Türkiye’deki tarikatlar… (2)
“Allah’ın İzniyle” Diyerek Yetki Gaspı Yapılabilir mi?
Bazı iddialar var ki, başına hemen “Allah’ın izniyle” ifadesi konularak savunuluyor. Fakat bir sözün başına bunu eklemek, o iddiayı kendiliğinden doğru ve meşru hale getirmez. Burada asıl sorulması gereken şey şudur: Allah’ın izniyle tam olarak neyin gerçekleştiği iddia ediliyor?
Doktor ile Şeyh Aynı Şey Değildir
Doktor, Allah’ın yarattığı maddî sebepler içinde çalışır. Teşhis koyar, ilaç verir, ameliyat yapar. Elbette nihai şifa Allah’tandır; bunda şüphe yoktur. Ama doktorun yaptığı iş, sebepler dünyasında anlaşılabilir bir iştir. Yani ortada bir vesile, bir yöntem, bir sebep zinciri vardır.
Fakat bir şeyh çıkıp da ortada hiçbir maddî sebep yokken “Allah’ın izniyle şifa verdim” diyorsa, burada durup düşünmek gerekir. Bu iş nasıl oldu? Hangi mekanizmayla oldu? Hangi delille oldu? Eğer cevap olarak “şeyhin manevî tasarrufu” deniyorsa, işte tam burada sorgulama başlamalıdır.
Kur’an’ın Koyduğu Ölçü
Kur’an çok açık konuşur: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (Neml 27:65) Evet, Allah dilerse peygamberlerine vahiy yoluyla bazı gayb haberleri bildirir. Nitekim Kur’an’da Peygamber’e hitaben şöyle buyrulur: “İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.” (Hûd 11:49)
Ama burada çok net bir sınır var: Bu, vahiy ve nübüvvet alanıdır. Kur’an’da, herhangi bir veliye, şeyhe ya da maneviyat büyüğüne vahiy dışında gayb bilgisi verildiğine dair açık bir delil yoktur. Tam tersine, Allah’ın dışında çağrılanların hiçbir şeye güç yetiremeyeceği ve çağrıldıklarında karşılık veremeyecekleri bildirilir (Fâtır 35:13-14).
Yani mesele sadece “inanmak” meselesi değildir. Mesele, iddianın Kur’an’daki karşılığının olup olmaması meselesidir.
Hz. İsa Örneği Neden Delil Olamaz?
Kur’an, Hz. İsa’nın Allah’ın izniyle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştirdiğini, hatta ölüleri dirilttiğini bildirir (Âl-i İmrân 3:49). Fakat burada çok önemli bir nokta var: Kur’an, bu olağanüstü fiillerin Hz. İsa’ya gerçekten verildiğini açıkça haber veriyor.
Zaten peygamberlere, yaşadıkları dönemin öne çıkan alanlarına uygun mucizeler verildiği bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Hz. İsa’nın şifa ile ilgili mucizeleri, onun ilahî destekle eşsiz bir şifacı olarak gönderildiğine işaret eder.
Ama bugün herhangi bir şeyh için benzer bir iddia ortaya atıldığında aynı şey söylenebilir mi? Hayır.
O zaman şu soruyu sormak zorundayız: Bu yetkinin o kişiye verildiğine dair Kur’an’daki açık delil nedir?
İşte burada nübüvvet ile velayet arasındaki fark ortaya çıkar. Peygamberlere verilen mucizeler, Allah tarafından doğrulanmış ve vahiy ile sabit hale gelmiş şeylerdir.
Bunlar keyfî, yoruma açık, istismara müsait alanlar değildir.
Velilere ve şeyhlere atfedilen keramet iddiaları ise çoğu zaman çevrenin anlatımıyla, müritlerin yorumu ile, kulaktan kulağa yayılan rivayetlerle şekillenir. Bu yüzden aynı güven düzeyinde değerlendirilemez.
Şifa Meselesinin Özeti
Kur’an şöyle der: “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuarâ 26:80)
Bu ayet, şifanın gerçek sahibinin Allah olduğunu çok açık biçimde ortaya koyar. Doktor da ilaç da Allah’ın yarattığı sebeplerdir.
Fakat ortada hiçbir maddî sebep yokken bir kula metafizik şifa gücü yüklemek, basit bir sevgi veya saygı meselesi değil; doğrudan inançla ilgili ciddi bir meseledir.
VESİLE Mİ, YETKİ Mİ? ASIL ÇİZGİ BURADA
Bütün meselenin düğümlendiği yer aslında tam burasıdır: Bir insanı vesile olarak görmek başka şeydir, ona metafizik yetki sahibi muamelesi yapmak bambaşka bir şeydir.
Vesile Olan Şeyh
• “Şeyh bana Allah’ı hatırlattı.”
• “Şeyh bana dua etti.”
• “Şeyhten bir nasihat aldım.”
Burada şeyh, dinî ve insani anlamda bir vesiledir. Böyle bir ilişki başlı başına problem değildir.
