04 Kasım 2026 Çarşamba
Fenerbahçe Devler Ligi’nde çıkış arıyor: Fenerbahçe - Liverpool karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Sevgili ben…
Rüşvetin belgesi…
"Ahlakı Kaybetmek: Vicdanın ve Toplumun Çöküşü"
Siyasi ideolojiler ve sosyal ahlak iflas etti!
Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın bağımsız Türkiye!
Sesli Makale👇
4 Kasım 2026’dan, 4 Kasım 2031’e…
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Sevgili Ben,
Bu mektubu sana içimde taşıdığım yüklerle yazıyorum. Belki beş yıl sonra okuyacaksın, belki de okuyamayacaksın. Bunu yalnızca Allah biliyor.
Son zamanlarda içim pek rahat değil. Dışarıdan güçlü görünmenin bir anlamı yok. Çünkü geceleri insan kendinden kaçamıyor. Seccadenin başında bazen uzun uzun konuşuyorum, bazen de konuşamıyorum. İçimdeki sıkıntıyı hissediyorum ama kelime bulamıyorum. O zaman sadece susuyorum. Ve Allah’ın suskunlukları da duyduğuna inanıyorum.
Kendime sık sık şu soruyu soruyorum:
“Allah benden razı mı?”
Galiba son zamanlarda beni en çok yaralayan soru bu. Çünkü insanlar senden razı olsa da Rabbin razı değilse ne kazanmış olursun?
Bazen dualarımın kabul edilmediğini düşünüyorum. Sonra bu düşüncemden utanıyorum. Çünkü bugüne kadar beni taşıyan da O’ydu, düştüğüm yerden kaldıran da O’ydu. Ama yine de beklerken yorulduğum oluyor. İnsan bazen sabretmekte zorlanıyor.
Bir de günahlarım var. Kimsenin bilmediği… Belki yalnızca benim ve Rabbimin bildiği.
Bazen tövbe ediyorum. Sonra yine aynı yere düşüyorum. İşte buna üzülüyorum:
Aynı yarayı tekrar tekrar açmaya.
Aynı hatayla yeniden yüzleşmeye.
Gece başımı yastığa koyduğumda unuttuğum çok şey oluyor. Ama Rabbime verdiğim sözleri unutamıyorum:
Tutamadığım sözleri.
Eksik bıraktığım şeyleri.
Geciktirdiğim iyilikleri.
Kırdığım insanları.
Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı.
İnsan yaşlandıkça işlediği günahlardan çok, ihmal ettiği güzellikleri hatırlıyor galiba.
Beş yıl sonraki hâlim…
Eğer bu satırları okuyorsan kendine şunu sor:
Hâlâ namazlarına sahip çıkıyor musun?
Hâlâ Kur’an açıldığında kalbin yumuşuyor mu?
Annenin duasını alabiliyor musun?
Sevdiklerine onları sevdiğini söyleyebiliyor musun?
Yoksa hayat koşuşturması seni de yuttu mu?
Şu satırları yazarken ev sessiz. Çayım soğumuş. Seccade önümde duruyor. Yazdıklarımdan çok yazamadıklarım var. Belki de insanın gerçek yükü, kimseye anlatamadıklarıdır.
Sana tertemiz gelmedim.
Çok hatayla geldim.
Çok eksikle geldim.
Tutamadığım sözlerle geldim.
Kırdığım kalplerle geldim.
Yapmam gerekirken yapmadıklarımla geldim.
Affedilmeyi hak ettiğim için değil, affına muhtaç olduğum için geldim.
Beni nefsime bırakma Ya Rabbi. Kendimle baş başa bırakma. Kalbimi karartma. Vicdanımı susturma. İşlediğim günahlardan utanma duygusunu benden alma.
Çünkü biliyorum ki:
Bir kul için en büyük felaket, günah işlemek değil; işlediği günahtan rahatsız olmamaya başlamaktır.
Ya Rabbi…
Ben kusurluyum.
Ben eksiğim.
Ben zayıfım.
Ama Senin rahmetin sonsuz.
Beni affet. Beni bağışla. Beni kendinden uzaklaştırma. Annemi, babamı, ailemi koru. Sevdiklerimi bana bağışla. Üzerimde hakkı olanları affettirecek yollar aç. Kırdığım gönülleri tamir etmeyi nasip et.
