Mülk, insanı bozar mı?

İnsan, dünya sahnesine çıktığı andan itibaren "benim" diyebileceği bir alan inşa etme tutkusuyla yanıp tutuşur. Toprak, altın, makam ya da unvan; adına ne dersek diyelim, sahip olma arzusu ruhun derinliklerinde hem bir güvenlik limanı hem de fırtınalı bir deniz gibidir.

Ancak asıl soru şudur: Biz mi mülke sahibiz, yoksa mülk mü bize sahip olmaya başladı?

Modern zamanların ışıltılı vitrinleri arasında kaybolurken, mülkiyetin karakterimizi sinsi bir asit gibi aşındırıp aşındırmadığını sorgulamak artık bir lüksten ziyade, insan kalabilmek için bir zorunluluktur.

İnsanlık tarihinin en kadim paradokslarından biri tam burada başlar; hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan mülkiyet, terbiyesiz bir nefisle birleştiğinde kişiyi kendi kibrinin esiri yapar.

Mülk, özü itibarıyla nötr bir araçtır; ancak kişinin onunla kurduğu bağ, ya bir refah köprüsü ya da bir zihin hapishanesi inşa eder.

İnsan; sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarının ruhunda oluşturduğu hâl ile sınanır.

Çünkü bazen bir insanı yokluk değil varlık yorar; fakirlik değil, güç sarhoş eder. Asıl mesele malın çokluğu değil, gönlün dünyaya ne kadar bağlandığıdır.

Mülkiyetin getirdiği en tehlikeli sapma, maddi imkanları ahlaki bir üstünlük sanmaya başlamaktır.

Bir kişi mülke sahip oldukça, zihninde "daha fazla güç, daha fazla haklılık" şeklinde sakat bir mantık filizlenir.

Oysa her kuruşun hesabı olan bu geçici dünya nimeti, aslında bir imtiyaz değil büyük bir sınavdır.

Tarih boyunca nice isim vardır ki; serveti arttıkça merhameti azalmış, makamı yükseldikçe vicdanı küçülmüş ve mülkü çoğaldıkça insanlığı eksilmiştir.

Kendisini ulaşılmaz sanan kişi zamanla nasihati küçümser, eleştiriyi düşmanlık sayar ve çevresindekileri sadece çıkarına hizmet eden araçlar gibi görür.

Bu kibir zehirlenmesi, en çıplak haliyle "hizmet" ilişkilerinde kendini ele verir. Bir restoranda kendisine hizmet eden bir garsonu, sırf ücretini ödediği için karşısında adeta "mum tuttururcasına" bekleten, en küçük bir aksaklıkta onu aşağılamayı kendinde hak gören zihniyet, mülkün sınavını daha baştan kaybetmiştir.

Karşısındaki bir köle değil, rızkı için ter döken bir kuldur; ancak mülkün sarhoş ettiği kişi için artık sadece kendi egosu kutsaldır.

Oysa bilmez ki; bir işçiye veya bir garsona gösterilen nezaketsizlik, kişinin kendi ruhundaki fakirliğin en büyük kanıtıdır.

Kur’an da geçen Karun kıssası, bu kibir sarhoşluğunun en sarsıcı örneğidir. Muazzam servetini kendi zekâsının ve bilgisinin bir sonucu olarak gören, şükür yerine kibri seçen Karun, sonunda hem malıyla hem de bedeniyle yerin dibine geçirilmiştir.

Bu kıssa bize anlatır ki; servet insanı Allaha yaklaştırıyorsa rahmet, insanı kendisine hayran bırakıp başkalarından üstün gördürüyorsa felakettir.

Esasen mülk insanı bozmaz; mülk, insanın içindekini ortaya çıkarır.

Karakterin aynası olan servet, kalbinde merhamet taşıyanın elini daha çok açar, vicdan sahibini daha çok paylaşıma iter. Ancak içinde hırs taşıyanın karanlığını çoğaltır.

Sarsılmaz hakikat şudur ki: "Mülk Allah'ındır." İnsan bugün sahip olduğunu zannettiği her şeyin aslında sadece emanetçisidir.

Bir zamanlar saraylarda hüküm sürenlerin bugün sadece tarih notlarında kalması, insanın kalıcı olmadığını hatırlatan birer ibret vesikasıdır.

Bugün dünyanın en büyük krizi, “ne kadar faydalıyım?” yerine “ne kadar sahibim?” sorusuyla yaşamaktır.

Oysa insanı değerli kılan malı değil; ahlakı, adaleti ve ardında bıraktığı hayırdır.

Zenginlik kötü değildir; asıl felaket, dışarıdan zenginleşirken ruhu fakirleştirmektir. Güçlünün önünde eğilmek bir zorunluluk olabilir, ancak güçsüzün yanında nezaketle eğilmek bir iman ve karakter meselesidir.

Netice itibarıyla; mülk, insanın elinde bir ihsan vesilesi olabileceği gibi, boynuna dolanmış bir vebal zincirine de dönüşebilir.

Malı elinde tutan güçlüdür, ancak malı kalbine koyan mağlup olmaya mahkumdur.

Son nefeste mülk asıl sahibine dönerken, cebimizdeki tapular değil, kalbimizde taşıdığımız sevgi ve vicdanın ağırlığı bizi tanımlayacaktır. Bir başkasının onurunu mülkün gölgesinde ezmek, telafisi olmayan bir karakter iflasıdır.

Gerçek zenginlik, mülkün geçiciliğini bilip, baki kalacak olan gönüllere girebilmektir.

Unutulmamalıdır ki; sarayların görkemi içinde ruhu üşüyenler değil, bir gönle girip orada ebedi mülk kuranlar asıl huzura erecektir.