Kariyer” mi, “Kârı yer” mi, “Karı yer” mi, dava mı?
Hani kariyer yapmak kötü bir şey değildir.
İnsan hayatında emek vermek, yükselmek, bir alanda söz sahibi olmak son derece doğal bir arzudur. Siyasette kariyer yapmak da tek başına ayıplanacak bir durum değildir.
Bir partinin içinde yıllarca çalışmak, teşkilatlarda görev almak, seçim kazanmak, belediye yönetmek ya da parlamentoya girmek; bunların hepsi siyasetin olağan gerçekleridir. Sorun, kariyerin varlığı değil; siyasetin tamamen kariyere indirgenmesidir.
Türkiye’de uzun zamandır siyaset, toplumu dönüştürme iddiasından çok, elde edilen mevzii koruma uğraşına dönüşmüş durumda. İnsanlar artık siyasete çoğu zaman bir ülke hayaliyle değil, bir statü alanı olarak bakıyor.
Parti binası, belediye makamı, milletvekilliği koltuğu ya da ekran görünürlüğü; birçok isim için siyasetin amacı haline geliyor. Oysa sağlıklı demokrasilerde bunlar araçtır. Amaç ise toplum adına bir yön tayin etmek, bir fikri temsil etmek ve gerektiğinde o fikir uğruna bedel ödemektir.
Türkiye’de ise tam tersine, bedel ödemeden konum koruma siyaseti giderek norm haline geldi.
Bu durum yalnızca bir partiye özgü değil. İktidarda da muhalefette de benzer bir profesyonel siyasetçi tipi oluştu. Her dönemin dilini konuşabilen, her siyasi iklime hızla uyum sağlayabilen, fakat hiçbir fikrin gerçek ağırlığını taşımayan bir tipoloji.
Dün başka şey söyleyip bugün tam tersini savunabilen, bunu yaparken de en küçük bir mahcubiyet duymayan insanlar siyasetin merkezine yerleşti.
Tam da bu nedenle mesele yalnızca CHP’nin yaşadığı krizlerle açıklanamaz.
Ancak CHP örneği üzerinde durulmasının özel bir nedeni var. Çünkü CHP kendisini yalnızca bir seçim partisi olarak değil; “cumhuriyet”, “halk”, “adalet”, “laiklik”, “sosyal demokrasi” gibi tarihsel ve ideolojik kavramlarla tanımlayan bir yapı olarak sunuyor. Dolayısıyla orada yaşanan çözülmeler, yalnızca kadro değişimi olarak görülmüyor; temsil edilen iddiaların içinin ne kadar dolu olduğu sorusunu da beraberinde getiriyor.
Son yıllarda yaşanan transferler, parti değiştirmeler, güç kaymalarına göre saf değiştiren siyasetçiler ve özellikle bazı belediye başkanlarının düştüğü tablo; yalnızca dış baskıyla açıklanamaz.
Evet, Türkiye’de muhalefet üzerinde bir baskı olduğu açık. Yargı süreçleri, medya dengesi, siyasi operasyon tartışmaları... Kimse milyonlarca seçmeni olan bir partinin kusursuz işlemesini bekleyemez.
Böylesine sert bir siyasi atmosferde hatalar da olur, dağınıklık da yaşanır.
Fakat bütün meseleyi sadece “baskı altındayız” cümlesine indirgemek de kolaycılık olur. Çünkü asıl soru hâlâ ortada duruyor: Bu insanlar yıllarca hangi özellikleri nedeniyle siyasetin merkezinde tutuldu?
Bir kişi birkaç dönem milletvekilliği yapıyor, ardından belediye başkanı oluyor, yıllarca ekranlarda partiyi temsil ediyor; sonra ilk büyük kırılmada bambaşka bir çizgiye geçebiliyor.
O zaman doğal olarak toplum şu soruyu soruyor: Bu insanın gerçekten savunduğu bir fikir var mıydı, yoksa sadece bulunduğu pozisyonu mu seviyordu?
Türkiye’de siyaset uzun zamandır insanları fikirlerinden çok bağlantılarıyla yükseltiyor.
