DOLAR 32,5044 -0.12%
EURO 34,9790 0.39%
ALTIN 2.429,910,29
BITCOIN 2065801-4,25%
İstanbul
19°

PARÇALI BULUTLU

16:55

İKİNDİ'YE KALAN SÜRE

Halis ÖZDEMİR

Halis ÖZDEMİR

11 Mart 2024 Pazartesi

İnsanlık ölürken nasıl iftar yapacaksınız?!

İnsanlık ölürken nasıl iftar yapacaksınız?!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hoş geldin Ramazan, elveda İnsanlık!

Müslümanlar Berat gecesi tebrikleri yayınladıkları sırada Gazze’de Müslümanlar ölüyor, katlediliyorlar!

Berat istemek öyle mi?

Yok öyle yağma!

Filistin’de, Doğu Türkista’da, Arakan’da insanlık ölüyor!

Lütfen bir an için Filistinli olduğunuzu, Arakanlı veya Doğu Türkistanlı olduğunuzu düşünün.

Ananız, bacınız, kızınız hapsedilmiş ve tecavüze uğruyor!

Çocuklarınız alınmış, akıbetlerini bilmiyorsunuz ve sapkın ayinler de çocuk kanı içildiğini görüyorsunuz!
Ve bunu siz biliyorsunuz ve bile bile yaşamaya çalışıyorsunuz?!

Nasıl bir ızdıraptır nasıl bir zorluktur, nasıl bir çaresizliktir!?

Nasıl zor geçen bir hayattır!
Yaşanılan hayatsa şayet, 
aklımıza mukayyet ol Allah’ım!

Dünya devletleri insanlık sınavını kaybetmiştir!

Bakmayın cılız sesler çıktığına.

Aynı anda silah desteklerini hız kesmeden sürdürmektedirler.

Ramazan ayı geldi!

Gazzeliler oruç tutacak!

Gazzeliler açlıktan, susuzluktan kırılıyorlar.

Zaten oruçlar.

Ya bizler nasıl iftar ve sahur yapacağız?

Gazze’de su, ekmek, ilaç yokken!

İsrail, Gazze’yi boşaltıyor.

Kabala inancı bu.

İnandıklarını yerine getiriyorlar.

İsrail’de kadın bir milletvekilinin “Gazze’de her binanın yıkılışını görmekten büyük mutluluk duyuyorum” diyerek dehşet açıklama yapması bunların sapkınlıkta sınır tanımadıklarını göstermektedir.

Sapkın ve cani sadece Netanyahu değildir.

Çok azı hariç hepsi sapkındır, canidir, kan emicidir.

Sözüm ona dini ritüel olarak bebek kanı, insan eti yiyecek kadar sapkındırlar!

Bunları artık insanlık tanıdı.

Ama ne yazık ki işbirlikçi ülke yönetimleri cılız açıklamalar dışında hiçbir şey yapmıyorlar!

Yapmayacaklar!

İki milyara varan nüfusu ile Müslüman halklar ve devlet yöneticileri çaresizce izlemekle yetiniyorlar!

İsrail’e ambargo uygulamaktan bile çekiniyorlar!

Kana doymayan siyonist sapıklar

Sapkın Arz’ı Mevud İnancı Filistin’i kan gölüne çevirdi!

Dünyanın gözü önünde Filistinli müslümanlar katlediliyor.

Kadın çocuk demeden soykırım yaşanıyor.

Filistin tarihi kanla yazılıyor.

Kabalacı İsrail yönetimi ve halkı kana doymuyor!

Sapkınlar, Filistinli olsun olmasın insanları kendi köleleri olduğuna inanıyorlar.

Dünya’da lanetlenmiş bir kavim.

Onlarca ülkeden kovulmuş bir kavim.

Sapkın, sapık mahluklar!

Kimseyi dinlemiyor, kimseden çekinmiyorlar!

Onlar sözden anlamaz.

Onlar güçten anlarlar.

Siyonistlerin kurdukları BM, NATO, ülkelerin pek çoğunun merkez bankaları ve birçok uluslararası kurum onların öncülük ettiği kurumlardır.

Bu kurumlarla adeta dünyayı kuşattılar.

Kabalacı sapkın siyonistlere göre, Türkiye de dahil olmak üzere Mekke ve Medine’de Arz’ı Mevud sınırları içinde kalmaktadır.

Gelsin de görelim gibi hamasi söylemler çare ve çözüm değildir.

Geldiler kapımıza dayandılar.

PKK ve uzantılar, PYD gibi terör örgütleri onların eseri.

Suriye’de kurulmak istenen, İsrail’e vilayet yapılmak istenen sözüm ona devlet bunun için kurulmak isteniyor.

Onun için ABD ve batılı ülkeler terör örgütlerini destekliyor, silah ve teçhizat – mühimmat veriyorlar.

Tehlike kapımıza dayanmıştır!

Yok saymamız veya hafife almamız asla düşünülemez

Düşünülmemelidir.

İsrail, İsrail’den ibaret değildir.

Sapkın siyonistler, ABD ve batılı devletleri de kuşatmış, emrine almıştır.

Onun için akılalmaz işler yapılabilmektedirler.

Siyonist sapkınların asıl hedeflerinin Türkiye olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.

Gün geçmiyor ki Türkiye’den ve Kıbrıs’tan şirketler yoluyla büyük topraklar aldıklarına dair iddia ve haberler duymayalım.

Ateş olmayan yerden duman tütmez.

Tedbirler aksatılmadan alınmalıdır!

