04 Mayıs 2026 Pazartesi
93 sayfalık Büyükçekmece Belediyesi operasyonu iddianamesinde Almanya detayı tek tek ortaya dökülmüş
Ahlaki çözülmede bizim payımız?
Yüzde 29’luk büyük tehlike!
Mülk, insanı bozar mı?
Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Parti…
Sağlık sistemi ve eczacılarımız
Sağlık Sistemin Sessiz Yükü: Eczacılar Ne Anlatıyor?
Sağlık sisteminin en görünmeyen ama en çok temas edilen noktalarından biri eczaneler…
Hastane randevusu bulamayanın da reçetesini alamayanın da en küçük sağlık danışmanlığına ihtiyaç duyanın da ilk uğradığı yer çoğu zaman eczaneler oluyor.
Ancak son dönemde yaptığımız ziyaretlerde eczacılarımızın dile getirdiği sorunlar, bu sistemin aslında sessiz bir yük altında olduğunu açıkça gösteriyor.
Artan ilaç fiyatlarıyla birlikte yükselen KDV oranları, her gün eczacı ile vatandaşın karşı karşıya gelmesine neden oluyor.
Vatandaş haklı olarak “Bu ilaç neden bu kadar pahalı?” diye sorarken, eczacı aslında sistemin uygulayıcısı olmasına rağmen sorunun muhatabı haline geliyor.
Bir diğer önemli konu ise muayene ücretlerinin eczaneler üzerinden tahsil edilmesi.
Sağlık hizmetinin bir parçası olan bu ücretin, doğrudan eczane üzerinden alınması hem mesleki algıyı zedeliyor hem de eczacı ile hasta arasında gereksiz bir gerilim oluşturuyor.
Öte yandan her ile hatta neredeyse her ilçeye açılan üniversiteler ve eczacılık fakülteleri, mesleğin geleceği adına ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Nicelik artarken, niteliğin aynı oranda korunup korunamadığı, sahada en çok konuşulan konulardan biri haline gelmiş durumda.
Eczacılarımızın dikkat çektiği bir başka başlık ise son dönemde artan yabancı hasta yoğunluğu.
Elbette sağlık hizmetine erişim insani bir haktır; ancak kontrolsüz ve plansız artan hasta hareketliliği, bulaşıcı hastalık risklerini de beraberinde getiriyor.
Bu durum yalnızca eczacıları değil, doğrudan toplum sağlığını ilgilendiriyor.
Tüm bu başlıkların ortak noktası ise çok net:
Eczacılar yalnızca ilaç veren kişiler değil, sağlık sisteminin yükünü omuzlayan temel aktörlerden biridir.
Bugün onların yaşadığı ekonomik ve mesleki sıkıntılar görmezden gelinirse, yarın bunun etkisini doğrudan vatandaş hissedecektir.
Çünkü eczane, sağlık sisteminin en ulaşılabilir kapısıdır.
Bu kapının ayakta kalması, sadece bir meslek grubunun değil, toplum sağlığının meselesidir.
Bahar geldiğinde ilk akla gelen şey temizlik olur.
Camlar silinir, halılar yıkanır, dolaplar boşaltılır.
Herkes bir ferahlık arar.
Ama nedense kimse dönüp kendine şu soruyu sormaz: Asıl kirlenen neresi?
Evlerimizi temizlerken içimizi ihmal ediyoruz.
Oysa biriktirdiğimiz kırgınlıklar, sustuğumuz cümleler, görmezden geldiğimiz gerçekler… Hepsi zihnimizde, kalbimizde yer kaplıyor.
Bazı ilişkiler vardır; çoktan bitmiştir ama alışkanlık diye sürdürülür.
Bazı insanlar vardır; hayatımızda sadece yük olurlar ama “ayıp olur” diye çıkaramayız.
Bazı duygular vardır; artık bize ait değildir ama taşımaya devam ederiz.
İşte asıl temizlik burada başlar.
Bahar sadece doğayı değil, insanı da yenilenmeye çağırır.
Ama bu çağrıya kulak vermek cesaret ister.
Çünkü bazen bir evi temizlemekten daha zordur bir insanı hayatından çıkarmak.
