DOLAR 45,2157 -0.03%
EURO 53,1742 0.43%
ALTIN
BITCOIN 3676560-0,38%
İstanbul
18°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Halis ÖZDEMİR

Halis ÖZDEMİR

30 Nisan 2026 Perşembe

Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Parti…

Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Parti…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Erdoğan’dan sonrası…

Demirel’den,

Ecevit’ten,

Erbakan’dan,

Türkeş’ten

ve Özal’dan sonra siyaset…

Ve Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adaylığı hatta parti genel başkanlığı konusunda, “olacaktır, olmayacaktır” kabilinden yürütülen mütelaların içinde “Erdoğan sonrası” değerlendirmeleri de işin önemli bir yanıdır.

Önce, Süleyman Soylu sonra, Hakan Fidan isimleri ileri sürülerek “Erdoğan sonrası” için gündeme getirildi.

Siyaset zemini böyledir.

Ne kadar güçlü lider olursanız olun sizin yerinize, sizden sonrası size rağmen konuşulur.

Konuşulmakla kalmaz, siyasette ön almak isteyen aktörlerin cesareti oranında şüyuu bulur.

Öncelikle Sayın Erdoğan’ın yerine konuşanların iddialarını şöyle özetlemek mümkündür.

“Erdoğan’dan sonra AK Parti de aynı Anavatan Partisi gibi dağılır” diyenler,

-“Erdoğan, oğlu Bilal Erdoğan’ı yerine getirecek” diyenler,

-“Hakan Fidan, Erdoğan’ın yerine hazırlanıyor” diyenler…

Ana hatları ile Sayın Erdoğan sonrası, Erdoğan ve partisi ile ilgili düşünceler böyle.

Sayın Erdoğan’ın şahsının halk tarafından kabulü ve partisinin varlığının bizzat şahsına bağlanması ve ayrıca da Turgut Özal’ın sağlığında Anavatan Partisi Genel başkanlığından ayrılması ve yerini Mesut Yılmaz’a bırakması sonrası Anavatan Partisi önce iktidarı kaybetmesi sonrasında siyasi sonunun gelmesinin halk üzerinde bıraktığı kanaat “Erdoğan sonrası partisinin dağılması” görüşünü beslemektedir.

Bir de AK Parti’nin dağılması beklentisi içinde olanlar elbette vardır.

Böyle beklentide olanlar yazının konusu dışındadır.

Erdoğan sonrası AK Parti için, Anavatan Partisi  benzetmesi ne derece doğrudur?

AK Parti ile Anavatan Partisi sosyolojik varlığı tam olarak örtüşmemesine rağmen, Anavatan Partisi örneği böyle düşünmenin önünü açıyor.

Erdoğan, oğlu Bilal Erdoğan’ı mı yerine getirmek ister?

Erdoğan’ın siyasi tecrübesi böyle düşünenleri haklı çıkarır mı? Sanmam.

Hakan Fidan meselesine gelince, hatırlatmak isterim daha önce de Süleyman Soylu’nun ismi güçlü bir şekilde geçmekte ve Sayın Devlet Bahçeli’nin kendisini desteklediği topluma fısıldanmakta idi.

Aynı süreç şimdi de Sayın Hakan Fidan ile ilgili devam etmektedir. Erdoğan sonrası için Hakan Fidan’ın ismini geçirilmesi Hakan Fidan’ın yıpratılması ile sonuçlanması ihtimalini gözardı etmemek gerekir.

Hakan Fidan, yetişmiş tecrübe kazanmış devlet adamıdır. Yıpratılması, yıpranmasını ne derece doğrudur?

Hakan Fidan, ismini bizzat kendisi Erdoğan’a rağmen ön plana çıkarıyorsa kendisi açısından hiç de hayra alamet değildir!

Bunun anlamı bir bakıma yıllardır en yakınında olmasına rağmen Sayın Erdoğan’ı tanımamış demektir ki, bu da “öngörüsüzlük” olarak değerlendirilecektir.

Şayet etrafındakilerin verdikleri havadan ibaret ise, onlara sormak lazım “bre kardeşim Sayın Fidan’ın ne kötülüğünü gördünüz!”

Ha bir de “dışardan destek/gaz verilme” meselesi varsa böyle bir gazdan umutlanmak ne nerece doğru adımdır ciddi bir değerlendirme yapmak gerekir. Türkiye’de halka rağmen “dış destekli” siyaset dönemi kapanmıştır.

Türk milleti artık, “onun adamı bunun adamı, arkasında onlar var bunlar vara” itibar etmemektedir.

Sayın Fidan’ın şayet böyle bir niyeti varsa işi zorun zoru görünüyor…!

Bu arada İsrail artı ABD’nin, İran’a saldırısı sürecinde Sayın Fidan’ın, İran’la ilgili bazı ifadeleri de vatandaşların dikkatinden kaçmamış ve “dış destek arayışı” olarak değerlendirilmesine yol açmıştır.

Erdoğan’dan sonra Erdoğan…

Peki o halde hangi Erdoğan?

Allah sağlık afiyetle uzun ömür versin Sayın Erdoğan’ın sağlığı elverdiği sürece Erdoğan’ın gerek cumhurbaşkanlığı adaylığı, gerekse partisinin genel başkanlığının devamı da gönül vereler açısından vazgeçilmezdir.

Sayın Erdoğan’ın “karizmatik liderliği ile yeri doldurulamaz” kanaati sevenlerinde hakim düşüncedir.

Karizmatik liderlerin yeri kendilerinden sonra doldurulamamaktadır.

Turgut Özal’ın yerine gelen Mesut Yılmaz, Özal’ın yerini dolduramamış, Özal, partisinin başına tekrar dönmek istemiştir.

Erdoğan, Özal’ın yolunda yürürse partisi ve kendisini aynı akıbetin beklediğini de tecrübesi gereği bildiğini düşünüyoruz.

