19 Eylül 2026 Cumartesi
Trabzon’da dev müsabaka başladı: Trabzonspor - Galatasaray karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Erbakan’ın oğlu olmak yetmez
Şimdi bunların yaptıkları yanlarına kar mı kalacak?
Kötülük, sensizlikten cesaret alır!
12 Eylül askeri darbesi…
50 yaşından sonra kadın görünmez olmamalı
Bu yazıyı yazmak istemezdim.
Gerçekten istemezdim.
Yazar sorumluluğum yazmamı gerektirdi.
Çünkü memleketin gündemi zaten yeterince ağır.
PKK süreci, Suriye, Yunanistan, İran, İsrail… Bölge ateş çemberinde.
İçeride vatandaşın derdi geçim, adalet, eğitim, güvenlik ve gelecek kaygısı.
Böyle bir ortamda insan, parti içi polemiklerle ve siyasi atışmalarla uğraşmak istemiyor.
Ama siyaset böyle bir şey.
Memleketin gerçek meseleleri ortadayken, bazıları hâlâ kendi küçük hesaplarının peşinde.
CHP kendi içinde kaynıyor, hırsızları bulmaya çalışırken!
Yeni Parti daha sahneye çıkmadan ismi “hain, satılmışlar” ve isim hırsızı diye mahkemelik oluyor.
Bir de Yavuz abi var. Elinde bir anahtar, kapı kapı dolaşıyor. İlle de bir kapıya uydurup içeri girmeye çalışıyor.
Ama abi, o anahtar fazla elastiki.
Sağa sola eğiliyor, bükülüyor. Her kapıya göre şekil alıyor. Ama açmak için gücü yetmiyor.
Zaten olmaz. Olmaz.
Siyasette esneklik başka şeydir, omurgasızlık görüntüsü vermek başka. İnsan bazen bir kapıyı açmak pahasına anahtarını eğip bükmemeli.
Düz durmalı. Düz konuşmalı.
Düz yürümeli.
Bunlar ayrı ayrı konuşulacak meseleler. Benim bugün asıl söylemek istediğim başka.
Sayın Fatih Bey, artık sınırı zorluyorsunuz.
Bunu düşmanlıkla söylemiyorum.
Bir hayal kırıklığıyla söylüyorum.
Çünkü sizin biyolojik babanız olan Necmeddin Erbakan Hoca, benim için sıradan bir siyasetçi değildir.
Ben onu, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli siyasi şahsiyetlerden biri olarak görüyorum.
Tam da bu nedenle sizin üzerinizdeki beklentim yüksek. Çünkü siz Erbakan’ın oğlusunuz.
Bu bir ayrıcalık olabilir. Ama aynı zamanda ağır bir emanettir.
Erbakan’ın oğlu olmak yetmez.
Soyadı taşımak kolaydır. Asıl mesele, o soyadının ağırlığını taşıyabilmektir.
Bunun için sadece konuşmak, sadece eleştirmek, sadece sert cümleler kurmak yetmez.
Akıl gerekir. Kadro gerekir. Proje gerekir. Eser gerekir.
Bugün elinizde önemli bir siyasi imkân var. Milletvekilleriniz, teşkilatlarınız, seçmen tabanınız var.
Arkanızda da Türkiye siyasetinde iz bırakmış büyük bir gelenek bulunuyor.
Peki bunun karşılığı ne olmalı?
Siyaset üretin.
Ekonomi için uygulanabilir modeller ortaya koyun. Tarım için çözüm üretin. Gençlere gerçekçi bir gelecek programı sunun. Dış politikada devlet ciddiyetiyle konuşun.
İktidarı eleştirin ama sadece “yanlış yapıyorsunuz” demeyin.
Ardından şunu söyleyin:
“Siz böyle yapıyorsunuz. Biz ise şöyle yapacağız.”
İşte siyaset budur. Çünkü muhalefet etmek kolaydır.
Asıl zor olan, yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyin yerine bir çözüm koyabilmektir.
Milletin karşısına çıkıp bir yol gösterebilmektir.
Sözün sertliği, siyasetin ağırlığı değildir.
Erbakan Hoca’nın farkı da burada ortaya çıkıyordu. Sadece itiraz etmiyordu. Bir şey söylüyor, ardından nasıl yapılacağını anlatıyordu.
“Ağır sanayi” diyordu. “Üretim” diyordu. “Denk bütçe” diyordu. Gümüş Motor gibi somut girişimleri vardı.
Katılırsınız, katılmazsınız.