Türkiye ve aziz milletimiz birlik ve beraberlik içinde kenetlenmiş olarak hareket etmek zorundadır.

Tehlike sanılanın çok ötesindedir.
İşin şakaya gelir tarafı yoktur.

Gazze’de yaşanan katliama seyirci kalamayız!

Bu coğrafyada devletlerin varlığını sürdürebilmesinin yolu, “birisine yapılan saldırının kendisine yapılmış” olduğu gerçeğini idrak etmekle başlar.

Gazze’de olanlar “bizi ilgilendirmez  gibi yaklaşımlar, tarih, coğrafya ve siyonizmin metotlarını bilmemek demek anlamına gelmektedir.

Ayrıca Filistin İslam toprağıdır.

Filistinli kardeşimizdir.

Filistinli insandır!

Tarih boyunca aziz müslüman Türk milleti zulme rıza göstermemiş, mazlumun yanında olmuştur.

Filistin bizimdir!

Mezopotamya bizimdir!

Tarihte olduğu gibi bugün de insanlık sınavını kazanacağımıza inancım tamdır.

Ramazan ayı Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Arakan’da da yaşanacaktır.

Açlıkla, susuzlukla bombalar ve işkenceler altında.

Dünya müslümanları Allah’dan “beraatlerini” umacaklar, isteyecekler.

Camilere koşacaklar.

Berat edebilecekler mi?

Sahi bu sene Ramazan ayı nasıl geçecek?

Bayram nasıl yapılacak? 

Vesselam.

Devamını Oku

Osmanlı, Rus harbi ve Hazin bir hikaye…

Osmanlı, Rus harbi ve Hazin bir hikaye…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dedem Osmanlı Rus Savaşında Ruslara Esir Düşmüş ve Türkistan’da Kalmış…

Hikayesi böyle başlıyor…

Türkistan’dan İstanbul’a Köklerini Arayan Kadın.

Türk Tarihinin Altın Sayfalarından Bir Kesit.

Belki senin deden de Rusya’da esir kalmış veya şehit düşmüş olabilir.

Kim bilir?

Öyle şanlı bir geçmişe sahibiz ki eşi benzeri yok.

Ne büyük özveri ne büyük fedakarlık barındırır şanlı tarihimiz.

Osmanlı, Rus savaşında geri dönemeyen, Yemen’den geri dönemeyen, balkanlardan geri dönemeyen yedi düvele karşı varlık mücadelesi veren cihan devleti olan Osmanlı devletimizin son dönemin de ayakta kalmak için ve küffara karşı savaşan on binlerce şehit, gazi ve akıbeti belli olmayan askerlerimiz…

Bunlardan sadece birinin yürek burkan hikayesi…

Osmanlı, Rus savaşında Rusya’da esir düşen ve bir şekilde esareti bittiğinde Türkiye’ye dönemeyip, Türkistan’a yerleşen bir Osmanlı askerinin torununun ailesini bulabilmek için yollara düşmesinin hikayesi bu hikaye…

Türkiye’de yaşayan akrabalarına kavuşmak için verdiği asil çabanın hikayesi…

İsmi ve adresi bizde mahfuz bulunan bir hanımefendi Kazakistan’dan Türkiye’ye gelerek dedesinin ailesini dört ay aradı,  ancak ne var ki Türkiye’de yaşayan dedesinin ailesine dair herhangi bir emare bulamadı.

İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İdaresine, Genel Kurmay Başkanlığına, müracaatta bulundu.

Müracaatlarına olumlu cevap alamadan Kazakistan’a döndü.

Hikayesini özetlediği dilekçesini yazımız içine alarak hikayesini kendisinden duymanızı istedim.

Bu hanımefendi, Osmanlı devletinin varolmak mücadelesinin, savaşının kahramanlarının torunlarından sadece birisidir.

Kim bilir kaç ailenin hikayesinin özetidir bu yaşananlar.

Hep duyarız “Dedem Osmanlı Rus savaşına katılmış bir daha haber alamadık, dönmedi. Şehit mi oldu yaşıyor mu?” diye.

İşte bu hikaye bunlardan bir örnektir.

Benim merhum dedem Salih Efendi ve kasabamızdan 11 kişi Yemen cephesine gitmişler içlerinden üçü kasabaya geri dönebilmiş onunda birisi kasaba girişinde bitap düşmüş, ömrünü tamamlamış.
Dedem eve geldiğinde kendisini tanıtana kadar kendisini görenler tanıyamamışlar.

Açlıktan bitkin düşmüş ve tanınmaz hale gelmişler.

Bu vesile ile rahmetle yadettiğim Ankara’da çorapçı Merhum Mehmet Bey’in anlattığı bir hikayeyi anlatmak isterim.

Çanakkale Savaşı sonrası cepheden Balıkesir’e (Balıkesir olarak hatırımda kalmış) yaya olarak dağlardan dönmeye çalışan bir asker aç, yorgun artık yürüyemez hale geldiği sırada akşam karanlığı basmış ve yorgun asker ilerde dağın yamacında atlarından inmiş, ateş yakmış iki askerin dinlenmekte olduğunu görür, zorlayarak oraya ulaşır ve ateş başında oturan iki asker yiyecek verirler, yorgun asker karnını doyurur, asker bir atın ayağının topal olduğunu görür ve sorar “atın ayağı neden aksıyor” diye askerlerden birisi der ki: “ben Balıkesir’in …. köyündenim cihad ilan edilince askere cepheye koştum fakat komşu …. köyü’nden ….. isimli şahsa borcum vardı o sırada evde kimse yoktu borcum olan parayı bahçemizdeki …. meyve ağacının dibine gömerek cepheye gelmek zorunda kaldım.