Bu tesbitten sonra…

Türkiye’nin siyaset yolculuğunda kuvvetli iz bırakan karizmatik liderleri üzerinden kısa bir tahlil yapalım.

Demirel’den,

Ecevit’ten,

Erbakan’dan,

Türkeş ve

Özal’dan sonra siyaset…

Farkında mısınız siyasete ve Türkiye tarihine damga vurmuş lider/başkanların kendilerinden sonra yerleri doldurulamadı.

Yerlerinin doldurulamamasının pek çok sebeplerinden söz edebiliriz.
Ancak birkaçını şöyle sıralayabiliriz.
Öncelikle adı geçen merhum siyasetçilerimizin ortak özellikleri, “Genel Başkan”dan ziyade, “Lider”olmalarıydı.

Kritik zamanda çözümsüzlüğün, umutsuzluğun boy verdiği zamanlarda işte bu liderlerin sorunu tereyağından kıl çeker gibi çözme yetenekleri vardı.

Kendilerine gönül verenlerin güvenlerini ve saygılarını kazanmışlardı.

Danışmak, bilgi almak genel tavırlarıydı.

Başkalarından görüş almak, fikir almaktan gocunmuyorlardı.

Bu durumu başta merhum Necmeddin Erbakan hocamız olmak üzere merhum Alparslan Türkeş’le de yakınen tecrübe etme imkanım olmuştur.

Liderler, toplumun değerleri ile ilgili absürt çelişki içine girmiyorlardı.

Oturmaları, kalkmaları, konuşmaları, öz güvenleri, olaylar karşısında savrulmamaları takipçilerine umut veriyordu.

Kendilerinden sonra siyasi temsilcisi olduğunu iddia eden siyasetçilerimiz şimdiye kadar takipçisi oldukları siyasetçilerin bir bakıma tarlalarına harman kurdukları liderlerin yerlerini doldurabildiklerini şimdilik söyleyemiyoruz.

İlerde bizleri neler bekliyor bekleyip göreceğiz.

Şimdilik umudumuzu koruyoruz.

Karizmatik lider versiyonunun son temsilcisi kabul edilen, halkın kuvvetli desteğini ve güvenin kazanmış ve ülkeyi uzun zamandır yöneten cumhuriyet tarihinde seçim kazanma ve yönetme de rekor kırmayı başaran “lider” vasfını Türkiye dışında da tartışmasız olarak kabul ettiren Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın yerine talip olmak da doğrusu yürek ister.

Merhum siyasetçilerimiz gibi halkın lider“ olarak kabulünü kazanmak kolay değildir.

Artık kadro siyaseti gerek.

Bundan sonra lider olmak çok zor görünüyor.

Siyasetçiler artık geçmişteki siyasetçilere özenmek yerine kollektif kadro oluşturmalılar.

Ülke yönetmek; gemiyi sulhu salahla limana yanaştırmak, kadro ile ve  ortak akılla mümkündür.

Sayın Erdoğan’ın “yeri” için yapılan hesaplar, (Allah sağlık afiyetle uzun ömürler versin) sağlığı elverdiği sürece hesaba uymaz.

Erdoğan’ın yerine ve Erdoğan’ın geleceğine, başta gönüllerin de sahibi olan, “kararların üstünde karar verici”nin nasip etmesi ile halk karar verecektir.

Hangi yönetim ve temsil yeri olursa olsun, yönetenlerin yerine soyunanlar genellikle kendilerine en yakınları arasından çıkmaktadır.

Ancak akıllarından çıkarmamaları gereken:

Erken öten horozun başını keserler.” ata sözümüzü unutmamalarıdır.

Ayrıca hangi parti veya kuruluş olursa olsun, zirveye oynamak demek, var olmak veya yok olmak demektir.

Bunun ortası yoktur.

Vesselam.

Devamını Oku

Ne mutlu ADİL olanlara!

Ne mutlu ADİL olanlara!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dün Geldik, Bugün Gidiyoruz Bre Oğul O güne!

Yaşı kemale ermiş, bir ayağı da baston olmuş, uzun ömürlü olmak kendilerine lutfedilmişlerin hemen hepsinden duyduğumuz sözdür: “Dün geldik, bugün gidiyoruz!”

Peki değer mi;

Paranın, zenginliğin, ünvanın çare olmadığı hatta yük olduğu günde çaresiz kalmaya!

Ey Bürokratlar,

Ey Siyasetçiler,

Ey Hakimler,

Ey Savcılar,

Ey Valiler,

Emniyet Güçleri,

Ey Belediye Başkanları,

Ey Gücü elinde tutanlar!

Değer mi isminizi bile götüremeyeceğiniz yere hesabını veremeyeceğiniz servet biriktirmeye?

Ey Adalet dağıtanlar!

Adalet, ekmek gibi, su gibi, hava gibi; insanı yaşatan devleti yaşatandır.

Adalet hayattır.

Adalet umuttur.

Adalete olan güveni yok etmek, umutları yok etmektir.

Adil olun!

Adalet, dağıtılırken rüşvetten kayırmacılıktan söz edilemez!

Adalete gölge düşürülemez!
Haklının hakkının başkasına vermeyeceğine dair inancı zedelenemez!

Adalet; devletin şiarı, milletin ahlakı olmalıdır.

Ne mutlu ADİL olanlara!

Ey siyasetçi! Sözüm geçiyor, hükmüm sürüyor diyerek millete ait mülkleri şahsınıza, etrafınıza yandaşlarınıza aktarmaya değer mi?

Siyaset kurumu; milleti yönetme, millete hizmet etme kurumudur.

Ne mutlu millete hizmet edenlere!

Şehremini olması gereken belediye başkanlarının bazılarının hikayelerine bakar mısınız!