Ama ortada bir fikir, bir hedef ve bir istikamet vardı. İnsanlara yalnızca kızgınlık değil, bir yol göstermeye çalışıyordu.
Bugün sizin yapmanız gereken de budur. Babasının adını daha fazla kullanmak değil; babasının bıraktığı mirasın üzerine yeni bir şey koymak.
Çünkü miras, geçmişi tekrar etmek değildir.
Geçmişten aldığınız birikimle geleceğe yeni bir şey bırakabilmektir.
Bu millet slogandan yoruldu.
Polemiğe doydu. İnsanlar artık kimin kime ne söylediğini değil, kimin ne yapacağını bilmek istiyor.
Çözüm istiyor.
Proje istiyor.
Program istiyor. Gelecek istiyor.
Ben Yeniden Refah Partisi’nin siyasette güçlü bir aktör olmasını isterim.
Millî Görüş geleneğinin Türkiye siyasetinde bir ağırlığı olduğuna inanıyorum.
Tam da bu nedenle eleştiriyorum.
Çünkü küçülmenizi değil, büyümenizi istiyorum.
Ama büyümek, daha yüksek sesle konuşmak değildir. Büyümek, daha fazla fikir üretmektir.
Daha güçlü kadro kurmaktır. Daha ciddi projeler ortaya koymaktır. Devlet yönetimine hazırlanmaktır.
Çünkü bir gün bu millet size çok basit bir soru soracak:
“Babanız Erbakan’dı. Peki siz ne yaptınız?”
İşte o gün verecek güçlü bir cevabınız olmalı.
Çünkü soyadı bir yere kadar taşır.
Bir noktadan sonra artık sizin ne yaptığınıza bakılır.
Soyadı kapıyı açabilir. Ama içeride ne yapacağınızı söylemez.
Orada sizin aklınız konuşur. Sizin kadronuz konuşur. Sizin eseriniz konuşur.
Erbakan Hoca’nın adı günlük siyasi kavgaların ve günübirlik polemiklerin malzemesi olamayacak kadar büyük. O isim bir emanettir.
Emanet taşınır. Harcanmaz.
Şimdi önünüzde bir kapı var.
Mesele artık içeri girip girmemek değil.
Mesele, içeri girdiğinizde ne yapacağınız.
Hoca’nın bıraktığının üzerine bir şey koyacak mısınız? Yoksa sadece onun soyadını mı taşıyacaksınız?
Çünkü mesele Erbakan’ın oğlu olmak değil. Mesele, Erbakan’ın oğlu olarak ne yaptığını gösterebilmektir.
Millet bekliyor.
Tarih de bekliyor.
Vesselam.
SESLİ MAKALE👇
Devamını Oku
8 Temmuz’da bu köşeden açık bir uyarıda bulunmuştum: “Türkiye’de binlerce genç cinsiyetini değiştirmek istiyor!”
O gün bu cümleyi yazarken bir slogan atmıyordum; toplumun en kırılgan fay hattını işaret ediyordum.
Derin bir kimlik bunalımının eşiğinde savrulan gençler, dijital yönlendirmelerden özel kliniklere, ilaç tekellerinden fonlu yapılara kadar uzanan çok katmanlı, organize bir endüstrinin hedefindeydi.
Ama ne oldu? Bu tespiti “abartı” diye yaftalayanlar, meseleyi hafife alanlar, kendini basın ve mecmua çevrelerinde bilge zannedenler… Bugün yargının ve kamu denetiminin başlattığı Ailem Güvende operasyonlarıyla ortaya saçılan vahim tabloyu izlemek zorunda kalıyor.
Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada duruyor: Abartı değilmiş. Gecikmiş bir uyarıymış!
Ve bugün yaşananlar, o gün yazdığımın birebir teyidi.
Tıbbi Zorunluluk Değil, Ömür Boyu Süren Müşterilik
Yıllardır sessizce işletilen bu çark, kimlik arayışındaki genci bir özne değil, kâr üreten bir “müşteri” olarak konumlandırdı.
Kapıdan giren her birey geri dönüşü olmayan bir medikal bağımlılığın içine çekildi.
Ve bu devasa faturanın neredeyse tamamı, kimse itiraz etmeden kamu maliyesinin, yani milletin sırtına yüklendi.
2013 tarihli düzenlemelerle cinsiyet uyum operasyonlarının ve hormon tedavilerinin SGK kapsamına alınması, suiistimale açık bir pazarın kapısını araladı:
• Karşı cinsiyet hormon tedavileri geçici bir reçete değil; ömür boyu süren kesintisiz bir ilaç bağımlılığıdır.