Şimdi ise borçlu olarak şehit düştüm.

Borçlu olarak şehit olduğum için atımın ayağı topal, senden Allah rızası için rica etsem köyüme gidip anneme selamımı söyle o parayı gömdüğüm yerden ağacın dibinden çıkarıp alacaklı olan komşu Köy’deki şahsa teslim etsin” der.

Yorgun asker bu hikayeyi dinlediği sırada çok bitkin olduğu için oradaki askerlerden birinin dizine kafasını yaslayıp uyur.

Sabah güneş gözüne vurduğunda uyanır birde ne görsün başını yasladığı bir kemik parçasıdır. Meğer şehidin kemiğine başını koyup uyumuş!

Hemen yola koyulur köyüne ve zaman kaybetmeden kendisine selam ile emanet eden askerin köyüne gider askerin anasını bulur,  selamı ulaştırır olayı anlatır altına para gömüldüğünü söylediği yeri kazarlar bakarlar ki gerçekten orada para vardır.

O parayı alacaklıya teslim ederler.

Mehmet amca bana bu hikayeyi 1980’lerde anlattı keşke köylerin ve askerlerin adını not alsaydım.

Ama maalesef aklımda hikayeden kalan kısmı bu.

Allah şehit ve gazilerimize rahmet eylesin.

Osmanlı, Rus savaşında Rusya’da esir düşen ve bir şekilde esareti bittiğinde vatanına dönemediği için Türkistan’a yerleşen bir Osmanlı askerinin torununun ailesini bulabilmek için yollara düşmesinin hikayesi bu hikaye…

Türkiye’de yaşayan akrabalarına kavuşmak için verdiği asil çabanın hikayesi…

Dedesinin köklerini, akrabalarını arayan bu hanımefendinin İçişleri Bakanlığı, Nüfus İdaresi ve Genel Kurmay Başkanlığına yazdığı dilekçeyi sizlerle paylaştım, olur ki siz değerli okurlarımın arasında da Osmanlı, Rus savaşına katılmış kendisinin akıbetinden haber alamadığı dedesi, amcası ve bir yakını olabilir.

Hikayesi benzerlik gösterenler bu vesile ile yakınlarına, akrabalarına kavuşmuş olabilirler.

Kazakistan’dan, İstanbul’a gelerek dört ay dedesinin yakınlarını arayan bu hanımefendiyi asil gayretinden dolayı tebrik ederiz.

Umarız akraba ve yakınlarına  köklerine kavuşur.

Ayrıca bu konuda devlet arşivleri veya ilgili kurumları ve yetkililer de bu bilgiler mevcut ise yardımcı olmaya davet ediyoruz.

Bizim devletimizi milletimizi koruma,  kollama mücadelesi sırasında çok şehitler, gaziler vermişiz.

Varolmak mücadelemiz içinde çok hasret, çok yürek yakan hikayeler barındırmaktadır.

Allah şehitlerimize, gazilerimize rahmet eylesin.

Vatan ve millet sizlere şükran duymaktadır asil milletiz!

Vesselam.

Devamını Oku

‘28 Şubat Darbesi’nin ağır bedeli

‘28 Şubat Darbesi’nin ağır bedeli
0

BEĞENDİM

ABONE OL

28 Şubat’ın Ağır Bedelini Devlet Millet ve Komşularımız Ödedi!

28 Şubat’ta Erbakan’ı durdurdunuz! Ülkeyi soydurdunuz!

İsrail cumhurbaşkanı Haim Weizmann: ”Erbakan’ı toprağa gömdük üzerine de on metre kalınlığında beton döktük” demiştir. Erbakan’ı yönetimden uzaklaştırmak, siyaset yasağı getirmek kimleri sevindirmiş ve kimlerle işbirliği yapılmış çok açık şekilde Haim Weizmann açıklamasından anlaşılacaktır.

Erbakan’dan sonra gelen iktidarın ilk işi havuz sistemini iptal ederek devletin hortumlanmasının önünü açmak oldu.

Hele bir de tencere tava çalan, ne yaptığını, yaptıkları işin kimin işine yaradığını, kimlere figüranlık yaptığını bilmeyen ‘zavallı’ kesim vardı.

Onlar da genellikle ücretli kesimdi. Emekli, işçi, memur gibi çalışanlardı. Erbakan onların maaşlarına olağanüstü zamlar yapmış ve onlar için EŞEL MOBİL SiSTEMİNİ getirmiş emekli ve çalışanların ücretleri yılda bir defa değil HER AY ENFLASYON oranında belirlenirdi. İşte Erbakan’ın getirdiği ‘Eşel Mobil Sistemi’ni ise Merhum halkçı Ecevit kaldırmıştı.

Çünkü Erbakan başbakanlıktan uzaklaştırdıktan sonra ülkeyi IMF’nin emrine vermişler IMF ne derse onu yapıyorlardı.

Bankalar batırılmış, Türkiye yüzlerce milyar dolar soyulmuştu.

Emekli ve çalışanlar dizlerini dövdüler ama nafile.

Daha önce geniş olarak yazdığım ÖZERKLİK konusunda Turgut Özal, Süleyman Demirel ve Erdal İnönü tarafından AB ile varılan anlaşmanın bakanlar kurulu ile kararından sonra, 2000 yılında Ecevit, Bahçeli Mesut Yılmaz (ANASOL-M) koalisyonu sırasında BM de de onaylanmıştır.