Rüşvet, fuhuş, adam kayırma, hırsızlık ne ararsanız var!

Ahlaksızlık zirvede!

Felaket!

Utanmazlar!

Ne mutlu “şehremini” olanlara!

Ey insan!

O gün geldiğinde, yaptıkların ve yapmadıkların önüne konulduğunda son pişmanlığın fayda etmeyeceği günde “halim nice olur” diyor musun?

Ne mutlu sorumluluk alanlara!

Ey insan!

Ömür denilenin çok kısa olduğunu ne zaman anlayacaksın?!

Ne mutlu ömrün, ahiretin tarlası olduğunu bilenlere!

Toprağın altında binlerce, belki milyonlarca, belki milyarlarca yıldır yatanlardan, dünya hayatının sayılı günlerden ibaret olduğu, ahiretin ise sonsuz olduğu gerçeğine ne zaman uyanacaksın?

Ne zaman uyanacaksın da Allah’ın razı olduklarından olma gayreti ve endişesi ile yaşayacaksın?

Ne mutlu ahiret hazırlığı yapanlara!

Adalete güveni zedeleyip,

siyaseti zenginlik, üstünlük aracı olarak kullananlar, gücü eline geçirdiğinde zülmedenler,

Hastasına merhameti esirgeyen hekimler, öğrencisine gereken ihtimamı ve eğitimlerinde gereken özeni göstermeyen öğretmenler!

Camiye gelen cemaate vaaz ve nasihatleri günün sorunlarına cevap teşkil edecek hazırlıklarla sunmayan ve insan ilişkilerinde örnek olmak gayretini göstermeyen cami görevlileri/imamlar!

İffeti terkeden kadınlar, ölüm gerçeğinin bile ders ve ibret veremediği bedbahtlar!

Ne zaman derin gafletten uyanacaksınız?

Ne mutlu idrak sahibi olanlara!

Unutmayın!

Güvendiğiniz gençliğiniz sizi terk edecek!

Böbürlendiğiniz zenginliğiniz sizinle gelmeyecek!

Ey insan!

Üvanlarınız: “er kişi, hatun kişi”ye, isminiz: “mevta”ya dönecek!

Böbürlenmeye,

Kibirlenmeye,

Haksızlık yapmaya,

Adaletsiz hükmetmeye,

Adamcılık, kayırmacılık yapmaya,

Haksızlık karşısında susmaya,

Bana değmeyen yılan bin yaşasın demeye,

İffetsiz yaşamaya,

Milletin malına çökmeye,

Hazine arazilerini vakıf/dernek hizmet gerekçeleri ile yağmalamaya değmez!

Hayat denilen ne ki?

Bugün geldik, yarın gidiyoruz”dan ibaret!

Ne mutlu,

Adaletle hükmedenlere,

Ne mutlu,

Gücü hak sebebi saymayıp, hakkı hak sebebi sayanlara ne mutlu!

O gün geldiğinde yüz akı ile huzura çıkan; Adalet, siyaset, ticaret, eğitim, yönetim, asayiş ve insana dair ne varsa erdemli insanlara!

Ne mutlu!…

Ne mutlu insanların hoşnutluğunu ve Allah’ın rızasını kazananlara…

Vesselam.

Devamını Oku

Derin devlet ne anlama geliyor?

Derin devlet ne anlama geliyor?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Derin Devlet mi?

Derin Yapılar mı?

Derin Adamlar mı?

Hep duyarız, “derin devlet müdahale eder, derin devlet izin vermez vs.

Görünen o ki “derin devlet” kavramı ile adeta uyutulmuşuz!

Kim bu derin devlet! Bilinmez.

Cevabı bilinmeyen, anlaşılmayan anlamlandırılamayan olaylar “derin devlet” kavramı içinde hayat bulur.

Derin devlet” var mı?

Bana göre derin devlet diye bir yapı yok!
Geçmişte varsa da, 15 Temmuz’a uzanan “parelel yapı” derin devlet olgusunu yerle yeksan etmiştir.

Parelel CIA organizesi, derin devlete alternatif geliştirmiş olması Türkiye’de alternatif yapı kadim geleneksel derin yapıları tasfiye etmişe benziyor.

Derin devletin tasfiyesini nereden anlıyoruz?

Şayet zihnimize kazınan son tahlilde, devletin,  milletin “sahibi rolü” olduğu düşünülen derin devlet olsaydı başta “15 Temmuz” sürecinde rol almaz mıydı?
Ayrıca da son günlerde, “PKK sözcülerinin” bile dile getirmeye çekindikleri önerilerin yapmasını “Derin akıl, devlet aklı” gibi benzetmelerle adeta “derin devlet” rolü karşısında sessiz kalınması canibi dikkat bir durum değil midir?

Demek ki “derin devlet” olgusu olmasına rağmen ete kemiğe bürünmüş “derin devlet” görünmemektedir.
Şayet “derin devlet” varsa ve olanlara ses çıkarmıyorsa ya “felç olmuş” ya da “sessizliğe bürünmüş” demektir.
Bu da “derin devlet” in varlığını tartışılır hale getirmektedir.

Derin ilişkiler mi?

Derin devlet mi?

Derin millet mi?

Binlerce yıllık tarihe sahip Türk milletine “Derin millet” kavramı daha yakışmakta ve daha uygun gözükmektedir.

Peki şayet Türkiye derin milletten oluşuyorsa olanlara millet neden sessiz kalmaktadır?

Asıl sorulması gereken ve üzerinde düşünülmesi gereken de bence budur!

Millet neden sessiz?

Millet, “demokrasi” “partiler” gibi kavramlara teslim edilmiş her fert kendi “partisine” siyasal birlikteliğine adeta aklını teslim etmiş, “büyüklerimiz bilir” tembelliğine esir edilmiştir.