• 18 yaşında bu sürece dahil edilen bir bireyin 60 yaşına kadar, yani on yıllar boyunca kullanacağı ilaçlar, düzenli kan tahlilleri ve endokrinolojik kontroller; geri dönüşsüz cerrahi müdahaleler, revizyon ameliyatları ve komplikasyon tedavileriyle birleştiğinde tek bir bireyin faturası bile onlarca milyon lirayırahatlıkla aşmaktadır.
• Bu maliyet artık bireysel bir sağlık hizmeti olmaktan çıkmış; sosyal güvenlik sistemini sarsan yapısal bir yük hâline gelmiştir.
Burada hayati bir ayrım yapmak zorundayız: Bu gençlerin kaçı gerçek anlamda klinik bir cinsiyet disforisi yaşıyordu; kaçı sosyal medyanın, dijital akımların ve akran baskısının tetiklediği geçici bir ergenlik krizinin kurbanıydı?
Özel kliniklerin hızla tanzim ettiği raporlar, ilaç tekellerinin kabaran kâr marjları, özel hastanelerin ameliyat kotaları… Gençlerin ruhsal kırılganlıkları üzerinden bir avuç çıkar odağına aktarılan kamu kaynakları; manevi faturası gence ve ailesine, maddi faturası ise SGK’ya, yani vatandaşın primlerine kesildi.
Bu nedenle yürütülen soruşturmalar sadece sosyolojik bir refleks değil; gecikmiş bir kamu maliyesi denetimi ve etik hesaplaşmadır.
Şeffaflık Çağrısı: Dış Finansman ve Sivil Toplum Sınırı
Mesele yalnızca SGK ile sınırlı değil.
Yıllardır çeşitli dernekler, platformlar ve sivil toplum görünümlü yapılar üzerinden yürütülen faaliyetlerin finansal arka planı da ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Bu yapıların bir kısmı, gençlerin kimlik arayışını “sosyal proje” adı altında fonlayan; ancak sahada aileleri daha da yalnızlaştıran bir etki üretti.
Bu noktada meşru bir soru sormak her yurttaşın hakkıdır: Bu kaynaklar gerçekten evrensel bir sivil toplum dayanışması mıydı, yoksa toplumun demografik ve kültürel dokusunu dönüştürmeyi hedefleyen fonlu bir mühendislik projesinin parçası mıydı?
Bu sorunun cevabı hamasetle değil; bağımsız yargının ve mali denetçilerin şeffaf raporlarıyla ortaya konmalıdır. Meşru sivil toplum faaliyeti ile dış güdümlü ajandalar arasındaki sınır netleşmelidir ki ne hak arayışı kriminalize edilsin ne de organize manipülasyonlar cezasız kalsın.
Enkazın Altında Kalanlar: Sessizce Çöken Aileler
Bu kurgulanmış fırtınada en büyük bedeli sessizce ödeyenler anne babalar oldu.
Evladının gözlerinin önünde adım adım yabancılaşmasını izleyen aileler; ne devlette rehberlik edecek bir muhatap bulabildi ne de sağlık sisteminde güvenli bir liman.
Bir yanda dijital mecraların ve lobilerin ideolojik baskısı, diğer yanda özel sağlık sektörünün ticari yönlendirmeleri… Anne babalar bu iki değirmen taşı arasında ezildi. Kimlik siyasetinin gürültüsü, evlatları için çırpınan ailelerin sessiz çığlığını bastırdı.
Sonuç: Yarayı Kapatmak İçin Bataklığı Kurutmak Şart
“2026–2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu doğrultusunda başlatılan adımlar kıymetlidir; ancak sadece tabelalara ve vitrindeki aktörlere odaklanmak sorunu çözmez.
Asıl mesele, gençlerin arayışını bir kâr kapısına, ailelerin çaresizliğini bir faturaya dönüştüren mekanizmayıbütünüyle tasfiye etmektir.
• Tıbbi teşhis ve onay süreçleri bağımsız, çok daha sıkı bilimsel ve hukuki denetime tabi tutulmalıdır.
• Kamu kaynaklarının kontrolsüzce ticari odaklara akıtılmasının önüne geçilmelidir.
• Aileleri koruyacak, gençlere doğru psikolojikrehberliği sağlayacak kurumsal destek ağları ivedilikle kurulmalıdır.
Hiçbir çocuğun geleceği rant düzeninin yakıtı olamaz.
Bu hesap tüm boyutlarıyla sorulmadan, açılan toplumsal yara asla kapanmayacaktır.