Ve vakit geldiğinde:
Bu dünyadan ayrılırken arkamda pişmanlıklar değil, hayır duaları bırakmayı nasip et.
Son nefesimde dilimde Senin adın olsun.
Ölüm meleği geldiğinde yüzümü Sana çevirebilmeyi nasip et.
Beni rahmetinle karşıla. Beni affet.
Beni rahmetinden mahrum bırakma Ya Rabbi.
Âmin.
Sevgili Ben,
Eğer bu mektubu okuyorsan bugünkü beni küçümseme.
O kusursuz değildi. Ama mücadeleyi bırakmamaya çalışıyordu.
Düşüyordu.
Ama yine secdeye dönüyordu.
Ve bütün eksiklerine rağmen Rabbinden hâlâ umut kesmemişti.
Hasbünallahu ve ni’mel vekîl.
Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.
4 Kasım 2026’daki Sen.
Devamını Oku
Sesli Makale👇👇👇
Adalet, Kalkınma Partili Olanlara da Uygulanmalı!
Yıllardır meydanlarda, kürsülerde bu millete adaleti anlattık. “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” düsturuyla yetiştik.
Ama bugün, o “Ömer adaleti” yerini “Dosyayı kimin kapattığına bakılan bir düzene” mi bıraktı diye sormadan edemiyorum.
Ben bugün size bir finansal kriz anlatmayacağım.
Bir zihniyetin nasıl çürüdüğünü, bir davanın nasıl sırtından hançerlendiğini ve 455 bin 758 yatırımcının umuduna çöken o karanlık eli anlatacağım.
20 milyar dolarlık fon tasfiyesi sadece bir SPK kararı değil; bu davanın samimi neferlerine kurulmuş en büyük kumpastır.
Tutuklu sayısı 116’ya ulaştı, eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında soruşturma izni verildi. Ama hâlâ birileri bu pisliği “dış güçler” masalıyla örtmeye çalışıyor.
Bu pislik dışarıdan gelmedi, bu pislik içeriden sızdı!
Sorular yanıtsız, suskunluk utanç verici
Bu noktaya nasıl gelindi?
Denetim mekanizmaları uyudu mu? Riskler görüldüyse neden müdahale edilmedi?
Yanıtı SPK’dan beklemek kolay değil, çünkü SPK bu dosyada denetleyen değil, denetlenen konumuna düştü.
Eski başkanı hakkında soruşturma izni verildi, başkan Sütçü ise 20 Ekim’de görevinden ayrıldı.
Kurumun açıklamalarını bu gözle okumak gerekir.
Bu soruları soran ben değilim yalnızca.
AK Parti’nin kendi içinden vicdan sahibi sesler yükseliyor. Eski Milletvekili Metin Külünk, skandalı “Cumhurbaşkanımıza en büyük ihanet” ve “finansal bir 15 Temmuz tuzağı” olarak nitelendirdi; soruşturmadaki isimlerin kamuoyuyla paylaşılmasını istedi.
Eski milletvekili Şamil Tayyar, krizi dış güçlere bağlamaya çalışanlara “Milletin aklıyla dalga geçmeyin” dedi ve Cumhurbaşkanlığı makamının yatırımcıları ikna etmek için istismar edildiği iddiasını gündeme taşıdı.
Eski MKYK üyesi Savcı Sayan ise 30 Ekim’de eski BDDK ve Merkez bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’na 10 zehir zemberek soru yöneltti: Emre Tezmen’den Pusula Holding’i kurtarmak için 20 milyar lira istendiği doğru mu? Takasbank üzerinden 35 milyar liralık kredi sözü verildi mi? Bu paralar, size yakın bürokrat ve siyasetçilerin pozisyonlarını kurtarmak için mi kullanıldı?
BDDK aynı gün hepsini “asılsız” diyerek reddetti. Ama dikkat edin: Bu soruları tek tek cevaplamadı. Topluca inkar etti.
Bu cevap değildir; savuşturmadır.
Üç ismin cesaretini alkışlıyorum. Peki ya gerisi?
Nerede o cesur milletvekilleri, o dik duran bürokratlar, o adaletten dem vuran kanaat önderleri? Sustular.