Büyüklerimiz bilir, vardır bir bildikleri” gibi düşünceler sorgulamanın önünde engel olarak dikilmektedir.

Öyle olmasa daha birkaç ay önce suç sayılan cümleler “devlet aklı, taşın altına elini koymak” gibi “algılara” feda edilirler miydi?

Dün derin devlet var mıydı bilmiyoruz ancak bu günlerde derin devlet olduğunu düşünmek için hiçbir gerekçe yoktur.

Derin düşünenler…

Derin düşünen, derin yazan, sorgulayanlar da çok az da olsa elbette vardır.

Ancak onların sesi, onların sözü “devlet tecrübesi, devlet aklı” gibi ön alan tamtamlar arasında tarihin sayfaları arasında yerlerini almaktadırlar.

Derin düşünmeye çalışanlara derin analiz ve tahlillere bu günlerde itibar edilmemektedir.

Hatta yazdıklarını, söylediklerini sorgulamak yerine yazan konuşan ve uyaranları sorgulanmak gibi bir acayiplikle de karşılaşabilmekteler.

Öte yandan derin devlet yerine “derin adam”lar duruma vaziyet ediyorlar gibi görünüyor!

Derin adamlar!

Derin ilişkiler içinde olan bu ünvanlı, ünvansız bürokrat, siyasetçi, gazeteci veya akademisyenler olabilir!

Millet ferasetini kaybetmeden böylelerinin hayallerini, oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar!

Derin devlet yoksa?

Binlerce yıllık tarihe sahip olan Ey Aziz Türk Milleti! senden daha derin millet mi var?

Özerkliğin yolunu açacak kanuni düzenlemeler,

eyalet sistemi yolunu açacak düzenlemeler, yerel dilde eğitim, yerel yönetimlerin güçlenmesi,  eğitimin yerel yönetimlere bırakılması gibi uygulamaların önü açıldığında bil ki, bölünmenin, parçalanmanın, ülkenin yok edilmesinin yolunu açmak “gafleti, belki ihaneti” içine girmeye yeltenenler olduğunu aklından çıkarma!

Ey milletimiz! Senden başka sana sahip çıkacakların olduğunu sanıyorsan, olmadığını anladığında çok geç kalmış olabilirsin!

Yarın geç olmadan,

Silkin, “titre ve kendine dön

Vesselam.

Devamını Oku

Necmeddin Erbakan ve Yasin Hatipoğlu…

Necmeddin Erbakan ve Yasin Hatipoğlu…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Boynumuza Sarılmış Yağlı Urganın İpinin Çekilmesi Kalmıştı!

Çile ve vefa…

Yasin Hatipoğlu, vefanın fedakarlığın altın levhalarındandır.

Vefayı, sadakati, asaleti hayatınızın merkezine alınız!

Çilenin zirvesinden vefanın huzuruna!

Anacığım sen ağlama ben ağlayayım!”

Sizlere merhum Necmeddin Erbakan hocamızın yol arkadaşlarından Yasin Hatipoğlu ile ilgili hatıralarımı paylaşmak istiyorum.

Necmeddin Erbakan’ın yol arkadaşlarındandı, Yasin Hatipoğlu…

İsmi ile müsemma, hatip. cesur, gözü pek.
Belediye Başkanlığı, MSP/RP/FP milletvekilliği, TBMM Başkan Vekilliği yapmıştı.

Vefanın dostluğun kardeşliğin altın levhası!

Vefasızlığın karanlığından vefanın aydınlığına…

Yasin Abi, 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinde Akıncılar davasında yargılanan arkadaşlarımızın ve benim avukatlığımızı yapıyordu.

Mamak Ceza ve Tutukevinde kalıyorduk.

Avukat ziyaretleri zorlu şartlarda ve ziyarete gelen avukatın saatlerce sırada beklemesi ile gerçekleşebiliyordu. Avukat görüşmemiz on dakikayı geçmiyordu.
Ziyaret dakikalar içine hapsedilmişti.
Bu vesile ile Akıncılar davasından yargılanan arkadaşlarımızla birlikte benim de ziyaretime aksatmadan her hafta Mamak Askeri Tutukevi’nde ziyaretimize gelen bizleri yalnız bırakmayan başka bir dostluk fedakalık ve vefa örneği Avukat Yusuf Ziya Yıldız Beye de sonsuz şükran duyarız.
Allah kendisinden razı olsun.
Siyasi davaların tutuklularının bulunduğu Ceza ve Tutukevi’nde bir avukat tarafından tutuklunun mütemadiyen takip edilmesi hayati öneme sahiptir! Yani tutuklunun arayanı soranı var demektir ki çok çok önemlidir.

Öyle ortamlarda Allah kimseyi, kimsesiz bırakmasın!

Annem ziyaretime gelmişti.

Annem tutuklandığımı öğrendiğinde bayılmış yere yığılmış ve takriben bir yıl yatalak kalmıştı.

Ayağa kalkar kalkmaz da beni Ankara Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi’nde ziyarete üç yaşındaki kardeşim İrfan’ı da yanına alarak gelmişti. Merhum babam ve ziyaretime gelenler, ziyaret sırasına girebilmek için Ankara’ya bir gün öncesinden geliyorlardı.
Akıncılar davasından birlikte yargılandığımız Ali Çelik’in abisi çok değerli Mustafa Çelik abi ve muhterem eşi beni ziyarete gelenleri evlerinde misafir ediyorlar.

Sabahın erken saatinde de Mamak Askeri Tutukevi’nin ziyaret mahalline arabaları ile getiriyorlardı. Allah razı olsun ne büyük fedakarlık ne büyük dostuk gösteriyorlardı.

