DOLAR 47,7064 0.16%
EURO 55,0271 0%
ALTIN
BITCOIN 3067603-0,50%
İstanbul
30°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Hikayemiz aynı; Komünist Nusret, Ülkücü Abdullah, Akıncı Mehmet Ali…

Hikayemiz aynı; Komünist Nusret, Ülkücü Abdullah, Akıncı Mehmet Ali…

ABONE OL
Mayıs 12, 2025 21:50
Hikayemiz aynı; Komünist Nusret, Ülkücü Abdullah, Akıncı Mehmet Ali…

Önden gidenler; Komünist Nusret, Ülkücü Abdullah, Akıncı Mehmet Ali.

Bizim hikayemizi nereden bileceksiniz ki?

Siz de sormadınız.

Biz anlatmadık.

Sizlere unutulmuş ibretlik üç hikayeyi anlatmak istiyorum.

Üç hikayenin mağduru da dünya yolculuğunu tamamlamış ahirete göçmüşlerdir.

Bu yaşanmışlıkları bu hikayeleri “Mamak Zindanlarında Bir Akıncı Tarihe Notlar”, “Erbakan’la Yolculuğum” ve “Makalelerim” kitabımda anlattım.

Detaylı bilgi öğrenmek isteyenler kitaplarımdan edinebilir.

Anlatacaklarım bizim hikayemiz…

1960/1970/1980 Gençliğinin hikayesi…

Bizim hikayemiz…

Bu hikaye sağcının, solcunun, akıncının hemen aynı akıbeti yaşadıklarının tipik örneğidir.

Üçü de vatanperver, üçü de istisnalar olsa da inançlı vatan evlatlarıdır.

Ancak ne var ki birbirlerine kırdırıldırmışlar, hayatları her üçünün de çalınmış daha doğrusu ülkenin geleceği çalınmıştır!

Benim hikayemin hatta bazı arkadaşlarımızın hikayelerinin anlattıklarımdan farklı olduğunu düşünmeyiniz.

Hikaye aynı hikaye, provakasyon aynı provakasyon isimleri farklı sadece.

Bunlardan bir grup “laiklik” adı altında inanan insanlara yapılan baskılara karşı duruş sergilemiş.

Bir diğeri “komünizme” karşı duruş sergilemiş.

Bir diğeri “Amerikan emperyalizmine” karşı duruş sergilemiş.

Bedelini hayatı ile ödemiş olanlar, geleceği ile ödemiş olanlar hasılı bedel ödetilenlerdirler.

Aslında duruş sergiledikleri yapı aynı yapı.

Muhataplar aynı.

Sonuç ise üç hikayede de aynıdır.

Komünist Nusret’ten başlayalım…

Nusret Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıf öğrencisi iken 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinden önce Türkiye’den Avrupa’ya kaçmış, orada on yılı aşkın zor şartlarda sığıntı olarak yaşamış, ihtilalin etkisinin azaldığı sıralarda ise Türkiye’ye dönmüş.

Düzce’de bir dere kenarına baraka kurmuş, orada balık, çay gibi şeyler satarak hayatını idame ettiriyor.

Nusret’le tanışmamız bir dostumuzun Nusret’in yerinde çay molası vermesi ve Nusret’in hikayesini dinlemesi sonucu dostumun benden bahsederek 12 Eylül Askeri Darbe mahkemelerinde idamla yargılandığımdan, hücrelerde gün ışığı görmeden tutulduğumdan, çok işkence gördüğümden falan bahsetmiş bizim de aynı yere yolumuz düşünce kendisi ile tanıştık. Ama ne tanışma.

Nusret bana elini uzattı ve “Ben Komünist Nusret” dedi.

Benimde ayranım kabardı ben de “Bende Şeriatçı Halis” diye elimi uzattım. Sohbet koyulaştı.

Kendisine “Yav Nusret komünist mi kaldı hem sen Müslüman değil misin, komünizm Allah’a inancını reddeder” dedim.

Nusret, “Komünistim dediysem Müslüman değilim demedim, ben de Müslümanım elhamdülillah” dedi.

Nusret’in eşi dağ hayatına ayak uyduramamış ve ayrılmışlar.

Eşim kendi yoluna gitti” dedi.
Dağda tek başına hayatta kalmaya çalışıyordu.

Bir ara uzaklara daldı ve “Geçenlerde sınıf arkadaşım olan Düzce Valisi ziyaretime geldi sohbet ettik” dedi.

Nusret’i görüşmemizden birkaç ay sonra aradım, hatırını sormak için telefonu bir hanım açtı ve “ben Nusret’in kardeşiyim Nusret’i kaybettik. Nusret zatürreden öldü!” dedi.

Nusret yorgun, yoksul, küskün gitti bu dünyadan.

Ülkücü Abdullah Çiftçi…

Abdullah sözüne “azizim” diye başlardı.

Tokatlı hemşehrimdi.

Ülkücü olmaktan hapis yatmış, çile çekmiş, çilesi ölene kadar da sürmüş bir delikanlı, mert yiğit bir insandı.

Hayatın yükü omuzlarına çökmüş çaresizlikler içinde yaşayordu.

Birtakım ticari işlere girmiş şanssızlıklar peşini bırakmamıştı.