Bazen bir odayı boşaltmak kolaydır da bir kalbi boşaltmak zor gelir.
Şunu kabul etmek gerekiyor: Her şey bizimle gelmek zorunda değil.
Geçmişin yüküyle geleceğe yürünmez.
Yorgun ilişkilerle huzur kurulmaz.
Sahte kalabalıklarla yalnızlık geçmez.
Belki de bu bahar, ilk kez gerçekten temizlenme zamanı.
Eşyaları değil, fazlalıkları…Tozu değil, yükleri…Evi değil, hayatı temizleme zamanı.
Çünkü insanın içi ferah değilse, hiçbir mevsim gerçekten bahar olmaz.
Bahar geldi…
Ağaçlar çiçek açtı, parklar doldu, sokaklarda çocuk sesleri arttı.
Uzun bir kışın ardından hepimiz biraz daha fazla dışarı çıkmak, güneşi hissetmek istiyoruz.
Ancak baharın bu güzel yüzü, bazı vatandaşlarımız için maalesef biraz zorlayıcı olabiliyor.
Çünkü bahar aynı zamanda alerji mevsimi demek.
Özellikle bu dönemde havaya yayılan polenler, alerjik bünyeye sahip kişilerde ciddi rahatsızlıklara neden olabiliyor.
Sürekli hapşırma, burun akıntısı, gözlerde kaşıntı, baş ağrısı ve hatta zaman zaman nefes darlığı…
Birçok kişi bu şikâyetlerle günlük hayatını sürdürmekte zorlanabiliyor.
Sağlık alanında çalışan biri olarak bahar aylarında bu şikâyetlerin belirgin şekilde arttığını sıkça görüyoruz.
Aslında küçük ama etkili önlemlerle bu dönemi çok daha rahat geçirmek mümkün.
Öncelikle alerjisi olan vatandaşlarımızın doktorlarının önerdiği ilaçları düzenli kullanmaları oldukça önemli.
Ayrıca mümkünse ilaçlarını yanlarında bulundurmaları, ani gelişebilecek alerjik reaksiyonlara karşı hızlı bir önlem olacaktır.
Polenlerin en yoğun olduğu saatler genellikle sabah erken saatler ve rüzgârlı havalardır.
Bu zamanlarda uzun süre dışarıda kalmamaya dikkat etmek faydalı olabilir.
Dışarı çıkmak gerekiyorsa maske veya güneş gözlüğü kullanmak polen temasını bir miktar azaltabilir.
Dışarıdan eve döndüğümüzde ise basit ama etkili bir alışkanlık büyük fark yaratır: Ellerimizi ve yüzümüzü yıkamak, mümkünse duş almak ve kıyafetlerimizi değiştirmek.
Çünkü polenler fark etmeden üzerimize ve saçlarımıza tutunabilir.
Ev ortamında da bazı küçük önlemler alınabilir.
Yaşam alanlarının düzenli havalandırılması ve temiz tutulması, alerjenlerin birikmesini azaltarak daha rahat bir ortam sağlar.
Unutmayalım ki bahar, doğanın bize sunduğu en güzel armağanlardan biridir.
Birkaç basit tedbirle hem sağlığımızı koruyabilir hem de bu güzel mevsimin tadını doyasıya çıkarabiliriz.
Herkese sağlıklı, huzurlu ve alerjisiz bir bahar diliyorum.
Ramazan ayını geride bırakırken hepimizin kalbinde aynı heyecan vardır: Bayram.
Bayram; sevdiklerimizle buluşmanın, kapı kapı gezmenin, büyüklerin ellerini öpmenin ve ikramların eksik olmadığı o güzel sofraların zamanıdır.
Özellikle tatlılar…
Baklavalar, şekerler, çikolatalar… Bayramın adeta simgesi haline gelmiştir.
Ancak bayramın tatlı olması, tatlıyı sınırsız tüketmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Çünkü bayramda en sık karşılaştığımız sağlık sorunlarının başında “aşırı tatlı” ve “ağır yiyecek” tüketimi geliyor.
Ramazan boyunca vücudumuz uzun saatler süren oruç düzenine alışır. Bayramla birlikte birden bire ağır ve şekerli gıdalara yüklenmek mideyi zorlayabilir.