Görüşme yeri iki üç kişinin ayakta durabileceği genişlikte dar bir alandı.
Ziyaret kabinlerinin arasından asker devriye geziyor, ziyaretçi ile tutuklu üç dakikalık görüş sırasında birbirleri ile birbirlerini göremeyecekleri kadar kirli cam ve sık tel kafes arkasından görmeye ve konuşmaya çalışıyorlardı.
Konuşursanız karşınızdakini göremiyorsunuz görürseniz de konuşamıyorsunuz!

Şartların insani olduğundan asla o bahsedilemez!

Annem karşımdaydı yanında üç dört yaşlarındaki kardeşim İrfan’la birlikte.
İrfan bana gelmek istedi ziyaret kabininin camlarını duvarını zorlamaya başladı camların açılmadığını anlayınca da kabinde nöbetçi askerin ayaklarına tekme atmaya başladı.

Ben çok endişelendim annemi ve küçük kardeşimi döverler diye.

Çünkü ziyaretçi tutuklu farketmeksizin dövüyorlardı!
Nöbetçi askere hitaben: ”komutanım çocuk anlamıyor” dedim.
Nöbetçi askerin yüzüne bakmamız yasaktı can havliyle göz ucuyla baktığımda askerin gözlerinden yaş süzüldüğünü gördüm.

Annemin ziyareti karlı bir kış ayında idi. Görüşebilmek için sabahın çok erken saatinde sabah namazından önce karlar üzerinde sıraya girmişler,  saatler sonra öğleden sonra görüş sırası gelmişti.

Görüşe geldiğinde kendisine akraba ve komşuları sorduktan sonra “laf ola beri gele” kabilinden  bağımızdan, üzümden, kirazdan meyveden, mahsulden bahisle “mahsüller nasıl?” dedim.

Annem karşımda donmuş gibiydi.

O da şuursuzca bir akrabamızın gelininin hamile kaldığını bana müjdeliyordu!

Adeta ne konuştuğunun farkında değildi!

Anne” dedim: Ziyaret bitince zil çalıyor zil çalar çalmaz buradan çıkın” dedim.
Ve üç dakikalık ziyaret bitti, ben annemin gözleri önünde joplanmamak dövülmemek için kabini hızla terlettim!

Merhum annem, üzüm, kiraz sordum diye ben hapisten çıkıp eve dönene kadar dört yıl meyve yememiş!

Annemin ziyareti ile ilgili bundan sonrasını yıllar sonra Yasin Abi anlattı: “Diğer tutuklularla avukat görüşmesine gelmiştim. O sırada kadın polislerin yerde yatan bir kadını kaldırmaya çalıştıklarını gördüm. Bir de ne göreyim yerde yatan Saime anne. Hemen başına vardım. Saime anne bayılmış ayıltmaya çalışıyorlardı. Yanındaki çocuk çok korkmuş gözleri yerinden çıkacak gibi etrafa bakıyordu.

Saime anne sen ağlama ben ağlayayım dedim…”

Bundan sonrasını merhum annem anlatıyor: “Gözlerimi açtığımda başımda kadın polislerin arasında Yasin Bey de vardı. “Saime anne sen ağlama ben ağlayayım” diyerek gözyaşı döküyordu beni bir kasanın üzerine oturttular bir müddet sonra kendime geldim.

Yasin Abi ailemizle birlikte ağlıyordu!

Yasin Abi’nin anlatması ile yıllar sonra bu olaydan haberim oldu. Anneme, “bana bunu niye anlatmadın” dediğimde annem, “seni bir daha mı üzeyim” dedi!

Ana yüreği ne acıları paylaşmadan taşıyabiliyor!

Yasin abi, bir yıla yakın sıklıkla ziyaretime geldi. Tutuklu ziyareti bir avukatın yarım gününe maloluyordu.

İddianamemiz gelmişti artık mahkemeye çıkacaktık,   ben ifademi hazırlamıştım.
Mahkemede söyleyeceklerimi bir de Yasin abi’nin dinlemesini istedim.

Hangi tarihte tutuklandığımı, bir metre kare dahi olmayan hücreye kapatıldığımı, hücrede kırk gün tutulduğumu, ilk on iki gün hiç uyumama müsade edilmeden yedi yirmi dört ayakta uygun adım marş eşliğinde bin defa istiklal marşı, bin defa gençlik marşı gibi marşlar söyletilerek, dilim dönmeyene,  takatsiz kalana, adeta ayakta uyur hale gelene kadar tutulduğumu, işkenceli sorgu başlamadan önceki on iki gün sürede bana merhamet eden bir nöbetçi askerin yarım dilim kurumuş ekmek, bir başka askerin nöbeti sırasında kendisinin yiyeceği aşureyi gizlice getirdiğini, Yozgatlı bir askerin bir adet şeker verdiğini, bu süre içinde kalbimden yayılan ve bütün vücudumu saran adeta vücudumun yandığını hissettiğimde ise yalvararak istediğim yarım çay bardağı (buzun eritilmesi ile) su içebildiğimi,  takatsiz kaldıktan sonra sorguya başladıklarını, iki askerin koluma girip beni yarı sürükleyerek sorguya götürdüklerini, bana her sorguda işkence yaptıklarını sorgu sonrası sürükleyerek hücreme atıldığımı, sorgulamam başladıktan sonraki günlerde ise günlük bir tabak yemek verildiğini, kırk gün yarım bardak su dışında hiç su verilmediğini, su içmediğimi, bunun böyle sürdüğünü beni buraya Askeri Savcı Enis Karakış’ın emri ile attıklarını, sorgum sırasında benim ölmediğimi söyleyerek sorguya işkencelerle devam ettiklerini, bir defa da delireceğim hissine kapıldığımda, delirtip beni sokağa atmaları ihtimalinden korktuğumu, beni sorgulayanlara “Bana ne yapıyorsunuz beni delirtmek mi istiyorsunuz? Beni öldürün” dediğimi bunun üzerine bana yapılanın “Çin işkencesi “ olduğu cevabını aldığımı, askeri birliğinden alındığım tarihin belli olduğunu tutuklanma kararının verildiği tarihin belli olduğunu, aradaki 40 gün beni nerede tuttuklarını söylemeleri gerektiğini… ifademe yazdığımı anlattım.

