Kapitalizm mi, soygun düzeni mi?

Bir ülkede insanlar sabah işe gidiyor, akşam eve dönüyor, ay sonunda maaşını alıyor ama yine de geçinemiyorsa burada durup düşünmek gerekiyor.

Çünkü mesele artık yalnızca “ekonomik kriz” demekle açıklanamayacak kadar derin.

Emek veriliyor, fakat emeğin karşılığı hayat pahalılığı karşısında her geçen gün biraz daha eriyor.

İnsanlar kira, fatura, gıda, ulaşım ve eğitim giderleri arasında sıkışıyor.

Borçlar büyüyor, kredi kartları hayatın bir parçası olmaktan çıkıp adeta yaşamın kendisi hâline geliyor.

Peki bunun adı nedir?

Kapitalizm denebilir.

Ekonomik düzen denebilir.

Enflasyon denebilir.

Ama vatandaşın penceresinden bakıldığında ortaya çıkan tablo çok daha ağır bir duyguyu ifade ediyor:

“Ben çalışıyorum ama neden hâlâ ayakta kalamıyorum?”

İşte asıl sorgulanması gereken nokta budur.

Bir toplumda alın teriyle çalışan insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, geleceğe dair umutlarını kaybediyorsa ekonomik göstergelerin yanında toplumsal adalet de konuşulmalıdır.

Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir.

Ekonomi; pazara giden annenin aldığı ürünlerin miktarıdır.

Emeklinin ay sonunu nasıl getirdiğidir.

Gencin neden ailesinin yanında kalmaya devam ettiğidir.

Çalışanın neden sürekli borçlandığıdır.

Bir annenin çocuğunun eğitim masrafını düşünürken geceleri uyuyamamasıdır.

Ve en önemlisi, insanların yarına güvenle bakıp bakamadığıdır.

Bir toplumda insanlar sürekli kaybediyor, borçlanıyor ve daha fazla çalıştığı hâlde daha azına sahip oluyorsa, artık yalnızca ekonomi değil, düzen de sorgulanmaya başlanır.

Bugün insanların istediği büyük bir lüks değil.

İnsanca yaşamak.

Emeğinin karşılığını almak.

Çocuğuna iyi bir gelecek hazırlayabilmek.

Emekli olduğunda yoksulluk korkusu yaşamamak.

Çalışırken borç batağına düşmemek.

Bir maaşla ay sonunu getirebilmek.

Bunlar ayrıcalık değil, insanca yaşamın temel şartlarıdır.

Bu nedenle artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Sorun yalnızca sistemin adı mı, yoksa sistemin insanlara yaşattığı sonuç mu?

Çünkü insanların cebindeki para bitiyor, sabrı tükeniyor ve geleceğe olan güveni azalıyor.

Bir ülkenin en büyük serveti yalnızca parası değildir.

İnsanlarının emeği, umudu ve geleceğe olan inancıdır.

O umut kaybolursa, ekonomik kriz rakamlardan çıkar; toplumun ruhuna dokunur.

Ve hiçbir ülke, vatandaşının umudunu tüketerek uzun süre güçlü kalamaz.