SESLİ MAKALE👇
Devamını Oku
Toplumun en sessiz ama en derin kırılmalarından birini yaşıyoruz. Utancımızdan artık “benim oğlum” ya da “benim kızım” diyemiyoruz.
Bir tarafta ömrünü ailesine, çocuklarına ve onların geleceğine adamış anne ve babalar var.
Diğer tarafta ise sahip oldukları birçok imkânın hangi bedeller ödenerek elde edildiğini bilmeden büyüyen, savurgan ve çoğu zaman da nankör bir nesil…
Mesele yalnızca kuşak farkı değil. Asıl mesele, bir hayatın emeği ile o emeğin sonucu arasındaki bağın kopmasıdır.
Çünkü çocuklara çoğu zaman sonucu gösterdik, bedeli göstermedik.
Sıcak bir ev sunduk ama o evin nasıl kurulduğunu anlatmadık.
Sofraya yemek koyduk ama o sofranın kurulması için kaç saat çalışıldığını söylemedik.
Okullarını, diplomalarını, imkânlarını önlerine koyduk.
Fakat bunların arkasındaki mücadeleyi göstermedik.
Bir Ömür Görünmez Oldu
Bir anne yıllarca kendi ihtiyaçlarını erteledi.
Bir baba ailesi eksik kalmasın diye yoruldu, sustu, bazen istemediği işlerde çalıştı.
Kendi hayallerinden vazgeçti, çocuklarının hayallerine yatırım yaptı.
Çocuk ise çoğu zaman sadece sonuca baktı:
Ev vardı. Araba vardı.
Eğitim vardı. Sofrada yemek vardı.
Hayat “bir şekilde” devam ediyordu.
Ama o “bir şekilde”nin arkasında bir ömür vardı.
İşte bugün bazı anne ve babaların içinde taşıdığı en büyük sızı burada başlıyor: Bir ömürlerinin görünmez hâle gelmesi.
İnsan görmediği emeğin değerini anlamakta zorlanır.
Bilmediği fedakârlığı takdir etmekte zorlanır. Duymadığı bir hikâyeyle bağ kurmakta zorlanır.
Yaşı Büyük, Yükü Küçük Yetişkin
Bugünün gençleri teknolojiyle, hızlı iletişimle ve bilgiye kolay erişimle büyüdü.
Bir tuşa dokunarak dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşabiliyorlar.
Fakat bilgiye ulaşmak, hayatı anlamak değildir.
Hayatın yükünü taşımayan insan, sorumluluğun ağırlığını tam olarak kavrayamayabilir.
Bazen karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:
Özgürlük istiyor ama sorumluluğu taşımakta zorlanıyor.
Haklarını biliyor ama yükümlülüklerini aynı ölçüde önemsemiyor. Hayattan çok şey bekliyor ama hayatın karşılığında ne istediğini düşünmüyor.
Elbette bütün gençleri aynı kefeye koyamayız.
Çalışan, ailesine sahip çıkan, sorumluluk alan, anne ve babasının kıymetini bilen çok sayıda genç var.
Meselemiz bir nesli suçlamak değil. Meselemiz, anne ve baba ile çocuk arasında neden böyle bir mesafe oluştuğunu anlamak.
Biz Neyi Yanlış Yaptık?
Belki de anne ve babalar olarak kendimize sormamız gereken sorular var.
Çocuklarımızı korumak isterken onlara hayatın gerçeklerini ne kadar gösterdik?
“Ben çektim, çocuğum çekmesin” dedik. “Ben yokluk gördüm, o görmesin” dedik. “Benim yaşadığım zorlukları çocuğum yaşamasın” dedik.
Bu düşüncenin içinde büyük bir sevgi vardı.
Ama bazen sevginin başka bir sonucu ortaya çıktı:
Korumak isterken köklerinden kopardık.
Çocuklarımız bizim çektiğimiz sıkıntıları görmedi. Çünkü biz onların görmesini istemedik.
Onlara yokluğu değil, varlığı gösterdik. Mücadeleyi değil, sonucu gösterdik. Bedeli değil, imkânı gösterdik.
Sonra da büyüdüklerinde neden bizim gibi düşünmediklerine şaşırdık.
Belki de sorun onların nankör olması kadar basit değildi.
Belki biz onlara yeterince hikâye anlatmamıştık.
Çözüm Ceza Değil, Hafıza
Bugün çocuklarımızla ilgili konuşurken çoğu zaman şikâyet ediyoruz:
“Bizi anlamıyor.” “Bizim kıymetimizi bilmiyor.” “Her şeyi hazır bekliyor.” “Eskileri bilmiyor.”