“Bizimkiler bu işlere karışmaz” devri bitti
Trend Haber’in iddiası kan dondurucudur: 150 milletvekili, 180 yargı mensubu, 30 vali-kaymakam bu fonlarla bağlantılı.
Özgür Özel’in “60 AKP milletvekili veya yakını” çıkışı ise havada asılı duruyor.
Şunu netleştirelim: Bir fonda yatırımcı olmak suç değildir. Ama o fonlar siyasi güçle şişirildiyse, denetim organları “ayrıcalıklı” kesimleri korumak için göz yumduysa, halkın parası bu çarkı döndürdüyse, işte orada kıyamet kopmalıdır.
Adalet kendi kapının önündeki pisliği de temizleyebilmektir.
Albayrak meselesi: Bağlam ayrı, delil ayrı
Çalık Holding, Aktif bank ve tasfiye edilen Aktif Portföy arasındaki kurumsal bağlar bir gerçekliktir. Ancak bazı çevrelerin bu krizi “17-25 Aralık’ın ikinci versiyonu” diye sunarak tüm süreci bir operasyon kalkanına alma çabasını ibretle izliyorum.
Eğer suç varsa, isme ya da aileye bakılarak örtülemez.
Tel Aviv bağlantısı gibi somut delilden yoksun iddialarla süreci sulandıranlar kadar, kurumsal sorumluluğu olanların sessizliği de şüphelidir.
İslami finans: Bu vebal ağırdır
En çok canımı yakan, bu kirli işlerin “İslami finans”, “katılım bankacılığı”, “faizsiz sistem” ambalajıyla pazarlanmasıdır.
Diyanet Vakfı zarar iddialarını reddetti ve Aktif Portföy’ deki paylarını sattığını açıkladı; tasfiye edilen fonlarda doğrudan yer almaması sevindiricidir.
Ama bu kurumların adının spekülatif ağlarda anılıyor olması bile başlı başına bir züldür.
Dinimizin yasakladığı faizi “portföy yönetimi” kılıfıyla helal rızık arayan halka yutturmaya çalışanlar; dini duyguları sömürerek cüzdanlarını dolduranlar, takva libası giyip faizin, rantın, kul hakkının en çirkinini yiyenler; hepiniz utanın!
Kendi mahallemize bakmak cesarettir
Bu yazıyı kaleme alırken, AK Parti’nin kuruluşundan bu yana emek vermiş hukukçu dostlarımla, il ve ilçe yönetimlerinde çalışan arkadaşlarımla dertleştim. Hepsinin ortak sancısı aynıydı: “Biz bu yola bunun için mi çıktık Ali Bey?” Teşkilatlarda sandık bekleyen, bayrak asan, evini barkını ihmal eden o insanlar bugün mağdur konumunda.
Daha önce yazdığım gibi, bir kısmı daha fazla kazanma hesabıyla bu işe girdi ve bunun bedelini ödüyor.
Ama şu an söz konusu olan, tepedeki bir avuç nüfuz tüccarının açtığı yarayı bu insanların sırtında taşımak zorunda bırakılmasıdır.
İslami kimlikli hukukçulara sesleniyorum!
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan, islami kimlik taşıdığını ve adaleti savunduğunu iddia eden bütün hukukçulara sesleniyorum!
Eğer vicdanınız varsa, adalete inanıyorsanız, hakkın ve hakikatin peşinde olduğunuzu söylüyorsanız, bugün önünüzde mesleki onurunuzu ispatlayabileceğiniz bir fırsat var.
Çıkın ortaya. Bir araya gelin. Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun; hırsızlık, yolsuzluk ve kamu hakkına tecavüz iddialarına karışan herkes hakkında hukuki mücadele başlatın.
İsimlere, makamlara, siyasi kimliklere bakmadan hareket edin.
Sizi kürsülerde adaletten söz ederken değil, adaletin gerçekten sınandığı bu günlerde görmek istiyoruz. Buyurun, sözünüzün arkasında durun. Sizi görelim!
Elbette yukarıda sözünü ettiğim, bu davanın yükünü omuzlarında taşıyan, dürüstlüğünden şüphe etmediğim arkadaşlarımı bu eleştirilerden tenzih ederim. Onların hayal kırıklığı, bu satırları yazma motivasyonumdur.