(Mamak’ta sorgu genellikle dört veya beş defa tekrarlanmakta ve 180 kişi civarında insanın işkenceden öldüğü) Yasin abiye anlattım.
Yasin Abi, konuşmamı biraz yumuşatmamı istedikten sonra: “Halis savcının çok yüksek ceza talebi (idam cezası) çoğunlukla beraatle sonuçlanır.

Allah’ın izni ile sen de beraat edeceksin…” diyerek bana moral vermeye çalışmıştı.
Moral vermesinin sebebi ikimizin de dilimizin varmadığı savcının “idam” talebiydi.

Ziyaret kabinini size anlattım.

Bu defa daha sıkı bir Avukat müvekkil görüşmesi gerçekleşiyordu.

Hem benim yanımda hem de Yasin abi’nin yanında rütbeli asker vardı. Bu da yetmezmiş gibi iki kabin arasında da bir subay vardı.

Belli ki ne konuşacağımızı tesbit etmek istemişlerdi.

O sıralarda elli civarında sağdan ve soldan idam gerçekleşmiş ya da gerçekleşmek üzere idi.

Bir de TBMM’de onay bekleyen onlarca idam dosyası vardı.

Durum hiç de kolay geçiştirilecek cinsten değildi.

Darbe mahkemesinde yargılanıyorduk!

Henüz yirmi iki yirmi üç yaşlarındaydım.

Yirmili yaşlarındaki bir genç olarak kendi ülkesinde akılalmaz işkence ve muameleler görmüştüm.
Ve idam edilmeyi kabullenmiştim!

Ne acı!

Yasin Abi, bu ziyarette artık kendisinin mahkemelere katılamayacağını MSP ile Akıncılar davasını birleştirmek için gerekçe aradıklarını söyledikten sonra; merak etme davayı takip edeceğim sadece duruşmalara katılmayacağım, sizi ziyarete gelemeyeceğim dedi.

Akıncılar davası ile MSP davasını birleştirmek istediklerini çok iyi biliyordum.

Çünkü davayı benim ifadelerim üzerinden birleştirmek istiyorlardı ve onu için beni “sen ölmüyorsun” diyerek on altı defa işkenceli sorguya almışlardı. (Mamak’ta işkenceli sorgu genellikle dört veya beş defa uygulanıyordu)

Askeri müdahale olduğunda, Akıncı Sporcular Derneği Genel Başkanlığı ve Akıncılar Derneği’nin sıkı yönetim tarafından bir provakasyon sonucu kapatılması ile Konya’da kurulan Akıncı Gençler Derneği’nin de kurucularından ve Eğitimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı idim. Bu sıfatlarla tutuklandım.

MSP Davası ile Akıncılar Davasını Birleştirmek İstiyorlardı.

Necmeddin Erbakan’ı da idam cezası ile yargılamak istiyorlardı.

Sorguda sordukları ve söyledikleri: “Zaten idam edileceksin konsey idam kararını verdi. Silahlı kampların emrini Erbakan verdi silahlı kampların parasını da MSP verdi de” diyorlardı.
Bunu söyleyebilmek için on altı defa sorguya alınmış, işkenceye tabi tutulmuştum.

Bu ifadeyi alamadıkları için MSP ile Akıncılar davasını birleştirememişlerdi.

Davaları birleştirebilselerdi merhum Necmeddin Erbakan’ı da bizimle birlikte idamla yargılayacaklardı.

Ben “idam” sözünü içselleştirmiştim.
Öyle ya darbenin baş mimarı Kenan Evren: “Asmayıp da besleyelim mi?
Sağdan soldan idamlar yapılıyor İslamcılardan da idam” olmalıydı.

Mamak’ta bir metrekare dahi olmayan zifiri karanlık, kurumuş, yaş insan pislikler ile dolu hücredeki ilk günümden itibaren: “sen idam edileceksin, kararın konsey tarafından verildi” denilerek beynime kazınmıştı ve ben de artık kabullenmiştim.

Onlara: “Allah dilerse, Allah dilemezse kuru yaprak yerini değiştiremez” diye cevap veriyordum.

İdamı kabullenmiştim kabullenmesine de, “Babam metanetlidir o dayanır da annem dayanamaz“ düşüncesi yüreğime hançer gibi saplanmıştı!

Bu vesile ile ifade etmeden geçemeyeceğim önemli ayrıntı ise; sağcı, solcu demeden binlerce gencimizin işkence görmesine ve 179 tutuklunun gene işkenceden ölmesinin baş mimarı Mamak Askeri Mahkemeleri baş savcısı, CHP İzmir Belediye Başkanlığı yapmış olan Tunç Soyer’in babası Askeri Savcı Albay Nurettin Soyer’di!
İşkenceciler tarih huzurunda ve Allah’ın huzurunda nasıl hesap verebilecekler!?

İşte böyle bir atmosfer içinde hüzün endişe ile Yasin Abi ile birlikteydik.
Yasin Abi, bizim çektiklerimizi hissediyor, gözleri doluyor için için ağlıyordu.

Bizim moralimiz bozulmasın diye metanetli durmaya çalışıyordu. Adeta bizlerle Mamak’ta yaşıyordu.
Düşünebiliyor musunuz? bana yapılan muameleleri biliyorsunuz ve elinizden bir şey gelmiyor!?

Allah’tan dilerim ki bizleri cennetinde de buluştursun! Amin.

