  bulunmamıştır. Maalesef geçmişin acı, yokluk ve yoksulluğun izdüşümü aradan elli yılda geçse bu coğrafyanın kaderiymiş gibi yakamıza yapışmış ve bırakmak niyetinde olmadığını görür gibiyiz.