Nisâ 135 bize der: “Kendinizin, ana babanızın veya en yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” Mâide 8 uyarır: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”
Bizim kimseye kinimiz yok. “Bizden” görünüp bize en büyük zararı verenlerin hesabını istiyoruz. Adalet yalnızca karşı mahalleye uygulandığında bir sindirme aracıdır; kendi içinden olana da uygulandığında mülkün temelidir.
Bugün susarsak, yarın konuşacak bir davamız kalmayacak.
Devamını Oku
Sesli Makale👇
HİMAYE, HAKİKAT VE VİCDAN
HAKİKATİN ÖNÜNDEKİ DUVAR
Terör başka suçtur, dolandırıcılık başka. Siyasi skandal başka, savaş başka.
Fakat bütün bu dosyaların üzerinde dolaşan ortak bir gölge vardır: Korunma hissi.
Birilerinin kendisini hukukun üstünde görmesi, hesabın kendisine uğramayacağına inanması ve her şart altında kurtulacağına güvenmesi.
FETÖ’cülük ile fon vurgunu aynı şey değildir.
Birisi terör örgütüyle aidiyet ve irtibat iddiasıdır, diğeri finansal suç iddiası.
Hukuk bunları aynı dosyaya koymaz. Koyamaz.
Ama meseleye yalnızca suç başlıklarından bakmak da gerçeğin yarısını görmek demektir.
Çünkü suçlar farklı olsa da onları büyüten iklim çoğu zaman aynıdır:
Himaye.
Birisi dini kullanır, diğeri parayı.
Birisi sadakat toplar, diğeri sermaye.
Birisi örgütlü yapının gölgesinde yürür, diğeri nüfuzun ve ilişkilerin sağladığı konforla.
Fakat ikisi de aynı yerden cesaret alır: Dokunulmayacağına duyduğu inançtan.
Türkiye’nin asıl meselesi de budur.
Yıllardır isimler değişiyor.
Dosyalar değişiyor. Manşetler değişiyor.
Dün başka bir yapı konuşuluyor, bugün başka bir çevre.
Fakat değişmeyen tek şey var: Bazı insanların kendilerini hukukun üstünde görme alışkanlığı.
Çürüme tam burada başlıyor.
Çünkü devletleri yalnızca suç çökertmez. Suçun korunması çökertir.
Kurumları yalnızca suçlular zayıflatmaz. Suçluların arkasında kurulan görünmez duvarlar zayıflatır.
Adaletin ilk şartı suçun adını doğru koymaktır.
İkinci şartı ise kim olursa olsun o suçun peşini bırakmamaktır.
Terörü terör diye, dolandırıcılığı dolandırıcılık diye adlandırmayan toplumlar gerçeği kaybeder.
Güçlülerin suçuna başka, güçsüzlerin suçuna başka isim veren toplumlar ise adaleti.
SORULAR KAYBOLMAZ
Kamuoyuna yansıyan görüntüler de, ardından ortaya çıkan iddialar da sıradan değildir.
Bu nedenle mesele kişiler üzerinden değil, gerçekler üzerinden konuşulmalıdır.
Ortada iddialar var.
Ortada beyanlar var. Ortada cevap bekleyen sorular var. Bütün bunlar araştırılmayı hak ediyor. Ne peşin mahkûmiyet adalettir ne peşin beraat.
Fakat Türkiye’nin yıllardır kurtulamadığı başka bir hastalığı daha var: Soruların üzerini örtme alışkanlığı.
Oysa cevap verilmeyen soru yok olmaz. Büyür.
Sessizlik zaman kazandırabilir ama gerçeği ortadan kaldıramaz.
Görüntüler nasıl kaydedildi?
Ortaya atılan iddiaların dayanağı nedir?
Sözü edilen belgeler mevcut mu? Varsa içerikleri neyi gösteriyor? İddiaları destekleyen ya da çürüten deliller nelerdir?
Bunlar kamuoyunun cevabını beklediği sorulardır.
Ve bu beklenti meşrudur.
Çünkü demokrasilerde makamlar sorgulanmaktan muaf olmak için değil, hesap vermek için vardır.
İsim büyüdükçe sorumluluk küçülmez.
Tam tersine büyür.
Bir siyasetçinin itibarı önemlidir.
Fakat gerçeğin önüne geçecek kadar değil. Bir partinin ağırlığı önemlidir. Fakat soruları susturacak kadar değil. Bir kişinin geçmişi önemlidir. Fakat hakikatin üzerini örtecek kadar değil.