Böylece ÖZERKLİK konusunda uluslararası anlaşmalar tamamlanmıştır.

Ülkemizin bölünmesinin önünü açan bu anlaşmalar 2002 yılında da İKİZ YASALAR çıkarılarak yukarda anlattığım anlaşmalar ve diğer uluslararası anlaşmalara uyulacağı kanunla düzenlenmiştir.

ÖZERKLİK uygulanması ülkenin bölünmesi sadece anayasanın ilk üç maddesi için de yer alan; “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

Dili Türkçedir.

Bayrağın şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.” Maddesi dışında bir dayanak kalmamıştır,

Umarız yeni anayasa çalışmaları sırasında bu kanun da değiştirilerek anayasa engeli kaldırılarak vatanımızı bölmek isteyenlere fırsat verilmez.

Şimdi anlaşılıyor mu 28 Şubat darbesi ne için yapılmış!!!

Öte yandan “Erbakan Bizi Kandırdı!” diyenler parti kapatma davalarında aralarında kimisini milletvekili, kimisi belediye başkanı olarak yaptıkları  konuşmaların delil olarak sunulduğu bir zamanların ünlü siyasi figürlerinin aralarından bazıları Erbakan’ın partileri kapatılıp siyasi yasaklar getirilmesinin ardından söyledikleri “Erbakan bizi kandırdı, Erbakan bizi yanılttı, medeniyetimiz batı medeniyeti karşısında mağlup oldu” gibi sözler sarf ettiler.

Daha başka sözleri de var.

Onları tekrar etmeyeceğim.

O sözleri söyleyenler de ilgililerde biliyorlar.

Böyleleri şu sıralar zaman zaman Erbakan’a methiyeler dizmeyi ihmal etmiyorlar.

Erbakan çok şanssız bir siyasi liderdi.

Partileri beş defa kapatıldı.

Erbakan’ın cemaatlerle ilişkilerine gelince bilinenin tam aksi durum söz konusuydu.

‘Süleymancılar’ son dönem hariç, ‘Nurcular’ ise yazıcı okuyucu farketmeden dönemin Adalet Partisi yanında vaziyet aldılar.

Merhum Demirel için, “Nurlu Süleyman” yakıştırmasında bulundular.

Demirel, Süleyman Hilmi Tunahan hocaefendinin damadını milletvekili yapmıştı.

Nurculara milletvekilliği de vermemesine rağmen nurcular hep Demirel’in yanında yer almışlardı. Önceleri cemaat sonra ise FETÖ terör örgütü olarak devlet kayıtlarına giren cemaati ile karşılıklı olarak hiç yakınlıkları olmamıştı.

Erbakan’ın partilerinin kapatılmasına bu kesimlerin faaliyetleri de dahil edilmiş hesabını Erbakan’dan sormuşlardır.

Hatırlayın bu günlerde esamesi olmayan bir tarikatın mensupları ellerinde birer değnek ile birkaç minibüsle Ankara’ya gelmişler sonra ‘Fadime Şahin Tiyatrosu’ sergilenmiş ve 28 Şubat için gerekçe yapılmıştı.

Erbakan’ın önünü kesen siyasetçisinden, yargı mensubuna askerinden, Soros Vakfı gibi vakıflardan para alarak Erbakan aleyhinde kampanya yürüten sözüm ona satılmış televizyoncu ve  gazetecisine, bunlar hatırlanacağı üzere birbirlerini ifşa etmişler.

Yok “sen şu kadar dolar aldın”, yok “ben bu kadar dolar aldım” diye basına yansımıştı.

Sizlerin yatacak yeri yok!

Erbakan öldü.

Allah rahmet etsin.

Siyaset yapmak isteyen ya da yapanlara ders olsun diye yazdım.

Bir de tabi ki tarihe not düşmek gibi bir sorumluluğumuz var.

Yazdıklarım Merhum Mehmet Akif’in dediği gibi: “ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi” veciz sözünün bir defa daha örnekleri ile anlatılmasından ibarettir.

İbret almalıyız.

Irak’ta, Suriye’de, Libya’da,  Yemen’de olanlara bakar mısınız! ABD ve batılı emperyalistlerin menfaatleri için yapmayacakları yok.

Alet olmamak lazım.

Saddam’ın heykelini yıkmak için heykelin üstüne çıkıp heykele ip bağlayıp yıkan şahıs Saddam’ın heykelinin olduğu yere geldi ve ağladı.

Pişmanlığını ifade etti.

Libya’da Kaddafi’den sonra yaşanılanlara bakar mısınız!

Ders almak gerekir.

Unutmamak gerekir ki bir işin arkasında batı yani İngiltere, ABD ve müttefikleri varsa o işi milyon defa düşünmek zorundayız.

Şimdi bunların “Erbakan’la ne alakası var” diye düşünmeniz normaldir.

Irak’ın, Suriye’nin, Yemen’in, Libya’nın başına gelenler Erbakan sonrasıdır.

Dönemin 28 şubatçı askerleri Erbakan’a 18 maddelik muhtıra gibi bir yazı vermişler ve bunu imzala demişlerdi.

Erbakan o yazıyı imzalamamış,  ancak kamuoyuna “Erbakan yazıyı imzaladı” diye servis etmişler ve vatandaşı inandırmışlardı.