Peki biz ne yaptık?
Onlara geçmişimizi anlattık mı? Dedelerinin, ninelerinin hangi şartlarda yaşadığını söyledik mi?
Kendi gençliğimizde neler çektiğimizi anlattık mı?
Bugün sahip oldukları evin, eğitimin, özgürlüğün ve imkânların hangi mücadelelerin sonucunda ortaya çıktığını gösterdik mi?
Sadece “Bunun kıymetini bil” demek yetmez. Kıymet, hikâyesi anlatıldığında anlaşılır.
Bir çocuğa “Bu ev için yıllarca çalıştım” demek başka şeydir.
O yılları anlatmak başka…
Nerede yaşadığını, ne kadar kazandığını, hangi zorluklardan geçtiğini, hangi hayallerinden vazgeçtiğini anlatmak gerekir.
Çünkü aile hafızası yalnızca geçmişi anlatmaz; insana kim olduğunu da anlatır.
Geçmişini Bilmeyen Geleceğini Eksik Kurar
Bir toplum gençliğini kazanmak istiyorsa önce hafızasını kaybetmemelidir.
Hafıza zayıfladığında, nesiller arasındaki bağ da zayıflar.
Bir çocuk anne ve babasının hayat hikâyesini bilmezse, onların bugün bulunduğu noktayı yalnızca “normal” ve “zaten olması gereken” bir durum olarak görebilir.
Oysa hiçbir hayat kendiliğinden oluşmaz.
Her evin arkasında mücadele vardır. Her diplomanın arkasında yıllar vardır. Her sofranın arkasında emek vardır. Her özgürlüğün arkasında bir bedel vardır.
Bunları çocuklarımıza anlatmak onları geçmişe mahkûm etmek değildir.
Tam tersine, geleceği daha sağlam kurabilecekleri bir bilinç kazandırmaktır.
Anne ve babaların da çocuklarından yalnızca saygı beklemek yerine, kendi hikâyelerini anlatmaları gerekir.
Hafıza aktarılmadan değerler aktarılmaz.
Sözün Özü
Bugün anne ve babaların sessizce taşıdığı bir ızdırap var.
Onlar çoğu zaman bizden büyük şeyler istemiyor:
Bir teşekkür. Bir telefon. Bir ziyaret.
Bir hatırlama.
Ve belki de en önemlisi: Hayatlarının boşa gitmediğini hissetmek.
Çünkü insan yaşlandığında yalnızca çocuklarının başarısıyla değil, verdiği emeğin karşılığında onların kendisini anlayabilmesiyle de huzur bulur.
Belki bugün birbirimize kızmadan önce bunu düşünmeliyiz:
Biz çocuklarımıza sadece bir hayat mı verdik, yoksa o hayatın hikâyesini de anlattık mı?
Çocuklarımıza sonucu gösterdik.
Ama bedeli göstermedik.
Şimdi yapılması gereken, geçmişi çocukların omzuna yüklemek değil; geçmişle gelecek arasında yeniden bir bağ kurmaktır.
Bir nesli suçlamak kolaydır.
Asıl zor olan, o neslin neden böyle yetiştiğini anlamaktır.
Ve belki de bugün hepimizin birbirine söylemesi gereken en önemli cümle şudur:
“Siz olmasaydınız, biz bugün burada olmazdık.”
Vesselam.
Devamını Oku
Gerçek Operasyonlar ve Uydurulmuş Tehditler
Sosyal medyada dolaşan hikâyenin bir kısmı mahkeme kararıyla sabit, bir kısmı ise başka bir olaydan devşirilmiş kurgu.
Son haftalarda sosyal medyada dönen bir “MİT raporu” hikâyesi var ya, işin aslını merak ettim ve resmî belgelere, mahkeme kararlarına, Avrupa Parlamentosu tutanaklarına tek tek indim.
Sonuç ortada: bir kısmı gerçek, ağır ve belgeli, bir kısmı ise tamamen kurgu.
Beni rahatsız eden boyut şu: Türkiye’nin aleyhine olunca Avrupa’daki sözde Türk basınını temsil eden bazı nam-ı tenahi mecmualar, kayıtsız şartsız kopyala–yapıştır haberleri yapıyor.
Gerçi arayıp söyledim ve bana söz verdiler: “Olayın doğrusunu sen yaz, biz de senin yazını paylaşalım.” Peki… olayın aslı altta.
Bakalım paylaşacaklar mı? Hiç de sanmıyorum ya!