Hukuk devletlerinde korunması gereken kişiler değil, gerçeğin kendisidir.
Çünkü hakikat zarar gördüğünde, suçlular kazanır. Toplum ise kaybeder.
Adalet yalnızca hüküm vermek değildir.
Adalet, hüküm vermeden önce bütün soruların cevabını aramaktır.
Gerçeğin önüne çekilen her perde şüpheyi büyütür. Şüphe büyüdükçe güven küçülür. Güven küçüldükçe kurumlar aşınır. Bir toplum için bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.
SANDIK VE VİCDAN
Bugün birçok tartışma tek bir isim etrafında dönüyor:
Netanyahu…
Oysa bazen bir liderden daha büyük bir mesele vardır: Onu mümkün kılan zihin dünyası.
Liderler seçim kazanır. Liderler seçim kaybeder. İktidarlar gelir.
İktidarlar gider. Fakat toplumların vicdanında meydana gelen kırılmalar sandık sonuçları kadar hızlı değişmez.
Asıl soru burada başlıyor.
Bir toplum ne kadar acıya alışabilir? Bir toplum ne kadar yıkımı sıradanlaştırabilir? Bir toplum kaç ölümden sonra dönüp aynaya bakar?
Mesele yalnızca siyaset değildir. Mesele ahlaktır.
Çünkü savaşlar yalnızca şehirleri yıkmaz; vicdanları da aşındırır.
Bir süre sonra insanlar ölümleri rakamlara çevirir. Çocukları istatistiklere dönüştürür.
Acıyı ekran görüntüsü gibi tüketmeye başlar.
İşte gerçek tehlike budur.
Liderlerin sertliği kadar toplumların sessizliği de önemlidir.
Çünkü tarih bize defalarca aynı dersi vermiştir: Hiçbir toplum bir gecede karanlığa düşmez.
Önce görür. Sonra alışır. Sonra savunur. En sonunda da unutur.
İnsanlığın en büyük felaketleri çoğu zaman kötülüğün ortaya çıkmasıyla değil, sıradanlaşmasıyla büyümüştür.
Bu yüzden mesele yalnızca Netanyahu değildir. Mesele yalnızca seçim sonuçları da değildir.
Mesele, insan hayatının siyasi tercihlere göre değer kazanıp kaybetmediğidir.
Mesele, vicdanın tarafgir olup olmadığıdır.
Mesele, bir çocuğun ölümüne üzülmek için kimlik kartına bakılıp bakılmadığıdır.
Çünkü vicdan seçici olmaya başladığında adalet sakatlanır. Adalet sakatlandığında hukuk gücün arkasından yürümeye başlar. Hukuk gücün arkasından yürüdüğünde ise hakikat yalnız kalır.
Ve hakikat yalnız kaldığında, kazanan hiç kimse olmaz.
Vesselam.
Devamını Oku
Bendeniz Erzurumlu ve Yavili bir Dadaş olarak, hafızamdan hiç silinmeyen o kara geceyi; acısını yüreğimde, sızısını vicdanımda taşıdığım Yavi Katliamı‘nı unutmadım, unutturmayacağım.
Çünkü 25 Ekim 1993 gecesi yalnızca 33 can toprağa düşmedi; bir beldenin yüreği dağlandı, Erzurum’un bağrına kor düştü!
Palandöken‘in ayazı serttir ama 25 Ekim 1993 akşamı Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesine çöken soğuk, kışın değil; kalleşliğin, ölümün ve vahşetin soğuğuydu.
O akşam, ekmeğinin peşinde nasır tutmuş elleriyle tarladan dönen köylüler, günün yorgunluğunu çıkarmak için köy kahvehanesinde toplanmıştı.
Kimi bir bardak demli çayla ısınıyor, kimi televizyondaki akşam haberlerini bekliyordu.


O kahvehanede ak sakallı dedeler, evine ekmek götüren babalar ve henüz gençliğini doya doya yaşayamamış gençler yan yana oturuyordu.
Ve saatler 19.30’u gösterdiğinde kapı açıldı…
Gelenler, bu vatanın şerefli askerinin üniformasını çalmış, yüzleri maskeli PKK’lı teröristlerdi.