Oysa Erbakan gelen 18 maddelik yazıyı görüşülmek üzere bakanlar kuruluna havale etmişti.

Peki o 18 maddenin menşei neydi?

İşte işin püf noktası burasıdır.

Merhum Necmeddin Erbakan’la vefatından önce görüşmelerimizden birinde Alparslan Türkeş ve bazı görüşmelerimi anlattım.

Söz Amerika’dan faksla gönderilen 18 maddelik yazıdan açıldı. Dönemin Adalet Bakanı Merhum Şevket Kazan, bu yazı hakkında daha sonraları açıklama yaparak 18 maddelik yazının ingilizce metninin kendisine gönderildiğinden bahsetmiştir.

Darbeler kökü dışardadır ve işbirlikçiler tarafından yapılır!

28 Şubat aynen 1960 ihtilali ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi gibi kökü dışarda bir müdahaledir.

Merhum Erbakan efsane başbakanlık yapmış ilk defa denk bütçe yapmış, kalkınma tarım ve sanayi alanında hız kazanmışken Türkiye’nin önü kesilmiş ve Erbakan’ın partisi kapatılmış kendisine siyaset yasağı getirilmişti. Tarihe kara leke olarak geçen ama mutlak ders çıkarılması gereken çok önemli demokrasi kırılmasıdır.

Üniversitelerde başörtüsü konusunda ikna odaları kurmuşlardır.

Bu şahıslar daha sonra CHP’den milletvekili yapılmışlardır.

Başörtülüler üniversitelerden kovulmuş, İHL’lerinde Kur’an dersleri dışında kız öğrencilere başları açtırılmıştır.

Bürokrasi de ciddi kıyımlar yaşanmış, pek çok üniversite de aynen 12 Eylül ihtilalinde olduğu gibi öğretim üyelerinin işine son verilmiştir.

28 Şubat iklimi üzülerek ifade ediyorum sol siyasetçilerin özellikle CHP milletvekili ve yandaşlarının adeta savaş alanı olmuş, adeta birbirleri ile yarışmışlardır.

Cehalet çok kötü ama hiyanet de çok kötü hemde çok!

Bunların demokrasi anlayışı da böylece gün yüzüne çıkmıştır.

28 Şubat 1997 postmodern darbesinde emeği, desteği olanlar tarih ve millet huzurunda mahkumdur ve sorumludurlar!

Dönemin Genel Kurmay Başkanı ve yardımcısı yargılanmışlar ceza ve almışlardır!

Ancak ne hazindirki 28 Şubat postmodern darbesi bu aziz millete milyarlarca dolara malolmuş, bankalar hortumlanmaya, emekli ve çalışan fakirliğe, ülkenin gelişmesi ise inkitaya uğratılmıştır. Sorumlulukları ve veballeri büyüktür!

Erbakan’ın partisinin kapatılması ise ayrıca genişçe yazılmalıdır.

Daha önce yazdım ve sordum. Dönemin Refah Partili milletvekillerinden kimler parti kapatmayı zorlaştıran kanuna hayır oyu vererek bu vebale ortak olmuşlardır.

Sırtından hançerlenmek bu olsa gerek!

Unutulmamalıdır ki hiçbir şey gizli kalmamaktadır!

Ve her insan yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu tutulacak ve ak koyunun kara koyundan hakkını istediği gün, hesap günü hesabını vereceklerdir.

Maksadımız kimseyi yermek,  aşağılamak ya da övgüler dizmek değildir.

Maksadımız tarihten dersler almaktır, gerçeklerin üzerini örtmek değildir.

Necmeddin Erbakan hocamıza tekrar rahmetler dilerim.

Erbakan bir çığır açmıştır.

Açtığı çığırın önü kesilmek istense de hedefine ulaşacağına inanıyoruz!

Vesselam.

Devamını Oku

Patagonyalılar imtihanı kaybetti!

Patagonyalılar imtihanı kaybetti!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Patagonya’da Utanmaya Gerek Duymadılar.

Deli Sorular?…

Bazılarının ar damarları çatlamıştı bir kere.

Patagonya’da bir şeyi Kaybetmemek için çok şeyden vazgeçtiler.

Önce mahallelerini, komşularını değiştirdiler, sonra hanımlarını “yenilediler.” dediler.

Patagonya’da işler böyle oldu.

Bazıları…

Elbette hepsi değil.

Sağcıyız, solcuyuz” diyenler vardı aralarında.

Muhasebe;

Patagonya’da vazgeçmek kolay değil, ne varki insanı Patagonya’da da vazgeçtiklerinden yavaş yavaş vazgeçirdiler.

Vazgeçtiklerini birer birer kaybettikleri için fark etmediler.

Fark ettilerse de bir gerekçe bulmakta sıkıntı çekmediler.

Her gidene, her yitirdiklerine bir cevapları bir gerekçeleri bir bahaneleri oldu ve rahatlattılar kendilerini.

Oysa inandıkları vardı, itirazları, hedefleri ve iddiaları vardı.

Hepsinden birer birer vazgeçtiler.

İlk zamanlar doğrusu biraz rahatsızlık duymadıkları söylenemez.

Hatta iç geçirdiler kimseye söylemeseler de hepsi biliyordu kaybettiklerini.

Şöyle bir yirmi yirmi beş yıl öteye gitseler ve kendilerine sorsalar vazgeçtiklerini, vazgeçecekleri akıllarına gelir miydi?

Ama vazgeçtiler “bir şey” için!

O “şey”e o kadar alışmışlardı ki anlatılmaz haz aldılar.