Metafizik Yetki Verilen Şeyh
• “Şeyh gaybı bilir.”
• “Şeyh uzaktan bana yetişir.”
• “Şeyh öldükten sonra da müritlerine müdahale eder.”
• “Şeyh kalpleri bilir, hastalara görünmeden şifa verir.”
İşte burada şeyh artık bir vesile olmaktan çıkarılmış, doğaüstü bir merci haline getirilmiştir. Tehlikeli eşik de tam burasıdır.
DİRİ İLE ÖLÜ ARASINDAKİ ÇİZGİYİ KARIŞTIRMAMAK GEREKİR
Hayatta olan bir insana, “Benim için Allah’a dua et” demek, belli şartlar içinde tartışılmış bir meseledir. Kur’an’da, Hz. Peygamber’e gelip istiğfar talep edilmesiyle ilgili bir ayet vardır (Nisâ 4:64).
Bu sebeple bazı âlimler, yaşayan salih insanlardan dua istemeyi kıyasen caiz görmüştür.
Fakat burada da ihtiyat gerekir; çünkü ayetin doğrudan muhatabı Hz. Peygamber’dir.
Ama iş, “Ey şeyh, öldükten sonra da bana yetiş” veya “Şeyh vefatından sonra da tasarruf eder” noktasına geldiğinde tablo tamamen değişir.
Çünkü Kur’an bu konuda çok açık konuşur: “Sen ölülere duyuramazsın.” (Fâtır 35:22) “Sen kabirlerde olanlara işittiremezsin.” (Rûm 30:52 / Neml 27:80 bağlamı)
Bazıları burada şöyle bir yorum yapıyor: “Buradaki ölülerden kasıt bedenen ölenler değil, kalbi ölü olan kâfirlerdir.”
Peki bir an için bunu kabul edelim.
O zaman şu soru daha da ağır biçimde önümüze gelir: Kur’an bu kadar açık şekilde tevhidi anlatırken, yardımın, gaybın, kudretin ve tasarrufun yalnızca Allah’a ait olduğunu tekrar tekrar bildirirken; hâlâ mededi ölmüş kişilerden arayanların hali ne olacak? Eğer burada mesele “kalbi ölü olmak” ise, Kur’an’ın bu kadar açık çağrısına rağmen hâlâ ölülerden yardım ummak, kalbin bu çağrıya kapanmış olmasının en belirgin göstergelerinden biri değil midir?
Kur’an, “diri olanları uyarmak için” indirilmiştir (Yâsîn 36:70). Bu kitap yaşayanlara hitap eder, diri kalpleri diriltmek için gelir.
Şehitlerin Allah katında diri olması (Bakara 2:154) ise ayrı bir meseledir.
O ayet, insanların onlara yönelip onlardan yardım istemesi için indirilmiş değildir.
Bu, Allah katındaki bir mertebeyi anlatır; insanlara verilmiş bir çağrı izni değildir.
Dolayısıyla, berzah âlemiyle ilgili bir hakikati alıp dünyadaki kulluk ilişkilerine delil yapmak doğru değildir. Kur’an diriler için inmişken, ölülerden medet ummayı meşrulaştırmaya çalışmak, metni amacının dışına çekmektir.
Bugün tasavvuf literatüründe ve bazı yayınlarda, velilerin öldükten sonra da tasarruf sahibi olduğu yönünde anlatımların yer alması, meselenin ne kadar ciddi olduğunu zaten göstermektedir.
Bu başlık, tevhid açısından en kritik alanlardan biridir.
SONUÇ: MESELE ŞEYH DEĞİL, ŞEYHE VERİLEN YETKİDİR
Bu yazının vardığı sonuç şu değildir: “Bütün tarikatlar şirktir.” Veya “Bütün tarikatlar masumdur.”
Böyle toptancı hükümler doğru değildir.
Doğru yöntem şudur: Fiile bakılacak. Yetkiye bakılacak. Sebebe bakılacak. İddianın Kur’an’daki deliline bakılacak.
Bir insanın şeyhini ve veya hocasını sevmesi, ona saygı duyması, ondan ilim öğrenmesi, hayattayken ondan dua istemesi tek başına şirk değildir. Fakat hiçbir maddî sebep yokken ona metafizik şifa gücü, gayb bilgisi, uzaktan müdahale yetkisi ve öldükten sonra tasarruf gibi Allah’a ait alanlar yükleniyorsa, burada çok ağır bir itikadî problem vardır.
Nihai ölçü şudur: “Allah’ın izniyle” denilerek Allah’ın yetkisi kula devredilemez.
Böyle bir iddiada bulunan kişi haddini aşmakta ve çoğu durumda şarlatanlık yapmaktadır.
Çünkü bu, kulun kendisine ait olmayan bir alanı sahiplenmesi, Allah’a ait yetkiyi fiilen Allah’ın elinden almaya kalkışmasıdır.
Tevhid ölçüsü burada nettir: Allah’a ait olan yetki kula devredilemez.
Vesselam.