İddiaları bir kenara bırakalım; Almanya’nın elinde ne var?
Almanya’nın karşı istihbarat mekanizması, federal düzeyde BfV, Berlin’de ayrıca kendi eyalet teşkilatı LfV, yıllardır aynı dört ismi sayıyor: Rusya, Çin, İran, Türkiye.
Türkiye bir NATO müttefiki olmasına rağmen bu listede yer alıyor; bu tek başına dikkat çekici bir kurumsal refleks.
Ama burada bir ayrıntı var: BfV’nin resmî açıklamasında 2025’in asıl istihbarat trafiğinin Rusya, Çin ve İran’dan geldiği belirtiliyor.
Türkiye ise ayrı bir başlıkta, “ulusötesi baskı” çerçevesinde ele alınıyor.
Yani listede var ama birinci sırada değil.
Bu ayrımı önemsiyorum; çünkü kamuoyuna “Türkiye Rusya kadar tehlikeli görülüyor” diye sunulan hikâye tam burada çatlıyor.
Peki MİT ne yapıyor gerçekten?
Raporun kendi ifadesiyle “yoğun” bir faaliyet var; fakat hedefte Alman devleti yok. Hedefte PKK, FETÖ, DHKP-C mensupları ve Ankara’nın “sistem muhalifi” saydığı çevreler bulunuyor.
Almanya, barındırdığı büyük Türkiye kökenli nüfus nedeniyle Avrupa’daki en kritik hedef ülke olarak tarif ediliyor.
MİT ve Emniyet’in dijital ihbar hatları üzerinden buradaki vatandaşları bilgi vermeye yönlendirdiği; bu ihbarların bazen Türkiye’ye giriş–çıkışta sınır kapısında karşılık bulduğu ve diasporaya uzun vadeli siyasi nüfuz kurma çabası olduğu da raporda yazıyor.
Somut dosya: Hürth ve Köln
Bunlar soyut iddia değil.
Alman Federal Adalet Divanı (BGH)’nın 21 Ağustos ve 3 Eylül 2025’te verdiği iki karar, işin somut tarafını gösteriyor: Köln yakınlarındaki Hürth’teki Türkiye Başkonsolosluğu’nun içinde, tam zamanlı personelle çalışan resmî bir MİT birimi bulunduğu tespit edilmiş.
İkinci şüpheli ise Köln polisinde görevli Türk kökenli bir kadın memur; suçlaması, polis veri tabanından çektiği bilgileri konsolosluğa aktarmak.
BKA her ikisinin de evini basmış.
Yani “yoğun istihbarat faaliyeti” ifadesi burada havada kalıyor; sadece bir mahkeme dosyasıyla destekleniyor.
Kurgunun başladığı yer
“Örümcek Ağı Operasyonu” diye bir şey MİT’e mal ediliyor.
Hiçbir Alman belgesinde bu isim MİT ile yan yana geçmiyor.
O isim, Ukrayna istihbaratının Rus hava üslerine düzenlediği İHA saldırısının kod adı.
Birileri bu çarpıcı ismi alıp başka bir hikâyenin üzerine yapıştırmış, hepsi bu.
DHKP-C’nin MİT tarafından yönetildiği iddiası da aynı kefede. Hiçbir kaynakta yok; üstelik mantığa da aykırı.
Ülkücü hareketin MİT tarafından yönetildiği iddiası da böyle.
Alman istihbaratı bu hareketi (ADÜTDF) ayrı bir başlıkta izliyor; MİT bağlantısına dair tek satır yok.
MİT’in Rus istihbaratıyla birlikte siber saldırı düzenlediği ya da Alman Şansölyeliği’ne sızdığı iddiası da aynı akıbete uğruyor.
Siber saldırı bahsi geçtiğinde parmak doğrudan Rusya’yı gösteriyor; Türkiye’ye yönelik böyle bir suçlama yok.
Siyasi boyut: Akın Gürlek
Avrupa Parlamentosu, 17 Haziran 2026’da kabul ettiği raporda Akın Gürlek’i Türkiye’de yargı üzerindeki baskının sembol isimlerinden biri olarak gösterdi ve AB’nin hedefli yaptırım mekanizmasını devreye sokmayı istedi.
Ankara, bu yaklaşımı siyasi önyargılı ve hukuken temelsiz bularak reddetti.
Böylece mesele, artık yalnızca bir isim ya da bir rapor olmaktan çıktı; Türkiye–Avrupa ilişkilerinin yeni bir gerilim başlığına dönüştü.