Bu gibiler için “bürokrasi” bir telefon kadar yakındı.

Her şeyi emirlerinin altında hissediyorlardı.

İlk dönemler,  iç muhasebe dönemi de zamanla geçti.

Öyle ya artık olan biten için gerekçe bulmaları kolaylaşmıştı.

Bazıla aynı konumu almaya başlamıştı.

O halde belki de kim bilir doğru olan şimdiki durum olamaz mıydı?

Yani!

Olabilirdi elbette, hem kimsenin bu duruma itirazı yoktu.

O halde üzülmek niye!?

Öyle değil mi?

Hatta “utanmaya da gerek yok” diye geçirdiler içlerinden.

Hem başarılarından daha da doğrusu zenginliklerinden konuşulmaya başlanmıştı.

Adam işini biliyor kardeşim.

Adam başarılı iş adamı.

Adam başarılı politikacı, bürokrat.”

Denilmeye başlanmıştı.

Kimse artık sorgulamıyordu.

Nasıl kazandıklarını, neleri ezip geçtiklerini.

Hatta köşe dönme atraksiyonu yapmayanlar beceriksiz görülmeye, irdelenmeye başlanmıştı.

Öyle ya halen evlerine toplu taşıtlarla gidiyorlardı, hatta bazıları kiralarını ödemede zorlanıyorlardı. Onlar uzaklaştırılmalıydı.

Öyle de yapıldı.

Onlar da zaten rahatsızdı bu durumdan ve uzaklaşmışlar kendi yağları ile kavrulmayı tercih etmişlerdi.

Onlar yalnız yaşamayı tercih edenlerdi.

Sahi yıllarca dillerine doladıkları “helal, haram, kul hakkı” gibi kavramlar artık özenle dillerinden, literatürlerinden çıkarılmıştı.

Artık bazıları için her şey zaman içinde normalleşmişti.

Nerede ise her şey mübah görülecek noktaya sürüklenmişlerdi.

Eş ve çocukları mankenlere taş çıkartacak şık kıyafetler içinde, son derece pahalı lüks arabalarda endam ediyorlar, caka satıyorlardı.

Çocukları ve eşleri asla “bu değirmenin suyu nereden geliyor  demiyorlar içinde bulundukları durum ve kocalarından gurur duymakla kalmıyor, diğerlerinin araba, ev, seyahat yarışı içine bile giriyorlardı.

İş şirazesinden çıkmıştı!

Bir ara, ”mücahitler müteahhit oldu, keselerini doldurdu” gibi bir tekerleme dillerine dolanmış olsa da sadece vicdanların rahatlatılmasında son derece tesirli sihirli sözcük bulunmuştu.

Müteahhit” olmadığımıza göre bu eleştiri bana/bize yapılmıyordu” diye düşündüler ve rahatladılar.

Öyle ya ben/biz müteahhit değildik, bürokrat, siyasetçi, belediye başkanı, mebus, ya da her ne ise oyduk.

Biz müteahhit değildik!

Eleştirilenler ‘müteahhitlerdi!’

Bazıları bizimki emeğimizin karşılığı olduğunu düşünerek bir oh çekip rahatladılar.

Vicdanlarını teselli ettiler!

Öyle ya biz “adamlara yardımcı oluyorduk tabi ki bunun bir karşılığı olmalı değil miydi!”

Öyle inanmayı tercih ettiler.

Oysa “rüşvet alan da veren de melundur” diye tabelaları makam odalarının girişine göğüslerini kabartarak asmışlardı!

Asmışlardı asmasına da,

ama o tabelalar artık rahatsız etmeye başlamıştı!

Yahu sahi bu tabelaları kimin gazına gelip astık” diye düşünmeye, pişman olmaya başlamışlardı!

Tabelanın altından geçerken utanmak yerine tepeleri atar olmuştu!

Bu tabelalardan kurtulmalıyız” diye düşünmeye başladılar.

Bu da ne böyle?!…

Burası Patagonya!

Burası devlet dairesiydi böyle tabelaya, levhaya ne gerek vardı.

Sonra birer birer o tabelalar kaldırıldı.

Artık tepelerini attıracak sinir bozucu levhalardan kurtulmuşlardı!

Çok alışmışlardı çok!

O koltuklar, makam arabaları, karşılarında ceketini düğmeleyen insanlar öyle böyle haz vermiyordu; artık içinde bulundukları ortamla kanka olmuş, ayrılmaz parçalar haline gelmişlerdi.

Hem sonra artık nasıl geçinilir, bir evde tencere nasıl kaynar, elektrik, su, doğalgaz, kira faturaları akıllarına bile gelmiyordu!

Geçim derdi mi?

Fatura mı?

Pahalılık mı?

O da ne ki?

Adeta level atlamışlardı.

Önce kimisi oturduğu, belki doğup büyüdüğü mahalleyi terk etmişlerdi. Bazıları işi daha ileriye vardırmıştı;

belediye otobüsü ile dolmuş ile seyahat eden, pazar pazar dolaşıp, en uygun, en hesaplı sebzeyi alabilmek için, semt pazarını ayakları şişene kadar her bir noktasını elinde pazar eşyası ile en ucuzunu almak, aile bütçesine destek olmak için gayret gösteren “kıyafetim var yenisine gerek yok” diye yıllarca aynı elbiseyi giyen hanımlar için aralarından bazıları “bizim köylü, amcamın ya da dayımın kızı eh işte bizimkiler düğünü ucuza kapatmak, fazla “başlık parası” vermemek için bizi baş göz etmemişler miydi!”

