Mahkemesiz bir ümmetin vicdanı da yoktur
Sesli Makale👇
Filistin Gazze’deki yıkım, Arakan’daki sessizlik, Doğu Türkistan’daki kamplar, Keşmir’deki kısıtlamalar… Bunların hepsi acıdır.
Ama asıl skandal, 57 İslam ülkesinin kırk yıldır kendi vatandaşının başvurabileceği bağlayıcı bir üst mahkeme kurmaktan bilinçli biçimde kaçınmasıdır.
Bu bir eksiklik değil, bir tercihtir.
Ve artık bu tercihin faturasını konuşma zamanı geldi.
I. 100 YILLIK BÜYÜK BOŞLUK: ADALETİN OLMADIĞI YERDE ÜMMET DE YOKTUR
Elli yedi ülke. Bir buçuk milyar insan. Koca bir medeniyet havzası.
Ama Müslüman bir vatandaş, kendi devletinin işlediği bir hukuksuzluğa karşı nereye gidecek?
Cevap, acı bir netlikle ortada: Hiçbir yere.
Doğu Türkistan’da toplama kamplarına kapatılan Uygur, Arakan’da köyleri yakılan Rohingya, Keşmir’de hakları budanan Müslüman, Gazze’de enkaz altında kalan Filistinli… Hepsi aynı duvara çarpıyor. Çünkü İslam ülkeleri, kendi aralarında bile bağlayıcı bir adalet mekanizması kurmayı tercih etmedi.
Kur’an bu konuda çok nettir:
“Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletsizliğe itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide 8)
Ve daha da sert bir emir:
“Kendinizin, ana babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisâ 135)
Bu ayetler, adaletin kişisel çıkarı, aidiyeti, kimliği aşan mutlak bir yükümlülük olduğunu ilan eder.
Ama ümmet bu yükümlülüğü kurumsallaştıracak bir mekanizma kurmadı.
1981 Mekke Zirvesi’nde Uluslararası İslam Adalet Divanı’nın temeli atıldı. 1987 Kuveyt’te statü kabul edildi. Sonra ne oldu?
38 ülkenin onayı gerekti. 14 ülke onayladı. Gerisi kırk yıllık bir sessizlik.
Bu sessizlik “yapamadık” sessizliği değil. Bu, “kurarsak kendimiz de yargılanırız” sessizliğidir.
Çünkü bağlayıcı bir mahkeme, sadece İsrail’i değil, kendi rejimlerini de masaya yatırabilir.
Üstadım, işte bu yüzden kırk yıldır hiçbir şey yapılmadı.
Çünkü adalet, önce içeride başlar; içeride başlarsa dışarıya da sirayet eder. Ve içeride adaleti istemeyenler, dışarıda adalet talep edemez.
II. İÇ HUKUKSUZLUKLARIN ÜSTÜNÜ ÖRTEN ‘KARDEŞLİK’: SESSİZLİK DE BİR SUÇTUR
Bugün Azerbaycan’da başörtülü kız çocuklarının okula sokulmadığı karar, “kardeş ülke” söylemiyle geçiştiriliyor. Bu sadece bir eğitim politikası değil; Müslüman bir kız çocuğunun kapıdan çevrilmesi demek.
Ve bu hukuksuzluk, İslam dünyasında neredeyse kimse tarafından yüksek sesle dile getirilmiyor.
Bu sessizlik, sıradan bir vatandaşın sessizliği değildir. Bu, devlet erkanının sessizliğidir. Bu, “biz kardeşiz” diyerek hukuksuzlukların üstünü örten bir alışkanlığın sessizliğidir.
Kur’an, yöneticilerin adalet sorumluluğunu açıkça hatırlatır:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ 58)
Bu ayet, devlet gücünü “emanet” olarak tanımlar. Emanete ihanetin adı ise bellidir: zulüm.
Ve Davud’a verilen ilahi emir, bütün yöneticilere verilen bir emirdir:
“Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında adaletle hükmet.” (Sâd 26)
Bugün bu emir, Bakü’de kapıdan çevrilen bir kız çocuğunun gözyaşında yankılanıyor.
Uluslararası Adalet Divanı’na güvenmek, UCM’den medet ummak, AİHM’e dilekçe yazmak… Bunların hepsi, kendi mahkemesini kuramayanların çaresizliğidir.
O mahkemeler ya yetkisiz ya taraflı, ya da veto duvarına çarpıyor. Sonuç belli: kararlar kâğıtta kalıyor, ölüler toprağa gömülüyor.
Gazze’de verilen geçici tedbir kararları uygulanmıyor. UCM’nin çıkardığı tutuklama müzekkereleri raflarda bekliyor.
AİHM, coğrafi sınırları nedeniyle milyonlarca Müslümanın yaşadığı zulme dokunamıyor.
Bu tablo, İslam dünyasının kendi adalet mekanizmasını kurmamasının bedelidir.
III. İSLAM DEVLETLERİ ADALET DİVANI: BİR KURUM DEĞİL, BİR HESAP MEKANİZMASI
Bugün önerilen İslam Devletleri Adalet Divanı’nın anlamı, “Batı’ya karşı bir alternatif” olmak değildir.
Bu divan, İslam ülkelerinin kendi vatandaşına karşı da hesap vereceği bir üst mercidir.
Bu divan, Müslüman bireyin devlet karşısında yalnız kalmamasıdır.
Bu divan, Müslüman toplumların kendi içindeki zulmü de görünür kılmasıdır. Bu divan, “biz kardeşiz” diyerek hukuksuzlukların üstünü örten siyasi alışkanlıkların son bulmasıdır.
Ekonomik yaptırım, diplomatik izolasyon, hukuka bağlı koruma… Bunlar araçtır.
Asıl mesele, kendi içinde adaleti tesis etme iradesidir.
Hadis bu iradenin değerini şöyle anlatır:
“Adil devlet başkanı, Allah’ın gölgesinden başka gölge olmayan günde Allah’ın gölgesi altındadır.”
Adalet, yöneticinin en büyük ibadetidir. Zulmün bir anı bile ağırdır; adaletin bir anı ise bir ömrü temizler.
Kendi içinde adaleti kuramayan bir dünya, dışarıda adalet talep ederken inandırıcı olamaz.
Gazze’yi konuşurken Bakü’deki yasağı görmezden gelen, Arakan’ı anlatırken kendi ülkesindeki hukuksuzluğu unutan bir yapı, eninde sonunda siyasi bir enstrümana dönüşür.
IV. ADALETİN TEK ŞARTI: AYNI TERAZİ, AYNI CESARET
Adalet, dostuna da düşmanına da aynı teraziyi kullanmaktır.
Bu ilke, mahkemelerin değil, medeniyetlerin sınavıdır.
Bunu yapamayan hiçbir kurum meşru olamaz.
Bunu yapmaya cesaret edemeyen hiçbir devletler topluluğu da “ümmet” iddiasında bulunamaz.
Elli yedi ülke kırk yıldır kendi mahkemesini kuramadı.
Bu bir başarısızlık değil, bir tercihtir. Ve artık bu tercihin faturasını açıkça konuşma zamanı geldi.
Vesselam.