Parti içi sadakat çoğu zaman ülkeye ya da topluma değil; genel merkeze, kliklere, güç odaklarına gösteriliyor. Böyle olunca da ortaya “dava insanı” değil, “siyaset profesyoneli” çıkıyor. Her döneme uyum sağlayan, rüzgâra göre yön değiştiren ama hiçbir ilkeye gerçek anlamda bağlanmayan insanlar çoğalıyor.
Daha çarpıcı olan ise şu: Bu durum artık toplumda şaşkınlık bile oluşturmuyor.
Bir siyasetçi yıllarca çok sert konuşup sonra tam tersine geçebiliyor.
Dün “asla” dediğine bugün “evet” diyebiliyor. İnsanlar birkaç gün tartışıyor, ardından unutuyor.
Çünkü Türkiye’de siyasi hafıza zayıfladı. İlke değişimi ile çıkar değişimi arasındaki fark bulanıklaştı. Siyasetçinin tutarlılığı değil, hangi blokta durduğu önemsenmeye başladı.
CHP’nin burada yaşadığı temel problem de tam olarak bu.
Parti uzun yıllardır ideolojik bir hareket mi, yoksa büyük bir siyasi “kariyer” mi, ya da “kârı yer” mi veya “karı yer” mi? alanı mı olduğu sorusuna net cevap veremiyor. Çünkü bir partinin gerçek karakteri, kriz anlarında ortaya çıkar.
Eğer insanlar en zor dönemde ilk fırsatta dağılıyorsa, orada aidiyetin ne kadar güçlü olduğu sorgulanır.
Elbette siyaset değişebilir.
İnsan fikir değiştirebilir. Parti değiştirmek başlı başına bir ihanet değildir. Demokratik sistemlerde bu mümkündür.
Ancak mesele fikir değişimi değil; konfor alanı değişimidir.
Türkiye’de birçok siyasetçi gerçekten düşündüğü için değil, güç dengesi değiştiği için saf değiştiriyor.
Bu yüzden toplum artık samimiyete değil, pozisyona bakıyor.
Aslında sorun biraz daha derinde. Türkiye’de partiler uzun süredir kadro yetiştirmek yerine figür üretmeye başladı.
Televizyona çıkabilen, slogan kurabilen, sosyal medyada görünür olabilen insanlar hızla yükseliyor. Fakat entelektüel derinlik, toplumsal proje üretme kapasitesi, ekonomik vizyon ya da uzun vadeli ülke perspektifi ikinci plana itiliyor. Sonuçta ortaya, siyaseti yöneten değil; siyasetin akışına göre hareket eden kadrolar çıkıyor.
Bugün Türkiye’nin en büyük krizlerinden biri tam da budur:
Temsil krizi.
Halk adına konuşan insan sayısı çok fazla ama halkın gerçek yükünü taşıyan insan sayısı giderek azalıyor.
Çünkü siyasetin dili halkçı kaldı ama pratiği giderek profesyonel bir sınıf düzenine dönüştü.
Siyaset artık birçok kişi için geçim alanı, çevre edinme alanı, statü alanı ve dokunulmazlık alanı haline geldi.
Bu yüzden mesele yalnızca “CHP neden böyle?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: Türkiye’de siyaset neden fikir sadakati değil, konum sadakati üretiyor?
Çünkü bir ülkede insanlar ideolojilere değil de güç merkezlerine bağlanmaya başladığında, siyaset karakter üretmez; yalnızca pozisyon hesapları üretir.
Böyle bir düzende partiler büyüse bile toplum küçülür.
Seçimler yapılır ama temsil zayıflar. Sloganlar çoğalır ama güven azalır.
Belki de artık partilerin önce rakiplerini değil, kendi siyaset üretme biçimlerini sorgulaması gerekiyor. Çünkü toplumun siyasetten uzaklaşmasının nedeni yalnızca ekonomik krizler değil; insanların artık söylenen sözlere değil, o sözleri söyleyenlerin samimiyetine bakmasıdır.
Ve samimiyetin kaybolduğu yerde, en güçlü sloganlar bile bir süre sonra boşluk hissi üretir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey daha agresif propaganda değil; daha sahici bir siyaset anlayışıdır. Daha az kariyer hesabı yapan, daha fazla sorumluluk taşıyan insanlar. Çünkü dava dediğimiz şey, insanın kazandığı makamda değil; kaybetme ihtimali doğduğunda gösterdiği duruşta ortaya çıkar.