Bu konuları, “Mamak Zindanlarında Bir Akıncı” ve “Erbakanla Yolculuğum” kitaplarımda anlattım.

Erbakan’ın yol arkadaşları bir bir fani alemden baki aleme göçtüler. Bir elin parmakları kadar kaldık desem yeridir.

Necmeddin Erbakan’ın Yol Arkadaşları

Erbakan’ın yol arkadaşları ne Erbakan’ın yüzünü yere eğdirdiler ne de kendilerine umut bağlayanları sükutu hayale uğrattılar.

Onlar sadıktılar.

Onlar sabırlıydılar.

Onlar samimiydiler.

Onların da oğulları, kızları, damatları vardı ama hiçbirisi bakanlıkların koridorunda dolaşmadı, hiçbirisi siyasi itibarlarını şahsi emellerine alet etmediler.

Onlar yüz akı insanlardı.

Merhum Erbakan da ana kadrosunu, karar mekanizmasını sadakatle korudu.

Umarım siyasi takipçisi olduğunu iddia eden siyasetçiler de bundan ders almış olsunlar!

Gelenler geldi gidenler gitti. Erbakan’ın yol arkadaşları aynı kaldı.

Necmeddin Erbakan da, arkadaşları da birbirlerine tahammül gösterip yol arkadaşlıklarını “mezara” kadar devam ettirdiler.

Elbette onlar da insandı ve, “kul kusursuz olmaz”dı. Kusurlarımız affola.
Ahirete göçenlere rahmet, hayatta olanlara sağlık afiyet dilerim.

Bir elin parmakları kadar kaldığımızı bizden, yani kalanlardan başka bilen de yok gibi!
Vefa duygusu ne asil duygudur.

Vefalı insan ne asil insandır!

Vesselam.

Devamını Oku

NATO ve çok uluslu asker meselesi…

NATO ve çok uluslu asker meselesi…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

NATO Türkiye’nin nesi olur” başlıklı yazımda tane tane anlatmıştım.

Ve Org. Cemal Madanoğlu’nun anılarında anlattığı: ”NATO ile Türkiye’nin savunma anlaşmasına göre, NATO’nun Türkiye’yi (Rusya’ya karşı) Amik Ovasında savunacağını…“

Ve gene Madanoğlu’nun anılarında bahsettiği NATO anlaşmasının dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e aynı gazete tarafından sorulduğu ve Kenan Evren’in, Madanoğlu’nun anlattıklarını doğruladığını yazdım.

Birkaç defa yazdım!

Amik Ovası’nın neresi olduğunu da ayrıntıları ile yazdım!

Amik Ovası’nın, ARMAGEDDON/Melhem-i Kübra SAVAŞ MEYDANI olduğunu ve Amik Ovası’nın Türkiye’nin Hatay ilinde olduğunu!

Yani NATO, Türkiye’yi savunmak için bulunmuyor.

NATO, ARMAGEDDON savaşına hazır kıta Türkiye’de bekliyor!

Peki Türkiye bunu bilerek neden NATO içinde bulunuyor?

Onun cevabını da verdim.
Ve Türkiye’nin NATO’nun şerrinden emin olmak için içinde bulunduğunu ifade ettim.
Mamafih NATO egemen güçleri Türkiye’nin NATO’dan çıkarılmasının vaktinin gelip geçtiğini de düşünmüyor değiller!
Ancak NATO üyesi devlet kendisi ayrılmadıkça çıkarılamıyor.
Ortaya atılan  
ÇOK ULUSLU ORDU/ASKER” meselesine gelince…

NATO bünyesinde bulunan bir yapı olduğu askeri otoriteler tarafından ifade edilmektedir.
Bu bir NATO kolordusu.
Biz de NATO ordusu, NATO üyesi bir devletiz, dolayısıyla yükümlülüklerimizden bir tanesi de böyle yapılara askeri tesislere vs ev sahipliği yapmak.

Bu kolordular, Türkiye’nin sadece Türkiye’de değil diğer NATO üyesi devletlerin birkaçında daha var.
Ayrıca bu yeni bir olay değil Maslak’taki üçüncü kolordunun zaten aynı zamanda NATO kolordusu şapkası da var.
Orada bir çok NATO üyesi devletin subayları görev yapmaktadır.

Bu yeni bir olay değildir benim hatırladığım kadarıyla 15 seneden beri Maslak’ta NATO kolordusu zaten vardır.
Dolayısı ile bu askeri yapı NATO üyesi ülkeleri içinde komuta kademesinde Türk subayların bulunduğu NATO yönetmelikleri çerçevesinde görev yapmakta olduğu ifade edilmektedir.

Aksi halde, Türk devlet aklı ve devlet tecrübesi NATO dışında ayrıca bir organizasyonu Türkiye’de kabul etmez!

Kaldı ki bize göre NATO bünyesinde de olsa Türkiye’ye ne NATO’dan, ne de NATO bünyesindeki böyle bir organizasyondan hayır gelmez!

Ancak işin başka bir yanı Türkiye, NATO üyesi olmasa muhtemelen Türkiye’yi Kıbrıs’ta işgalci ilan edip Türkiye’ye karşı oluşum geliştirebilirlerdi.

Yani değneğin iki ucu da …”

Türk ordusu ve milleti dahili ve harici düşmanlarına karşı kendini savunma yetisine gücüne sahiptir!
Kimseye de ihtiyacı yoktur!

Zaten millet olarak devlet olarak yedi düvele karşı savaşmış milletiz!

Türkiye’de iddia edildiği gibi bir yapı bulundurulamaz!

Çok Uluslu Ordu” demek!?
Allah korusun “Yabancı askerler tarafından Türkiye’nin işgali” demekle aynı anlama gelmez mi?

Türkiye, NATO ile de olsa Türkiye merkezli bir yapı kurması Türkiye açısından son derece riskleri barındırmakta.