Fazla tüketilen tatlılar; mide şişkinliği, hazımsızlık, reflü, kabızlık ya da tam tersine ishal gibi sindirim sorunlarına yol açabilir.
Özellikle sabah kahvaltısından hemen sonra peş peşe tatlı tüketmek, gün içinde bu şikayetleri daha da artırabilir.
Burada en dikkatli olması gereken gruplardan biri de şeker hastalarıdır.
Şeker hastalığı olan bireyler için bayram tatlıları kontrolsüz tüketildiğinde kan şekerinde ani yükselmelere sebep olabilir.
Bu durum baş dönmesi, halsizlik, çarpıntı gibi sorunlara yol açabileceği gibi uzun vadede daha ciddi sağlık problemlerine de neden olabilir.
Ama bu demek değildir ki bayramda hiç tatlı yemeyelim.
Önemli olan ölçüyü korumaktır.
Küçük porsiyonlar tercih etmek, tatlıyı gün içine yaymak ve mümkünse yürüyüş gibi hafif aktivitelerle vücudu desteklemek bayramı daha sağlıklı geçirmenize yardımcı olur.
Ayrıca bol su içmek ve gün içinde sebze ağırlıklı öğünlere yer vermek sindirim sistemini rahatlatır.
Unutmayalım ki, bayramın en güzel tarafı tatlılardan çok, gönüllerin tatlı olmasıdır.
Sevdiklerimizle paylaşacağımız güzel sohbetler, samimi ziyaretler ve içten tebessümler bayramı gerçekten bayram yapan tadlardır.
Bu bayram sofralarımız bereketli, gönüllerimiz huzurlu, sağlığımız yerinde olsun.
Hepinize sağlıklı, huzurlu ve ölçülü bir bayram diliyorum.
Geçtiğimiz günlerde bir emekli amcamızla sohbet ettim.
Konuşurken eli sürekli ağzına gidiyordu. “Dişlerim yok kızım,” dedi, “gülerken utanıyorum.”
Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, çocuk okutmuş.
Ama bugün bir lokma eti rahatça çiğneyemiyor.
Bir başka hanımefendi… 62 yaşında. Doktora gitmiş.
Üç implant gerekiyor denmiş.
Çıkan rakam neredeyse bir yıllık birikimine denk. “Ya yaptıracağım ya da torunumun düğünü için ayırdığım parayı harcayacağım” diyor.
Şimdi soralım:
Bu insanlar lüks mü istiyor?
İmplant tedavisi bugün diş kaybında en sağlıklı ve kalıcı çözüm olarak öneriliyor.
Ancak maliyeti birçok vatandaş için erişilebilir değil.
Üstelik devlet güvencesi kapsamında implant tedavisi karşılanmıyor.
Oysa ağız ve diş sağlığı, genel sağlığın ayrılmaz bir parçasıdır.
Çiğneyemeyen bir insan yeterli beslenemez.
Yetersiz beslenme; mide problemlerinden bağışıklık zayıflığına kadar birçok soruna yol açar.
Bu durum zamanla daha büyük sağlık harcamalarına sebep olur.
Bir emekli düşünün:
Maaşı kira, fatura ve temel ihtiyaçlara zor yetiyor.
İmplant için istenen rakam ise on binlerce lira.
Böyle bir tabloda vatandaş neyi tercih edecek?
Sağlığını mı, geçimini mi?
Sosyal devlet anlayışı, vatandaşı yalnız bırakmamak demektir.
Yıllarca sisteme katkı sunmuş bir insanın yaşlılık döneminde temel bir sağlık ihtiyacına ulaşamaması hepimizi düşündürmelidir.
Bizim önerimiz nettir:
Belli bir yaşın üzerindeki vatandaşlarımız için en azından belirli sayıda implant tedavisi devlet güvencesine alınmalıdır.
İmkânlar ölçüsünde kapsam genişletilmelidir.
Bu bir ayrıcalık talebi değildir.
Bu, insan onuruna yakışır bir yaşam talebidir.
Yaş almak kaderdir.
Ama sağlıksız yaşamak kader olmamalıdır.