“Kimlik kontrolü yapacağız” diyerek o küçücük kahvehaneye topladılar köylüleri. Masumiyetin gözünün içine baka baka, hiçbir şeyden habersiz o insanları bir ölüm çemberine hapsettiler.
Ve birden cehennem koptu Yavi’nin orta yerinde!…
Yaylım ateşi başladığında, kahvehanenin tavanından sıvalar değil; canlar döküldü yere.
Barut dumanı demli çay kokusunu boğdu; duvarlar feryatlarla, yerler ise henüz hayatının baharında olan 33 masumun kanıyla boyandı.
Katiller, yaralıların üzerine bile acımadan tekrar tekrar ateş açtılar!
Silah sesleri sustuğunda, Yavi’ye arşı titreten bir feryat çöktü!
Analar kahvehaneye koştu, gelinler eşlerini, bacılar kardeşlerini aradı kan gölünün içinde.
Kimi evladının soğuyan bedenine sarıldı, kimi babasının yüzünü son kez öptü.
Bir gecede 33 fidan/can devrildi, onlarcası yarım kaldı.
O gece Erzurum ağladı.
Türkiye ağladı.
O gece Palandöken yasa büründü.
Yavi Katliamı ne bir çatışmaydı ne de bir savaş.
Bu, savunmasız bir kahvehanede çay içen masum insanlara sıkılmış kalleş bir pusuydu.
Aradan geçen yıllar ne Yavi‘nin acısını küllendirdi ne de dökülen o masum kanların izini sildi.
Erzurum o geceyi unutmadı, Türkiye o feryadı unutmadı.
Erzurumlu ve Yavili bir Dadaş olarak; şehit kahvehanesinde toprağa düşen 33 masum Dadaşımızı, o çocukları, gençleri ve aksakallı büyüklerimizi rahmetle, hüzünle ve hiç sönmeyen bir adalet yeminiyle anıyorum.
Mekânları cennet, ruhları şad olsun.
Yavi unutmadı.
Erzurum unutmadı.
Türkiye unutmadı. Ve hiçbir zaman unutturmayacak!
DADAŞLARA Selam olsun!
Devamını Oku
Sesli Makale👇
DİYANET’TE EMANET, DOĞRULUK VE HESAP VERME SORUMLULUĞU
MAKAMINIZI DEĞİL, GERÇEĞİ KONUŞTURUN!
Şimdi bazı ahlakçılar çıkıp soruyor:
“Dünyada bunca zulüm, savaş ve haksızlık yaşanırken, bunları konuşmanın sırası mı?”
Evet.
Tam da sırası.
Çünkü ahlak, yalnızca başkalarının yanlışlarını konuşurken hatırlanan bir kavram değildir.
Ahlak, önce insanın kendi kapısının önünü süpürmesi; temsil ettiğini söylediği değerlere sadık kalmasıdır.
Önce ahlakın ne olduğunu öğrenin; sonra ahlakı başkalarına öğretmeye kalkın.
Bir kurumun tabelasında dinî bir isim yazabilir. Ancak o kurumda doğruluk, adalet ve emanet bilinci yaşanmıyorsa, tabeladaki isim tek başına hiçbir şeyi ispat etmez.
Daha da önemlisi, herhangi bir kurumda ortaya çıkan yanlışlar İslam’ı temsil etmez. Yanlış yapan kim olursa olsun, İslam’ın ortaya koyduğu ahlaki ölçülerle sorgulanmalıdır.
Peki ne yapacağız?
Dünyada zulüm var diye kendi kurumlarımızdaki şüpheleri görmezden mi geleceğiz?
Gazze’de insanlar acı çekiyor diye emanet edilen bağışların hesabını sormaktan vaz mı geçeceğiz?
Başka yerde haksızlık yaşanıyor diye kendi kapımızın önündeki adaletsizliğe göz mü yumacağız?
Hayır.
Ahlak, yanlışları örtmek değil; kim yaparsa yapsın yanlışa karşı durabilmektir.
Gazze’deki mazlumlara, yetimlere, annelere ve çocuklara ulaştırılmak üzere yapılan bağışlarla ilgili ciddi sorular kamuoyunun önündedir. Türkiye Diyanet Vakfının yaptığı açıklamalar ise bu soruların tamamına cevap vermeye yetmemektedir.