Diye düşünmeye başlamıştı bazıları. “Öyle ama bir türlü ayak uyduramadı, kendisine bakmıyor! Falan falan….! “ diyerek amca, dayı veya köyünün kızlarını, babaları, anaları düğün masrafı az olur fazla altın takı istemezler hem bildiğimiz kız, köyümüzün kızı aslı nesli belli gibi kriterlerle oğullarını evlendirmişlerdi.

Ama oğulları level atlamış, o kızların yerini artık kendine bakan(!) bakımlı,  pahalı başörtüsü, pahalı marka kıyafetler alan bir giydiğini bir daha giymeye tenezzül etmeyen hanımlar yerini almıştı.

Amca, dayı kızı, köyünün kızı kapı dışarı edilmişti!

Yuvalar dağılmış, bereket gitmiş, mutluğun esamesi kalmamıştı artık! Patagonya’da!

Patagonya’dan uzak doğuya “işret” seyahatleri yapanlar da olmuştu aralarında.

Hem de siyasi görüş ve parti farkı gözetmeksizin.

Nereye gidiyoruz!?

Biz bu muyuz!?

Biz buyduk da kendimizi yeni mi keşfetmiştik! diye düşünmeye başlamışlardı!

Galiba biz buyduk, kendimizi yeni keşfettik! diye iç geçirmişlerdi.

Asıl azmaz bal kokmaz” demiyor muydu ulularımız.

Üzerilerine giyindikler gömlek dar geldi!

Kimisi vakit kaybetmeden çıkardı gömleği!

Kimisi gömleği çıkarmaya utandı, gömleği ters giymeyi denedi!

Bazıları madem gömleksiz olmuyor “gömlek mi yok, başka gömlek giyeriz” dedi ve başka gömlek giydi!

Artık gömlekler tanınmaz oldu.

Gömlek olsada olmasa da bir anlamı kalmadı!

Olmadı, olmuyor!

Bu siklet bu yükü taşımıyordu.

O halde ne yapmalıyız?” diye düşünmeye başladılar bazıları.

Öncelikle özür dilemeliyiz yaradandan, kendimizden, etrafımızdan milletten!

Biz sizi aldattık affedin bizi  demeliyiz.

Demeliyiz ki, insanlar, müslümanlar şöyle müslümanlar böyle diyerek bizi örnek göstermesinler.

Çekin ellerinizi dini duygulardan, milli duygulardan!

Çekin ellerinizi “ideal” söylemlerden!

Varsın sizin olsun siyaset alanınız, makamlarınız, şöhretleriniz, zenginliğiniz!

Sizin olsun dünyalıklarınız!

Yeter ki milli ve dini hassasiyeti olan, referansı ‘İslam ve milliyetçilik’ olanlar şunları şunları yaptılar, yapıyorlar dedirtmeyin!

Artık yeter!

Kral çıplak diye düşünmeye başlamış olsalar da kimileri için artık çok geç olmuştu.

Aralarında pek çoğu kibir – gurur abidesi olmuşlar, alçak dağları ben yarattım edasındaydılar!

Öyle ya kılıçlarının önü de arkası da kesiyordu.

Böyleleri için her şeye ulaşmak bir telefon kadar yakındı.

Patagonya’da bilge ihtiyar bu duruma çok üzülüyordu, önlerinden geçen kibir abidelerini gördükçe hayıflanıyor “hah geçti gene ……” diye içinden geçirdikçe üzülüp kahroluyordu, böyle mi olmalıydı?
Neden böyle oldu, nerede hata yaptık?!

Biz bu muyuz diye düşünüyor elinden bir şey gelmemesine kahroluyordu!

Biz henüz makama, yetkiye paraya hazır değil miydik?” diye beynini yakan sorular akıp gidiyordu.

Bazıları ve diğer bazıları!

Onlar için artık çok geçti, imtihanda kaybedilmişti!

Şükür ki hepsi değildi!

Diğer bazılarına selam olsun!

Burası Patagonya!

Patagonya’da da biri çıkmış, “başta belediye başkanları ve siyasetçiler mal varlıklarını açık olarak ilan etmeleri mecburi olsun” demiş!

Bak şu kendini bilmeze(!)

Patagonya’yı bize benzetenler de az değil bu arada.

Vesselam.

Devamını Oku

Kriptolar ve Pankraduniler…

Kriptolar ve Pankraduniler…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Pakraduniler Kripto Yahudiler ve Madenlerimiz!

Öncelikle şunu belirtmeliyim; kim neye inanıyor, Yahudi, Ermeni, Rum veya inanmıyor bizi ilgilendirmiyor.

Bizi ilgilendirenler ve üzerinde durmamız gereken husus kripto/gizli oluşları, ülkemiz aleyhine faaliyet yapmış olmalarıdır.

Bunların isimleri, ünvanları, şirketleri vardır.

Çoğu zaman isimleri müslüman isimlerdir.

Mesela Abdullah Öcalan’ın ismi Artin’dir ve ermenidir.

Kimse bahsetmez.

Yıllarca Türkiye’ye karşı savaşan PKK/PYD ve türevlerinin üst düzey yöneticilerinin çoğu Ermenidir.
Türkiye aleyhine faaliyette bulunan Ermenilerin bir kısmı kendilerini Kürt ve Alevi olarak tanıtırlar.

Oysa gerçek Aleviler Müslüman Türkmendirler.