Kurumsal dönüşüm: Fidan’dan Kalın’a
MİT’i bugünkü operasyonel gücüne taşıyan dönüşüm, Hakan Fidan’ın 2010–2023 arası başkanlığında yaşandı.
Fidan 2023’te Dışişleri Bakanlığı’na geçti; yerine İbrahim Kalın atandı.
Fidan döneminin reformlarını sanki bugün oluyormuş gibi anlatmak, kurumsal gerçeği çarpıtıyor.
Tablonun özü
Almanya’nın MİT’i ciddiye aldığı doğru. Hürth davası, ihbar hatları, sınır kapısı uygulamaları bunu belgeliyor. Fakat bu gerçek, Türk devletinin bir zaafını değil, doğrudan gücünü göstermekte.
Bu gerçeğin üstünü örtmek için “örümcek ağı” gibi başka bir olaydan çalınmış isimlere, DHKP-C ile Ülkücüleri MİT’in kuklası gibi gösteren senaryolara ihtiyaç yok.
Bu abartılar, meselenin özünü Ankara’nın “egemenlik hakkı” dediğine Berlin’in “karşı istihbarat meselesi” demesindeki gerilimi gölgeliyor.
Madalyonun öbür yüzü
6 Eylül 2026’da Saksonya-Anhalt’ta yapılan eyalet seçiminde, 2023’ten beri kendi anayasayı koruma teşkilatı tarafından “kesinleşmiş aşırı sağcı” ilan edilen AfD, oyların %43,8’ini alarak eyalet tarihinin en yüksek oranına ulaştı.
İktidardaki CDU ise %17,2’ye gerileyerek oyunu neredeyse yarıya indirdi.
Bu sonuç tek bir doğu eyaletine özgü; tüm Almanya’ya genellenemez.
Ama Saksonya’da 2024’te görülen benzer tabloyla birlikte artık münferit de sayılmaz.
Berlin, dışarıdaki tehdidi bu titizlikle belgelerken, kendi kurumunun aşırılıkla etiketlediği bir hareketin bir eyalette iktidara bu kadar yaklaşmasına aynı ciddiyeti göstermiyorsa, sorun önceliklerdedir.
Sözün özü
Türk–Alman ilişkilerinin gerçek sınavı sosyal medyadaki komplo teorileri değil.Hatta buna zemin hazırlayan, Avrupa’daki sözde Türk basınının iki yüzlü tutumu ya da FETÖ’cülerin beslediği mecmualar da olmamalı.
Bana göre asıl mesele, bu iki bakışın nasıl uzlaştırılacağıdır.
Gerçekçi ve dürüst olun; burada kurguya ihtiyaç yok.
Vesselam.
Devamını Oku
ALTIN KONUŞUYOR: “ARTIK AMERİKA’DA GÜVENDE DEĞİLİM”
Dünyanın en zengin ülkeleri Amerika’daki altınlarını geri çekiyor
Bir şey oluyor. Sessiz. Manşetsiz. Ama cebinizdeki parayı, bankadaki mevduatı ve ülkenizin kriz anındaki kalkanını doğrudan ilgilendiriyor.
Dünyanın en zengin ülkeleri, Amerika’nın kasalarından altınlarını çekiyor.
Hollanda çekti. Fransa tek gram bırakmadı. Polonya her ay yeni külçe ekliyor. Çin 20 aydır durmadan alıyor.
Soru artık “neden” değil. Soru şu: Biz neredeyiz?
Kasadan çekilen altınlar: Güvenin yönü değişiyor
Ortak bir kasa düşünün. Herkes değerli eşyasını yöneticinin tuttuğu kasaya bırakmış. Bir gün komşular birer birer çekilmeye başlıyor. Gerekçeler belirsiz. “Paranoya” demek kolay. Asıl ihtimal ise daha basit: Kasada sorun vardır.
Bugün yaşanan tam olarak bu.
Yönetici: Amerika. Kasa: New York Fed. Mücevher: Altın.
Ve komşular çıkıyor.
Hollanda: Söylemedi ama yaptıkları her şeyi söylüyor
Hollanda Merkez Bankası, Mart 2026’da ABD ve Kanada’daki 86 ton altını İngiltere’ye ve kendi topraklarına taşıdı. Resmî gerekçe: jeopolitik risk ve kriz anında hızlı erişim.
Gerçek gerekçe ise 2022’de ortaya çıktı. Rusya’nın 300 milyar dolarlık rezervi bir gecede donduruldu. Mahkeme kararı yok. Sadece siyasi irade vardı.