ABD/İsrail ve NATO üyeleri herhangi bir ülkeye yapacakları saldırıları TÜRKİYE MERKEZİNDEN YÜRÜTMELERİ TÜRKİYEYİ HEDEF HALİNE GETİRECEK VE TÜRKİYEYE SALDIRILARI MEŞRU HALE GETİREBİLECEKTİR!

NATO’nun operasyon merkezi Türkiye olamaz!

Türkiye’ye hiçbir nam ve isim altında askeri yapı sokulamaz, sokulmamalıdır.

Ordumuz milletimiz etle tırnak birlik ve baraberlik içinde dimdik ayaktadır.

Her türlü saldırıya da hazırdır!

Türkiye siyonist teşekküllerden ve onun takipçisi olan KIRAVATLI Epsteinci HAYDUTLARLA birlikte askeri organize içinde olamaz!

Türkiye ne, İngiltere ne de, NATO kılıfı altında İran’a karşı herhangi bir oluşum içine giremez!

Türkiye’yi NATO ve türevleri oluşumu içine sokmak isteyenler Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmek için Türkiye’ye füze atmadılar mı?

Türkiye’nin en büyük başarısı, sapkın siyonist amaca yönelik organize savaşa asla bulaşmamak olacaktır.

Türkiye, Rusya ve Ukrayna arasında devam eden savaşta tarafsızlığını koruması Türkiye’ye hem itibar kazandırmış ve hem de burnumuzun dibindeki tehlikelerden uzak tutmuştur!

Düşünebiliyor musunuz!

Türkiye, Rusya veya Ukrayna tarafında hareket etseydi bugün doğalgazımız ve elektriğimiz olmayacaktı!

Şimdi aynı durum İran konusunda Türkiye’nin önüne sürülmüştür!

Türkiye, İran’a karşı yürütülen Epsteinci sapkın siyonistlerin savaşında asla bu zalimlerle birlikte olmaz, olmamıştır.

Savaş kapımıza dayanmıştır!

CFR, Bilderberg, CIA, NATO, BM, IMF, AB, STK ve vakıflar ile merkez bankaları ve Gizli Dünya Devleti’nin Organları!

Siyonist Evangelist yapıyı bilmeden savaşları anlamak mümkün değildir!

NATO, siyonist kuruluştur ve siyonistlerin emrinde hareket etmektedir, hali hazır başkanı da siyonisttir.

Şu anda bazı üyelerinin direndiklerine bakmayın işin sonunu bekleyin!
Savaşın kendilerine yükleyeceği külfet ve sonrasından endişe etmekteler.
Yoksa onlar için haksızlık vs. hiçbir anlamı yoktur.

Türkiye, İran’a karşı bırakın siyonist NATO ve işbirlikçileri ile birlikte olmayı hemen hiç vakit kaybetmeden İran’la ve Rusya’yla ticaretini geliştirmeli ve buna karşı da hem petrol ve türevlerini almalı hem de dış dünyaya Türkiye üzerinden pazarlamalıdır.

Böylece Türkiye, ABD ve işbirlikçi epsteincilerin kontrölünde olmadığını dünyaya bir kez daha ilan etmiş olacaktır!

Şu anda İspanya bu manada dünyanın takdirini kazanmıştır!

Türkiye, şu ana kadar siyonist işgalin karşısında olduğunu en üst seviyeden dünyaya duyurmuştur.

Bu tavrını sürdürecektir.
Provakasyonlara karşı vatandaşlar da bilinçlendirilmelidir.

Ayrıca tv yorumcuları da İran konusunda konuşurken halkı İran’a karşı kışkırtıcı cümle kurmaktan imtina etmeliler ve bölge ülkelerini de İran’a karşı İsrail’in oyununa gelmemeleri konusunda uyarmalılar!

İran aleyhinde kurulan her cümle İsrail’in emellerine hizmet etmektedir.

İran taraftarı görünmemek kompleksi ile” İran aleyhine cümle kurmanın ne zamanı ne de yeridir!

İran’ın zafer kazanması Türkiye’nin kazanmasıdır!

Siyonistler her koldan saldırıyorlar!
Baştaki silahları propaganda araçlarıdır!

Ayrıca maalesef Körfez ülkeleri ABD’nin “kayığına binmiş” görünüyorlar!
ABD’nin savaş giderlerini karşılayacakları haberlerini duyunca maalesef öyle bir şey olmaz! Yapmazlar diyemedik.

Doğrusu ellerindeki imkanları ülkelerinde gökdelenlerle betona gömen bunu da gelişmişlik, zenginlik zanneden, Monte Carlo kumarhanelerinde tüketen, çölde milyon dolarlık arabalarla sörf yapan sonradan görme, Trump denen pedofili sapık huzurunda genç arap kızlarına dans ettirenlerden başka ne beklenebilir ki?

Kendilerini düzeltmeliler!

Kendilerine gelmeliler!

ABD ve İsrail’in oyununa gelmemeliler!

Aksi halde, yaptıklarının karşılığını onların da göreceklerinden şüpheniz olmasın.

Son söz.

Askeri ve sivil bürokratlar!

“İran Şii, İran’da molla rejimi var, İran bize hiç dost olmadı ki” gibi devletler hukukunun ve ilişkisinin belirlenemeyeceği argümanlarla İran Türkiye politikası belirlenemez!

İran, Türkiye ilişkilerini belirleyecek politikalar tarihin süzgecinden geçmiş iki kadim komşu, iki müslüman ülke ve iki Türk devleti/ulusu anlayışı ile şekillenmiştir.

Kahrolsun zalimler!

Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!

Lider ülke Türkiye”

Her zaman ve her şart altında kendisine yakışan ve tarihin kendisine yüklediği misyon ve vizyonla hareket edecektir.

Vesselam.

Devamını Oku