Bu gibiler aleviliği zırh olarak kullanmaktadırlar. Aleviliği bir inançtan öte “kültür” olarak tanımladıkları için tanımamız mümkündür.

Bugünkü yazımda sizlere namaz kılan, oruç tutan, çocuklarını Kuran kursuna gönderen müslüman görünen Pakradunilerden bahsedeceğim.

Bu konuda merhum Mehmet Şevket Eygi, hem makaleler hem de Prof. Dr. Abraham Galanti’nin Pakraduniler hakkında yazdığı fransızca küçük kitap broşürü yayınlamıştır. “Pakraduniler Türkiye’nin çok önemli bir realitesidir.

Türkiye’mizde birkaç çeşit kripto halk vardır.

Kripto demek iki kimlikli ve kendisini gizleyen demektir.

Sabataycıları herkes biliyor.

İsimleri diyelim ki Naim, Vedat gibi müslüman ismidir.

Öldüğü vakit genellikle Şişli’deki Teşvikiye Camii’ne getirirler.

Serveti müsaitse Zeytinburnu Mezarlığı’na gömerler ama müslüman değildirler.”

Harry Ojalvo isimli yaşlı bir Yahudi,  Aksiyon dergisinde bunların nüfusunun 1.5 milyon olduğunu söylemişti. Uzman adam.
Pakraduniler’e gelince; bunlar sır içinde sırdır. Katmerli esrar…

Üç kimliklidir bunlar. Birinci kimlikleri müslümanlıktır. Oruç tutarlar, cuma namazına giderler, çocuklarını Kur’an kursuna gönderirler.

İkinci kimlikleri ermeniliktir.

En alt kimlikleri ise yahudiliktir.

Düşünebiliyor musunuz oruç tutarlar cumaya giderler çocuklarını Kur’an kursuna gönderirler.

Ah benim güzel ülkem.

Gizli aşikar düşmanları olan ülkem.

Benim ülkemi ve benim vatandaşlarımı Allah koruyor!

Bir yanda gaflet içinde ülkenin altını oyanlar, bir yanda hıyanet içinde altını oyanlar!

Çok şükür ayaktayız!

Erzincan İliç’te yaşanan maden kazası sonrası ülkemizin nasıl yağmalandığını da öğrenmiş olduk!

İddialara göre; altın çıkaran şirket Kanadalı bir şirket, ortağı Türk(!). Türk vatandaşı demek daha doğru olur sanırım.

Bilmiyoruz kripto mudur?

İşte bu altın madenini çıkaran şirket milyarlarca dolarlık altınımızı ülkemizden adeta çalmış bize de birkaç yüz milyon dolar ve siyanürlenmiş, zehirlenmiş vatan toprağı bırakmış.

Gene iddilara göre; oran yüzde iki imiş.

Dünyanın neresinde var yüzde iki gibi bir oranla altın madeni işletmek?

Artık emin olun sömürge ülkeleri Afrika’da bile yok desek yeridir.

Dünya siyanürle altın çıkarmayı bırakmıştır.

İstisnasız bütün maden anlaşmaları incelenmeli ve dünyada nasıl çıkarılıyorsa ve ne oranda kâr paylaşımı yapılıyorsa bunun yapılması lazım.

Bu şirketlerin sahipleri kimler?

Yabancı ortaklıklarının oranı nedir?

Ülkemizden şirket adına kaç dönüm toprak satın almışlar?

Sorular soru içinde akıl olmazların zoru içinde

Ülkemiz Pakraduni, kripto Yahudi ve türevlerinin tesirinden, organizesinden ve yerli işbirlikçi hainlerden kurtarılmalıdır.

Yazıktır, günahtır bu millete!

Ülkemiz dünyanın en zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahipken maalesef ülke nüfusunun yüzde ellisi açlık sınırının altında hayatını sürdürmeye çalışmaktadır.

Öncelikle parlementoyu, sivil toplum örgütlerini, gazetecileri göreve davet ediyorum.

Ey milletvekillerimiz!

TBMM’de bulunanlar!

Emekli maaşları asgari ücretin yedi katı civarında, maaşları on katı civarında olan vekillerimiz!

Erzincan maden ocağında ülke adeta soyulurken iktidarı muhalefeti farketmeksizin soruyorum: Allah aşkına siz neredeydiniz?

Merakımı bağışlayın.

Asla unutulmaması gereken milletine, devletine hizmet etmektir.

Milletvekilliği ne büyük sorumluluk istiyor.

Milletvekilliği, bakanlık, belediye başkanlığı, genel müdürlük gibi yetkili makamda bulunmak, ateşten gömlektir!

Gereğini, görevini yapmayan ihmal edenlerin vay haline!

Ey gazeteci kimliği taşıyanlar ve desteklediği siyasi yapının sözcülüğüne soyunan bazıları için söylüyorum, her gün televizyonlarda milletin kafasını şişireceğinize, gazete köşelerinde parti propandasını güya çok bilir edası ile yapacağınıza yüreğiniz yetiyorsa gerçekleri söyleyin!

Söyleyin ki hem millete hem devlete hizmetiniz olsun ve hem de desteklediğiniz siyasi yapıya yol göstermiş ve uyarmış olursunuz.

Sivil toplum örgütleri, iş adamları, meslek kuruluşları ve buna benzer kurum ve kuruluşlar yarından tezi yok bu konularda uzmanlara raporlar hazırlatmalı ve devlete sunmalısınız.

Ülkeye hizmet, ve sorumluluk böyle olsa gerek.

Vesselam.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.