O gün dünya şunu gördü: Amerika isterse, kasadaki paranı bir gecede kilitler.
Hollanda’nın hamlesi bu gerçeğin sessiz kabulüdür.
Fransa: Amerika’da tek gram bırakmadı
Fransa, Temmuz 2025–Ocak 2026 arasında New York’taki 129 ton altının tamamınıçekti. Gerekçe teknikmiş: külçelerin modern standartlara dönüştürülmesi.
Sonuç teknik değil. Fransa’nın artık Amerika’da tek gram altını yok. 2.437 tonun tamamı Paris’te.
Neden herkes şimdi hareket ediyor?
2022’de dünya çıplak bir gerçeği gördü: Rezervler artık siyasi bir silahtır. Bir ülkenin parasına, mahkeme kararı olmadan el konulabilir.
Altın fiyatı yükseldiği için rezervlerin altın payı artıyor bu doğal.
Ama fiziksel altının yönü doğal değil. Yön tek: Washington’dan uzaklaşma.
Çin: Sessiz ama devasa
Çin 20 aydır kesintisiz altın alıyor. Rezervi 2.331 ton. Aynı dönemde ABD tahvillerini azaltıyor.
Mesaj net: “Dolarınıza güvenmiyorum. Altınımı kimse donduramaz.”
Polonya: Avrupa’nın en agresif alıcısı
Polonya 2025’te dünyanın en fazla altın alan ülkesi oldu. Bu yıl 64 ton daha ekledi. Toplam 614 ton. Hedef 700 ton.
Strateji açık: dolar bağımlılığını azaltmak.
Almanya: 1.236 ton hâlâ Amerika’da
Almanya’nın New York’ta hâlâ 1.236 ton altını var. Fransa ve Hollanda’nın hamlelerinden sonra bu rezerv yeniden tartışılıyor.
Dünyanın dördüncü büyük ekonomisi, kendi altınına kendi topraklarından erişip erişemeyeceğini sorguluyor.
Türkiye: Öncüydü, sonra krizin içinde eritti
Türkiye bu trendin öncülerindendi. 2016–2021 arasında ABD, İsviçre ve İngiltere’deki 350 ton altın Türkiye’ye getirildi. TCMB, Amerika’daki 28,7 ton altını yıllar önce sıfırlamıştı.
Ama 2026 Mart’ında İran–ABD–İsrail krizinin ortasında TL’yi savunmak için altın kullanıldı.
İki haftada 118 ton eridi. Rezerv 830 tondan 702 tona düştü. Nisan sonunda ancak 732 tona çıkabildi.
Dünya altın biriktirirken, Türkiye krizin ortasında altın satmak zorunda kaldı.
Rusya da aynı kısır döngüde: Savaş maliyeti nedeniyle yılın ilk beş ayında 34 ton sattı.
İki ülkenin ortak kaderi: Biriktirip, kriz geldiğinde eritmek.
İki dünya beliriyor
|
Altın Biriktiren |
Altın Eriten |
|
|
Ne yapıyor? |
Krize hazırlanıyor |
Krizin içinde manevra yapıyor |
|
Kimler? |
Hollanda, Fransa, Çin, Polonya |
Türkiye, Rusya |
|
Altın nereye? |
Kendi kasalarına |
Piyasaya |
|
Dolar ilişkisi |
Bağımlılığı azaltıyor |
Likiditeye ihtiyaç duyuyor |
Bir tarafta fırtınaya hazırlananlar, diğer tarafta fırtınanın içinde olanlar.
Tarihi eşik: Altın, doları geçti
2026 başında merkez bankalarının altın rezervi 4 trilyon dolar değerine ulaştı. ABD tahvilleri ise 3,9 trilyon dolar.
Tarihte ilk kez merkez bankaları dolardan çok altına güveniyor.
Bu sizi neden ilgilendiriyor?
Fırtına yaklaşırken bazıları çatıyı sağlamlaştırdı. Biz ise fırtınanın ortasında kiremitleri kullanmak zorunda kaldık.
Kiremit tükenmeden çatıyı onarmak hâlâ mümkün. Ama önce hangi kiremidin ne zaman ve neden kullanıldığını doğru saymak ve anlamak gerekiyor.
Çünkü vatan dediğimiz şey sadece toprak değil; onun üstünde ve altındaki her şeydir ekonomisi, rezervi, geleceği.
Bu ülkenin ekonomisi bizimdir.
Biz korursak güçlü kalır, biz sahip çıkarsak ayakta durur.
Vesselam.
Devamını Oku