Üç üst düzey yöneticinin görevden alınması, bağış paralarının yatırım fonlarında değerlendirildiğine ilişkin iddialar ve alınan kararların zamanlaması konusunda açıklığa ihtiyaç vardır.
Eğer görev değişikliklerinin bu tartışmalarla ilgisi olmadığı ve önceden planlandığı söyleniyorsa, bunun belgesi ortaya konulmalıdır.
Karar hangi tarihte alındı?
Hangi toplantıda görüşüldü?
Karar tutanakları ve elektronik kayıtlar nerededir?
Önceden planlandığı iddia ediliyorsa, bunu doğrulayacak belgeler de kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
Şeffaflık talep etmek düşmanlık değildir.
Hesap sormak da kuruma husumet beslemek anlamına gelmez.
Tam tersine, güven ancak açıklıkla korunabilir.
KUR’AN’IN ÖLÇÜSÜ: DOĞRULUK VE EMANET
Nahl Suresi, 105. Ayet:
“Yalanı ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.”
Din adına konuşanlar da doğruluk ilkesine bağlıdır.
Gerçeğe aykırı olduğu bilinen bir açıklama, makamla meşrulaştırılamaz.
Hiçbir unvan gerçeğin yerine geçemez.
Hiçbir kurumsal itibar hesap vermeme ayrıcalığı sağlamaz.
Enfâl Suresi, 27. Ayet:
“Ey iman edenler! Allah’a ve Elçi’ye ihanet etmeyin; bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin.”
Gazze için toplanan bağışların yatırım fonlarında kullanılıp kullanılmadığı açıklanmalıdır.
Kullanıldıysa;
Bağışların hangi hesaplarda tutulduğu, hangi amaçlarla değerlendirildiği ve gerçekleşen kazanç veya zararların ne olduğu kamuoyuna açık şekilde ortaya konulmalıdır.
Çünkü emanet, yöneticinin istediği gibi tasarrufta bulunabileceği bir kaynak değil; korumak ve hesabını vermek zorunda olduğu bir sorumluluktur.
Nisâ Suresi, 58. Ayet:
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”
Hiçbir yönetim, kendi kararlarını sorgulanamaz ilan edemez.
Bir kurumun kendi açıklamasını yeterli görmesi, bağımsız inceleme ve denetimin yerini tutmaz.
BAĞIŞÇININ HAKKINI SORMAK DÜŞMANLIK DEĞİLDİR
İnsanlar Gazze’deki çocuklara, annelere ve savaş mağdurlarına ulaşsın diye bağış yaptı.
Bu insanların şu soruları sorması en doğal haklarıdır:
Bu sorular cevapsız bırakıldıkça şüpheler azalmaz.
Aksine büyür.
Güven, açıklıkla beslenir; kapalılıkla değil.
Hiçbir kurum, yalnızca itibarına dayanarak toplumdan koşulsuz güven talep edemez.
SON: MAKAMLAR GEÇİCİ, EMANETİN HESABI KALICIDIR
Burada hiç kimseyi peşinen suçlamıyoruz.
Kimseyi delilsiz şekilde mahkûm da etmiyoruz.
Ancak hiç kimsenin makamına, unvanına veya dinî kimliğine sığınarak meşru soruların önünü kesmesine de razı olmuyoruz.
Eğer görev değişiklikleri önceden planlandıysa, belge ortaya konulsun.
Fon işlemleri bağımsız denetimden geçirilsin.
Gazze bağışlarının kullanım süreci şeffaf biçimde açıklansın.
Yapılacak incelemeler sonucunda usulsüzlük veya kamuoyunu bilinçli biçimde yanıltma tespit edilirse, sorumlular somut delillere göre belirlenmeli ve hesap vermelidir.
Çünkü dinî unvan, gerçeğe aykırı beyanı mazur göstermez.
Hayır için verilen emanet, kurumsal itibar adına denetimin dışına çıkarılamaz.
Bugün Diyanet ve Türkiye Diyanet Vakfı’nın ihtiyaç duyduğu şey daha fazla savunma açıklaması değil;
daha fazla şeffaflık, daha fazla belge, daha fazla bağımsız denetim ve daha fazla hesap verebilirliktir.
Makamınızı değil, gerçeği konuşturun.
Emanetin hesabını verin.
Vesselam.
Devamını Oku