Kardeşi ile birlikte işlettikleri küçük bakkal dükkanında zaman zaman ziyaret eder dertleşirdik.

Vefatından birkaç gün önce gene ziyaretine gitmiştim oturduğu sandalyesini bana verdi.

Bilgisayarı açıktı ve Kuran tefsiri okuyordu.

Kuran ve hakiki Müslümanlık üzerine biraz sohbet ettik.

İyi bir Müslüman olmaya çalışıyordu.
Bir sabah telefonum çaldı telefondaki Abdullah’ın kardeşi idi.
Ağlıyordu ve “Abi, abimi kaybettik gece vefat etmiş ve ilk sizi aradım arkadaşlarını siz tanıyorsunuz zahmet olmazsa arar haber verir misiniz” dedi.

Belli ki Abdullah’ın kardeşi de Abdullah’ın arkadaşlarına “vefasızlık” gerekçesi ile kırgındı! Arkadaşlarına haber verdim.

Koştuk gittik.

Abdullah, yatağında küçük oğlu ile birlikte uyurken emanetini hakka teslim etmiş, küçük oğlu sabah uyanınca babasının öldüğünü farketmişti.

Abdullah’ın evinde tam bir dram yaşanıyormuş meğer!

Yokluk, çaresizlik, sahipsizlik!

Bir yiğit mert adam daha göçmüştü bu dünyadan.

İbretlik bir diğer hikaye de Akıncı Mehmet Ali Şenel…

Mehmet Ali, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmiş, kaymakam olarak atanmış, “12 Eylül Askeri Darbesi” olunca Akıncı olması gerekçe gösterilerek işine son verilmişti.

İşsiz kalınca da Bursa Orhaneli’ne yerleşmiş orada bir tarla icar yapmış, tarlanın içindeki bağ evinde şehirden uzakta elektriksiz üç çocuğu ve hanımı ile hayatta kalmaya çalışıyordu.

İstanbul Topkapı’da Milsan şirketinde yönetici olarak çalıştığım bir sırada akşam işten çıkarken müracaat görevlisi aradı ve “Efendim ziyaretçimiz var.

İsmini vermiyor sürpriz yapacakmış” dedi.

Buyursun” dedim.

İçeri kasketli bir köylü girdi.

Kendisini tanıyamadım.

O da bana hitaben;”Gardaş ben başka Halis’e gelmiştim isim benzerliği olmuş” dedi.

Ben sesinden tanıdım.

Mehmet Ali bu ne hal seni tanıyamadım” dedim.

Mehmet Ali: “Gardaş ben de seni tanıyamadım sen ne hale gelmişsin böyle” dedi.

Kucaklaştık.

Birkaç yılda tanınmaz hale getirilmiştik.

Saçlar beyazlamış, çile vücudumuzu kuşatmıştı!

Mehmet Ali’yle yemek sırasında sohbetimizi sürdürdük.

Ne iş yaptığını nerede olduğunu sordum.

Orhaneli’de tarla icar ettim, bağ evinde yaşıyorum” dedi.

Ben Kütahya’ya giderken Orhaneli’nden geçiyordum.
Kendisine uğramak istediğimi onun için adresini istedim.

Orhaneli’ye geldiğinde deli Mehmet Ali’yi arıyorum de sana gösterirler, herkes beni tanır” dedi. “Estağfirullah o da nerden çıktı” dedim.

Gardaş Kaymakamlıktan atılıp tütün tarlasında çalışana vatandaş deli demesin de ne desin.”

Mehmet Ali çok kırgındı.

Hakkımı helal etmiyorum” dedi.
Hakkını helal etmesi için ısrar ettim; “Hayır etmeyeceğim yahu gardaş halin nicedir demek de mi parayla beni kimse arayıp sormadı.”

Ve benim tutuklu kaldığım sırada olan benimde bilmediğim şeyleri anlattı.

Bu görüşmeden takriben bir iki ay sonra cinnet getiren bir yakını tarafından karısı ve iki çocuğu ile birlikte katledildi.

Ahirete göçenlere Allah rahmet etsin.

Benim kitaplarımda anlattığım mesela birlikte tutuklu yargılandığımız Ali Çelik’in “çocuğuna sütü İsmet alıyor.

İsmet (Vehbi amca aslında CHP’li emekli memur Ali, Vehbi amca İnönü’ye benzediği için ona İsmet diye hitap ediyor.)

Hikayesinden bir başka tutuklu arkadaşımızın çocuklarının iaşesini kendisi de devlet memuru olan Mahmut kardeşimizin sağlamaya çalışması, aşını paylaşması gibi.

Zaman zaman yürek burkan, zaman zaman yüreğe dokunan ne çok hikayemiz var bizim bilir misiniz!!!

Nereden bileceksiniz ki?

Biz anlatmaya tenezzül etmedik, siz de sormadınız!

Biz/ben bir iki istisna dışında vefa görmedik/görmedim!

Doğrusu vefa beklemedim de.

Ama bilinsin istedim!

Tarihe not düşmek için.

Hayat işte geçiyor!

Bazen gülüp, bazende böyle delip geçiyor.

Çoğu gitti azı kaldı!

Vesselam.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP