06 Mayıs 2026 Çarşamba
Devler Ligi’inde final havasında rövanş mücadelesi başlıyor: Bayern Münih - PSG karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Küresel Sistemik Dönüşüm: Kriz mi, Kalıcı Kaos mu?
Yüzde 29’luk büyük tehlike!
Ashâb-ı Kehf’in Sadık Yoldaşı: Kıtmir
Erdoğan sonrası Türkiye ve AK Parti…
Sağlık sistemi ve eczacılarımız
Mayıs 2025
Dünya eskisi gibi istikrarlı bir düzen üretmiyor. Birkaç yıl öncesine kadar her şeyi “sol-sağ” diye ikiye ayırarak anlayabiliyorduk.
Artık o çerçeve yetersiz kaldı.
Bugün asıl ayrım çizgisi çok daha basit ve acımasız: yönetebilen ile yönetemeyen.
Bir hükümet, ekonomik şokları absorbe edebiliyor mu? Toplumsal güveni ayakta tutabiliyor mu? Sistemik sorunlarla başa çıkabiliyor mu?
Eğer çıkabiliyorsa hayatta kalıyor. Çıkamıyorsa, ister sağ ister sol olsun, meşruiyetini yavaş yavaş kaybediyor.
Bu tabloyu tek bir krize bağlamak hata olur. Karşımızda üç büyük kriz var ve birbirlerini sürekli besliyorlar: ekonomik kırılganlık, demokratik meşruiyet erozyonu ve jeopolitik düzenin dağılması.
Birini çözmeye çalışırken öbürü derinleşiyor.
Bu yüzden “tek sihirli çözüm” arayışları birbiri ardına çöküyor.
Kontrol Nereye Gitti?
“Devlet hâlâ var ama kontrolü sınırlı” dediğimizde akla ilk gelen soru şu: Peki kontrol kime geçti?
Cevap büyük ölçüde platformlarda ve algoritmalarda. Finansal kararlar, bilgi akışı, küresel lojistik… bunların önemli bir kısmı artık devletlerin değil, ulus-ötesi teknolojik sistemlerin elinde.
Bir hükümet bir devi vergilendirmek istediğinde şirketin sunucuları başka kıtada, parası offshore hesaplarında, kullanıcıları ise dünyanın dört bir yanına dağılmış oluyor.
Bu bir komplo değil, yönetişimin yapısal olarak değiştiğinin açık göstergesi.
Aynı mantık ABD’nin Orta Doğu’daki geri çekilişi için de geçerli. “Kontrollü geri çekilme” deniyor ama sahada görülen genellikle kontrolden çıkma. Afganistan ve Sahel örnekleri bunu net gösterdi.
Geride kalan boşluk ne ABD’nin, ne de başka bir büyük gücün tam kontrolünde.
Bu boşluk, yerel milisler, bölgesel oyuncular (Türkiye, İran, Rusya vb.) ve silahlı örgütler tarafından dolduruluyor. Yani “kontrollü kaos” değil, aktörsüz kaos ile karşı karşıyayız.
Avrupa’nın Derin Açmazı
Avrupa ise bu tabloda giderek sessiz bir izleyiciye dönüşüyor. İçerideki siyasi parçalanma (Macaristan vetoları, kırılgan koalisyonlar) önemli ama asıl mesele yapısal.
Avrupa ekonomisi ihracata ve ithalata aşırı bağımlı. Enerjide Rusya’ya, güvenlikte ABD’ye, üretimde Çin’e muhtaç bir yapıya sahip.
Bu kadar bağımlı bir blok, stratejik özerkliğini nasıl koruyabilir? Bağımlılıklar giderilmedikçe Avrupa’nın “düzen kurucu güç” olma iddiası hep havada kalacaktır.
Bu Bir Geçiş Dönemi, Peki Nereye?
Yaşananları “kriz” diye etiketlemek yerine “geçiş dönemi” olarak görmek daha aydınlatıcı.
Çünkü krizler biter, geçişler ise bir yerden başka bir yere gider.
Peki biz nereye gidiyoruz?
Üç temel senaryo var:
1. Birincisi, eski düzenin restorasyonu: BM, NATO, DTÖ gibi kurumlar onarılır, ABD ile Çin arasında bir tür geçici uzlaşı sağlanır.
2. İkincisi, yeni bir hegemonya: Çin öncülüğünde BRICS+ bloğu küresel kuralları yeniden yazar, merkez kayar.
3. Üçüncüsü ve şu an en olası görüneni, çok merkezli kaos: Ne eski düzen geri gelir ne de yeni bir hegemon tam anlamıyla kurulur.
Belirsizlik ve yönetilemezlik kalıcı hale gelir.
Kurumların İçi Boşalıyor, Boşluk Ne ile Doluyor?
Kurumlar hâlâ ayakta ama içinin boşaldığı her geçen gün daha net görülüyor. Seçimler yapılıyor, parlamentolar toplanıyor, kararlar alınıyor; ama insanlar bu süreçlere olan inancını kaybediyor.
Bu boşluklar farklı şeylerle doluyor:
• Kurumsal meşruiyet boşluğu popülist liderlerle,
• Ortak gerçeklik boşluğu algoritmik, kişiye özel hakikat akışlarıyla,
• Temsil boşluğu ise yerel güç odakları (klanlar, karteller, milisler) ve dijital mobilizasyon araçlarıyla.
Bu üçü aynı anda işlediğinde hem otoriterleşme, hem epistemik bölünme hem de bir tür “yeni ortaçağ” eğilimi bir arada ilerliyor.
Kriz Yönetimi Endüstrisi
Dünya artık istikrar üretmekten vazgeçmiş gibi görünüyor; sadece krizleri yönetmeye çalışıyor. Ve kriz yönetimi zamanla kendini meşrulaştıran devasa bir endüstriye dönüştü.
Danışmanlık şirketleri, think-tank’ler, uluslararası örgütler, risk yazılımları, kriz iletişim ajansları… hepsi “yönetilebilir istikrarsızlıktan” besleniyor.
Geçiş döneminin uzaması bazıları için hiç de fena değil; aksine, kalıcı bir kâr ve nüfuz kaynağı.
Ne Yapmalıyız?
Artık eski ideolojik kalıpların ötesinde düşünmek zorundayız.
Asıl mesele “hangi düzeni istiyoruz?” sorusu değil; herhangi bir düzeni yönetilebilir kılıp kılamayacağımız sorusu.
Bu yüzden sorulması gereken gerçek sorular şunlar:
1. Algoritmik yönetişim karşısında demokratik hesap verebilirliği nasıl yeniden inşa edebiliriz?
2. “Kontrollü kaos” masalından vazgeçip gerçek “aktörsüz boşluk” ile yüzleşmek zorunda mıyız?
3. Üç senaryodan hangisi için bugünden ciddi hazırlık yapmalıyız?
Bu sorulara vereceğimiz dürüst yanıtlar, önümüzdeki yirmi yılın rotasını belirleyecek.
Vesselam.
Dostlarla kurduğumuz küçük bir WhatsApp grubumuz var.
Gün içinde oradan yazışırız.
Bazen sıradan şeyler konuşulur, bazen de insanın içinde takılı kalan, kolay geçilmeyen meseleler.
Geçen gün o sohbetlerin birinde, dostlardan biri doğrudan şunu yazdı:
“Şu ekranlardaki kirlilik meselesini bir yazıya dökmez misin?”
Aslında bu konu bana yabancı değil.
Uzun zamandır zihnimin bir köşesinde duran, zaman zaman dönüp baktığım bir meseleydi.
Ama bazı fikirler, ancak biri dışarıdan hatırlatınca netleşir.
Bu da onlardan biri oldu.
Ama itiraf etmek gerekir ki, bazı şeyler ancak birisi dışarıdan işaret edince netleşiyor.
Ben de bu vesileyle konuyu yeniden elden geçirip, daha derli toplu bir şekilde sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Sahi, bu programlar neden bitmiyor?
Neden her sabah aynı nakaratla uyanıyoruz?
Şikâyet ediyoruz, tiksiniyoruz, hatta bazen öfkeyle galiz cümleler kuruyoruz ama o ekranın karşısından bir türlü kalkmıyoruz.
Sonra da dönüp soruyoruz: “Bu rezaletlere nasıl izin veriliyor?”
Cevap, duymak istemeyeceğimiz kadar çıplak: İzin veren yalnızca kurumlar değil.
Medya, reyting için bu işi üretiyor.
Devlet, muğlak kurallarla geriden takip ediyor.
Ve bizler, izleyerek bu çarkın dişlisi oluyoruz.
Üçlü bir sorumluluk bu; birini görmezden gelirsek çözüm çıkmaz.
Burada siz ne düşünüyorsunuz; bu üçlü sorumlulukta kendinizi nerede görüyorsunuz?
Ekrandaki Çürüme: Kumanda Kimin Elinde?
Televizyon çoğu evde “zaten açık işte“ diyerek arka planda dönen bir gürültü gibi algılanıyor.
Ancak o gürültü sessizce evin içine, çocukların zihnine akıyor.
Gündüz kuşağında mahremiyetin pazarlanması, aile içi trajedilerin reyting malzemesine dönüştürülmesi artık kanıksanmış bir durum.
Oysa bu ekranlarda sergilenen, yalnızca kötü bir zevk değil; nesiller boyu işlenmiş ar ve namus duygusunun teker teker aşındırılmasıdır.
İlk tepki hep aynı: “Devlet nerede? RTÜK neden müdahale etmiyor?”
Ama o sırada kimse kanal değiştirmiyor, kimse o siyah ekranın sessizliğine sığınmıyor.
Medya burada yalnızca talebe uyan pasif bir alan değil; o talebi şekillendiren, yönlendiren, hatta büyüten asıl güç. Sistem, bizim hem nefretimizden hem de merakımızdan besleniyor.
Bir toplum hâlâ ar duygusunu taşıyorsa, o nefret meşrudur.
Ama merak, o arı deler geçer.
Devlet ise, elindeki yaptırımları çoğu zaman ancak zarar oluştuktan sonra devreye sokabildiği için, müdahale her seferinde gecikmiş kalıyor.
Peki siz olsanız hangi tuşa basardınız; kapatır mıydınız, yoksa merakla devam mı ederdiniz?
Toplum Bir Gecede Bozulmaz; Alışa Alışa Çürür
Helal ve haram arasındaki çizgi önce bulanıklaşır, sonra kaybolur.
“Bu diziler ve proğramlar toplumu bozuyor“ cümlesi doğru ama eksik.
Çürüme bir gecede gerçekleşen bir patlama değil, zamana yayılan bir sızıntıdır.
Kimse bir bölüm izleyip ertesi gün bambaşka biri olmaz.
Mesele, aynı zehrin durmadan dolaşıma sokulmasıdır.
Sürekli maruz kaldığımız bu içerikler şiddeti sıradanlaştırıyor, utancı normalleştiriyor ve “bu kadar da olmaz” dediğimiz eşiği her gün biraz daha aşağı çekiyor.
Ar kaybı sessizdir; insan onu ancak geriye döndüğünde fark eder ve çoğu zaman artık çok geç olmuştur.
İnsan, sürekli maruz kaldığı şeyi önce kanıksar, sonra tolere eder, en sonunda da normal saymaya başlar.
Toplum gürültüyle değil, sessizce alışarak bozulur.
O yüzden sorun “ani çöküş” değil, “kümülatif erozyon” dur.
Bir toplum önce haysiyetini ekrana teslim eder; sonra dilini, sonra vicdanını kirletir. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Bu noktada sizin görüşünüz, en az yazının kendisi kadar önemlidir.
Gerçek Çözüm: Yasak mı, İlkeli Duruş mu?
Her kriz anında “Devlet engel olsun“ demek en kolayı.
Ancak çözüm, her senaryonun bir memur filtresinden geçmesi değildir.
Bu, başka bir felaketin, keyfiliğin kapısını açar.
Devletin görevi her sahneyi yasaklamak değil; sınırları net çizmek, kuralları şeffaf uygulamak ve çifte standardı bitirmektir.
Asıl çözüm mekanizmalarını doğru işletmek zorundayız:
1. RTÜK: Muğlak ifadelerle değil, “şiddetin estetize edilmesi, mağdur teşhiri, istismar kurgusu” gibi somut ihlal tanımlarıyla hareket etmeli.
Aynı ihlal tekrarlandığında ceza katlanmalı; son durak lisans iptali olmalı. Denetim, kişiye göre değişen bir sopa değil, bir güven unsuru olmalı.
2. Reklam verenler: Bir içeriği durdurmanın yolu kasadan geçer. Namus ve haysiyet gibi kavramları reklam filmlerinde araçsallaştırıp, aynı dönemde insan onurunu çiğneyen yapımlara para akıtan bir markanın “toplumsal duyarlılık” mesajları sadece birer halkla ilişkiler balonudur.
Gerçek ilke, basın bülteninde değil bütçede belli olur. Reklam çekildiğinde o programın ekonomik zemini çöker; bu, ceza kesmekten çok daha hızlı işler.
3. Eğitim: Medya okuryazarlığı artık bir lüks değil, zorunluluktur. Çocuklara neyi izledikleri kadar, onu nasıl süzgeçten geçireceklerini öğretmeliyiz.
Gurur ve şeref duygusunun soyut bir kelime olmadığını, her günkü seçimde somutlaştığını okuldan başlayarak anlatmalıyız.
Bununla birlikte, medya okullarında verilen eğitim de en az bu kadar önemlidir.
Senarist adaylarına şiddeti ve ahlaksızlığı normalleştiren senaryolara rağbet gösterilmemesi gerektiği, oyuncu adaylarına ise izzet-i nefsin bir karakter seçiminden önce geldiğini öğreten bir müfredat şarttır.
Bu bir yasaklama değil, mesleki etik eğitimidir.
İzleyici: Şikâyet Değil, Terk
Sistem bizim niyetimizi ölçmez; sadece orada olup olmadığımıza bakar. “Eleştirmek için izledim“ cümlesi, o programın reyting tablosunda hiçbir anlam ifade etmez.
İzlendiği sürece her rezalet kârlıdır ve kârlı olan her şey yaşamaya devam eder.
Bir insan namusuna, haysiyetine, gururuna sahip çıktığı anda bazı kapıları kendine kapatır.
Ekranda bazı şeyleri izlememek de o kapıların biridir. Bu bir büyüklük değil, asgari bir duruştur.
Unutmayalım: Hesap vereceğimiz bir gün olduğunu unutanlar, önce ekran başında unutmaya başladı.
En temiz ve etkili müdahale, şikâyet etmek değil, yanlışı terk etmektir. İzlemeyi bıraktığınız anda o devasa yapılar, o pahalı prodüksiyonlar birer birer çöker.
Kumanda kimin elinde sorusu bu yüzden tek başına yeterli değil.
Asıl mesele, o kumandayla neyi yaşattığımız.
Çünkü ar, namus ve haysiyet bunlar yalnızca sözlük kelimeleri değil; bir toplumun kendine dair son hükmüdür.
Rahatsız olduğumuz şeyi izlemeye devam ettiğimiz sürece, rahatsızlık bir tepki olmaktan çıkar; alışkanlığa dönüşür ve o alışkanlık ise bağımlılık yapar.
Peki siz, hangi yapıyı terk etmeye hazır hissediyorsunuz?
“SİZİ GİDİ TİYATROCU CHP’LİLER SİZİ”
Türkiye’de şeffaflık dendiğinde aklınıza gelmesi gereken ilk şey bir sahne ışığıdır.
Parlaktır, her yeri aydınlatıyormuş gibi durur.
Ama sahne ışığının amacı dekoru göstermek değil, perde arkasını gizlemektir.
CHP’li büyükşehir belediyeleri tam olarak bunu yapıyor:
“Açık Belediyecilik” diye bir vitrin kuruyorsunuz, arka tarafta iştiraklerinizin önünü alamadığınız kayıplar, havuz ihale sistemleri, danışmanlık ücretleri ve “İmamoğlu dönemine özel doğrudan temin rekorları” var.
Sayıştay raporları her yıl aynı şeyi söylüyor: Rekabetsiz ihale, denetim yetersizliği, iştirak soygunu.
Sizin cevabınız hep aynı: “Bunlar eski düzenin alışkanlığı”, “AKP’nin Sayıştay’ı”, “belgeli yalan.”
Belgeli yalan mı? Tamam, öyleyse otur Sayıştay’a dava aç.
Yoksa sustuğun her madde, susarak kabul ettiğin maddedir.
Unutturulmak istenen utanç. Uşak (Özkan Yalım)
Bu tabloya bir de Uşak eklenmezse eksik kalır. CHP’li Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, 27 Mart 2026’da Ankara’da otel’de basıldı.
Yanında belediyede çalışan 21 yaşında bir kadın.
MASAK raporu: 34 araç, 114 taşınmaz. Operasyondan hemen önce 33 araç ve 83 taşınmaz danışmanına devredilmiş, 34 milyon TL elden havale.
Sistem: Sahte bağışlar, mükerrer fatura rüşveti, istenmeyen ihaleye AVM mühürleme. CHP Genel Başkanı’nın ilk tepkisi: “Bu rezilliği yapacak bir alan açtığımız için üzgünüm.” Yani “bastıran utansın.” Bu sadece bir skandal değil, CHP şeffaflık söyleminin plaza’da infaz edildiği andır.
SORU: NE FARKINIZ KALDI?
“Eski belediyeler torpil dağıtıyordu, FETÖ’cüler kayırıyordu” — evet, doğru.
Peki ya şimdi?
• İBB’nin bazı iştiraklerine bakıyorsun: Eski dönemden kalma kadrolar aynı duruyor, sadece tabela değişmiş.
• Ankara’da bir metrekare arsanın kamulaştırma dosyasını soruyorsun: Cevap yok, belge yok, “bilgi edinme” denince sistemsel tıkanma var.
• İzmir’de bir körfez temizliği ihalesini inceliyorsun: Firma aynı, genel müdür aynı, fiyat beşe katlanmış, sadece “açık ihale” ibaresi eklenmiş.
• Uşak’ta başkan otel odasında basılıyor, mal varlığı 114 ev, parti lideri “rezilliğe alan açtık” diyor.
Siz muhalefetin şeffaflık söylemini satın aldık diye, kendi karanlığınıza “ışık yönetimi” demeye başladınız.
Acı olan şu: Eskiden AKP’nin kapalı kapılarını yuhalıyordunuz, şimdi aynı kapıları siz kilitliyorsunuz. Üzerine “Şeffaflık” yazan bir tabela asıyorsunuz.
EN BÜYÜK YALAN: “ŞEFFAFLIK PORTALI”
Bir belediye başkanı çıkıyor diyor ki: “İhalelerimizin tamamı portalda.”
O portala girip bakıyorum, PDF var, tutanak var, imza var. Güzel.
Ama o Pdf’in içinde:
• Projenin birim fiyatları yok.
• İkinci en düşük teklif yok.
• Değerlendirme komisyonu tutanağı yok.
• Niçin şu firmanın elendiği yok.
Yani rakam var, anlam yok.
Bu şeffaflık değil, şeffaflık parodisidir.
Ve siz bu parodiyle “Biz şeffafız” diyerek, aslında şunu söylüyorsunuz:
“Halk çok okumaz, pdf görünce yeterli bulur.”
Bu küçümsemedir. Seçmene hakarettir.
KANAYAN YARA: ASLA SORUMLULUK YOK
Şimdi en sert kısım:
Kaç tane CHP’li belediye başkanı çıkıp “Şu ihalemizde hata olmuş, kusura bakmayın, yeniliyoruz” dedi?
Kocaman bir Sıfır.
Kaç tane başkan “Evet, bu iştirakte zarar ettik, raporu yayınlıyoruz” dedi?
Kocaman bir sıfır.
Kaç tane başkan “Sayıştay raporundaki 12. maddeyi kabul ediyorum, şu kişiyi görevden aldım” dedi?
Uşak’ta başkan basıldıktan sonra bile “suç bende değil, operasyon siyasi” diyor.
Sıfır özeleştiri.
Hata kabul etmemek artık erdem değil, hastalıktır.
Ve bu hastalık tamamen CHP’de sistemleşmiştir.
ÖZETLE: MASADA KAN VAR, PERDE İNMIYOR
Daha delikanlıca söyleyeyim:
CHP’nin şeffaflıkçı belediyeciliği, muhalefetteyken yazdığı teorik manifesto ile yönetimdeyken yaptığı pratik arasında bir uçurum yaratmıştır.
Bu uçurumda AKP’nin o eski “bize ne karışıyorsunuz?” zihniyetiyle, laik, sol, beyaz yakalı bir jargon kullanılmaktadır.
AKP karanlığı hırsızdı.
CHP’nin şeffaflık parodisi ikiyüzlüdür.
Hırsızlık ifşa edilir. İkiyüzlülük ise çürütür.
Uşak, çürümenin belgeselidir. Plaza, 902 nolu oda: Şeffaflığınızın adresi.
Siz çürüyorsunuz sayın CeHaPe. Farkında mısınız?
Not: Eğer biri çıkıp “Sayıştay raporlarına madde madde teknik cevap veren başkanlar var” derse – onlar istisnadır.
İtirazım yok.
Ama Uşak istisna değildir.
Uşak, sistemin ta kendisidir.
Barışsız Barış, Savaşsız Savaş: Ortadoğu’nun Yeni Gerçeği
Ortadoğu için en çok sorulan soru hâlâ aynı: Barış mı geliyor, yoksa büyük bir savaş mı kapıda?
Bu sorunun cevabı ne tam bir iyimserlik ne de kör bir felaket senaryosu. Daha gerçekçi ve daha makul olan şu: Ne tam barış ne de topyekûn savaş.
Bölge uzun zamandır gri bir alanda yaşıyor.
Açık savaşın tam eşiğinde ama bir türlü içine düşmeyen, barışın dilini kullanan ama ona bir türlü yaklaşamayan bir denklem bu.
Ve artık herkes şunu görmeye başladı: Bu durum geçici bir kriz değil, giderek kalıcılaşan bir yapı.
Çünkü sahadaki aktörlerin hiçbiri büyük bir savaşı gerçekten istemiyor.
Amerika son yirmi yılın faturasını çok net gördü. Irak ve Afganistan, geniş çaplı müdahalelerin ne kadar öngörülemez sonuçlar doğurduğunu gösterdi.
Bugün Washington artık doğrudan savaş başlatan değil, dengeleri uzaktan yöneten bir oyuncu olmayı tercih ediyor.
İsrail askeri olarak bölgenin en organize güçlerinden biri.
Ama bu güç tek başına uzun soluklu bir bölgesel savaşı kaldıracak türden değil. Her genişleme yeni cepheler ve yeni kırılganlıklar üretiyor.
İran ise bambaşka bir denklemde.
Doğrudan bir savaşa girmek sadece dış politika açısından değil, iç düzen açısından da büyük bir risk. Tahran bu nedenle açık çatışma yerine vekil güçler ve sınırlı hamlelerle alan açmaya çalışıyor.
Bu üç aktörün kesiştiği nokta şu: Kontrol edilemeyen bir savaştan herkes kaçınıyor.
Ama bu barışın geleceği anlamına gelmiyor.
Çünkü bölgenin temel meseleleri hâlâ masada. Filistin sorunu sadece bir toprak anlaşmazlığı değil, aynı zamanda statü, egemenlik ve kimlik meselesi olarak duruyor.
İran–İsrail rekabeti ise artık gizli kapaklı değil, doğrudan bir güvenlik gerilimine dönüşmüş durumda.
Tüm bunların üzerinde ise Amerika’nın kurduğu ve hâlâ sürdürdüğü güvenlik mimarisi var.
İşte tam bu noktada şu soru geliyor: Bu düzeni kuran Amerika’ysa, neden değişsin?
Soru ilk bakışta manidar ama eksik.
Çünkü tarih şunu açıkça gösteriyor: Hiçbir güç kurduğu sistemi sonsuza kadar sabit tutamaz.
Amerika Soğuk Savaş’ta küresel düzenin yarısını inşa etti ama o sistem çözüldü. Irak’a müdahale edip yeni bir düzen kurmak istedi, ortaya daha karmaşık ve kontrolü zor bir yapı çıktı.
Mesele kurmak değil, sürdürebilmek.
Sistemler genelde üç nedenden dolayı değişir:
1. Maliyet artar. Orta Doğu, Amerika için eskisi kadar vazgeçilmez değil. Enerji bağımlılığı azaldı, rekabetin ağırlık merkezi Asya’ya kaydı.
2. Alternatif güçler sahneye çıkar. Çin ekonomik olarak, Rusya ise askeri ve jeopolitik hamlelerle mevcut düzeni doğrudan yıkmasa da aşındırıyor.
3. Yerel aktörler uyumsuzlaşır. Türkiye, İran, İsrail ve Körfez ülkeleri artık tek bir merkezden yönlendirilen oyuncular değil.
Her biri kendi gündemini dayatıyor.
Ancak şu ayrım çok önemli: Amerika sistemi tamamen yıkmıyor. Ama aynı şekilde olduğu gibi de bırakmıyor. Yaptığı şey daha ince: Sistemi koruyarak değiştirmek.
Yani çöküş değil, dönüşüm.
Peki bu dönüşüm sahada nasıl görünüyor?
Sürekli ama sınırlı çatışmalar olarak.
Büyük cephe savaşları yerine küçük ama etkili hamleler: yerel operasyonlar, vekil güçler üzerinden yürütülen mücadeleler, siber saldırılar, ekonomik yaptırımlar. Başka bir deyişle, savaşın parçalanmış hali.
Bu durum dışarıdan bakan biri için tam bir istikrarsızlık gibi görünür. Ama aslında içeride belirli bir denge üretir. Hiçbir taraf tam anlamıyla kazanamaz, ama hiçbir taraf da tamamen kaybetmez.
Asıl risk ise bu dengenin ne kadar kırılgan olduğudur.
Tarih gösteriyor ki büyük savaşlar çoğu zaman planlanarak değil, yanlış hesaplarla başlar.
Sınırlı bir operasyonun büyümesi, kontrolsüz bir misilleme ya da geri adım atılmayan bir kriz… Zincir böyle kırılır. Ve o noktadan sonra süreç aktörlerin niyetinden tamamen bağımsız ilerler.
Bugün Ortadoğu’da gördüğümüz yapı bu yüzden geçici değil.
Bu bir dönem. Ve bu tür dönemler yıllarla değil, on yıllarla ölçülür.
Ne barışın kurulduğu ne de savaşın bittiği bir dönem.
Daha açık söylemek gerekirse: Bu coğrafya bir süre daha savaşmadan savaşmanın yükünü taşımaya devam edecek.
Asıl mesele şu: Bu yük bir noktada yeni bir düzen mi doğuracak, yoksa aynı döngünün farklı versiyonlarını mı üretecek?
Bugün için en doğru. cevap şu olur: Sistem ayakta, ama aynı değil. Gerilim sürüyor, ama kontrol altında. Ve bu denge göründüğünden çok daha uzun sürecek.
Unutulmamalı ki halen Lübnan’a saldırılar devam edilmekte.
İsrail her gün bir adım daha ilerleyerek Lübnan‘ın 3’te birini istila etmiş durumda.Vesselam.
AK Parti’nin Kadın Çelişkisi
Bir iktidarın çöküşü sandıkta değil, sözüyle eylemi arasındaki uçurum toplumsal bellekte tescillendiğinde başlar.
Bakın, benim derdim ne AK Parti’yi gömmek ne de yüceltmek.
Derdim, doğruyu söylemek.
Partinin yaptığı çok iş var ki alkışlarım.
Ama gördüğüm bir yanlış, bir çelişki varsa, “aman partim” diye dişimi sıkmam.
Çünkü o zaman ben destekçi değil, dilsiz bir taş olurum. O yüzden söylüyorum. İçimden geldiği gibi. Saniyesi saniyesine.
AK Parti, yirmi yılı aşkın süredir kadını “ailenin kalesi, neslin sigortası” diye kutsadı.
“Çocuk sayısı düşerse millet biter” diye manşet attı.
Feryat etti, figan etti!
Bugün ise aynı bakanlıklar, kadınları gece vardiyasında tır kullanmaya, maden şantiyelerinde ağır işçiliğe, lojistik depolarında esnek ve güvencesiz çalışmaya teşvik ediyor.
Acaba diyorum bu projeyi Avrupa birliği ‘nden sübvansiyon elde etmek için mi kabul etmişler? Bilemiyorum.
Çünkü bu bir kadını ekonomik bağımsız veya özgür etme onun güçlendirilmesi hikayesi değil.
Bu bir ideolojik iflasın sessiz itirafıdır.
Hadi düşünelim:
Yarın bir bakan çıkıp dese ki:
“Vinç operatörlerimiz, duvar ustalarımız, inşaat demircilerimiz, tır şoförlerimiz, hatta maden işçilerimiz de artık kadınlarımızdan olsun.”
Şaşırır mıyız? Elbette şaşırmayız.
Çünkü mantık aynı mantık: Kadın bedenini, hangi işkolu olursa olsun, ekonominin boşluğunu doldurması için oraya sürmek.
Tek maaşın asgari ücretin gölgesinde eridiği, konutun lüks, gıdanın statü haline geldiği bir ülkede “kadın evde kalsın” demek, iktidarın kendi getirdiği yoksulluğu inkâr etmektir.
AK Parti, aileyi koruduğunu iddia ederken aslında tek şeyi koruyor: sistemin devamlılığını.
Kadın artık “evin direği” değil; ekonominin açığını kapatan, gece vardiyasını dolduran, sigortasız esnekliğin sessiz taşıyıcısıdır.
“Kadın çalışırsa aile dağılır” diyen zihniyet, bugün aynı kadını 12 saatlik vardiya, yol yorgunluğu ve çocuk bakımsızlığıyla baş başa bırakarak ailenin dağılmasını bizzat sistematikleştiriyor.
Teşviklerin detaylarına inildiğinde işin rengi daha iyi anlaşılıyor:
Bir firmayı kadın şoför istihdam etmeye teşvik etmek için, devlet ona taşıt kartı ücretinde %95’e varan indirim ve yetki belgesinde ücretsiz süre uzatımı gibi avantajlar sunuyor.
Yani kadın emeği, bir teşvik aracı olarak doğrudan maliyet hesabının içine konulmuş durumda.
“Kadın tır şoförü” kampanyasını toplumsal cinsiyet eşitliği diye sunmak, yoksulluğu feminist bir başarı gibi paketlemektir.
TÜİK ve Dünya Bankası verileri açıkça gösteriyor: son yıllarda kadın işgücüne katılımındaki artışın yarısından fazlası zorunluluktan kaynaklanıyor.
İktidar bunu “kadınların kamusal alanda görünmesi” diye kutluyor.
Oysa bu kutlamanın içinde güvencesizlik, mesai ihlali, çocuk bakımının tamamen kadının omzuna yıkılması ve “esneklik” adıyla meşrulaştırılan kayıt dışılık var.
Kutsadığınız aileyi, aynı anda onu parçalayan çalışma düzeniyle finanse ediyorsunuz.
Bu bir çelişki değil; kurnazca işletilen bir yol güzergahıdır.
Söylem ile eylem arasındaki kopuşu en iyi özetleyen şey şudur:
Milyonluk sürücü açığı olan bir sektörde, kadınların toplam sürücü içindeki oranı hâlâ sadece %6 seviyesinde.
İktidar, yıllardır “aileyi koruma” söylemiyle beslediği tabanına şimdi de “kadın tır şoförü” projeleriyle sesleniyor.
Ortada ne büyük bir istihdam başarısı ne de bir ideolojik dönüşüm var; sadece her iki tarafı da idare etme çabası var.
Aslında devletimizin bu teşviki erkeğe vererek çok daha anlamlı bir proje yaptığını söylemek mümkün olurdu.
Kadını evinde, asli görevinde tutmak; onu onuruna yakışır, insanî mesleklerde eğitip kazanmak, daha uzun vadeli ve kalıcı bir yatırım olurdu.
Ama tercih edilen yol bu değil.
Tercih edilen yol, kadını gece vardiyasında tır koltuğuna oturtup, ardından “aileyi koruyoruz” diye nutuk atmak.
Asıl çarpıcı olan şu:
AK Parti’nin, onlarca yıl karşı çıktığı mekanizmaları, piyasa disiplinini, esnek çalışmayı, kadın emeğinin metalaşmasını ideolojik kimlikten sıyırıp aynen benimsedi.
Bunu laikliği sevdikleri veya nefret ettikleri için değil; sermayenin ihtiyaç duyduğu işgücü modelini kendi muhafazakâr etiketiyle yeniden markaladıkları için yaptılar.
Burada kadının ekonomiye katmaktan ziyade kadının sırtından ekonomik nemalanmaktır.
Bu bir ihanet değil; yapısal bir asimilasyondur. İktidar ideolojisini değil, piyasanın açığını doldurdu. Karşı çıktıkları sistemin en katı uygulayıcısı oldular.
Elbette bu tablonun belgelerle desteklenmesi gerekiyor:
Ulaştırma Bakanlığı’nın kadın şoför teşviklerinin güvence şartları nedir?
Aile Bakanlığı’nın çocuk bakım tesisleri bütçesi reel olarak ne kadar geriledi?
Kadın işgücü verilerinde “zorunlu katılım” ile “tercihsel katılım” ayrımı nasıl yapılıyor?
Bu sorulara verilecek yanıtlar, söylem ile eylem arasındaki kopuşu bir iddia olmaktan çıkarır; ampirik bir tablo haline getirir.
Siyasi eleştirinin gücü, öfkesinden değil, kanıtından gelir.
AK Parti’nin kadın politikası artık bir tercih değil; bir zorunluluk haritasıdır. “Aile” lafı, ekonomik çöküşü örten bir perdedir.
Kadınları gece vardiyasına itip “güçlendik” demek, yoksulluğu kutlamaktır.
İdeoloji tükendiğinde geriye kalan tek şey pragmatizmin soğuk mantığıdır.
Aynı anda hem “muhafazakâr aile bekçisi” hem “piyasa işgücü tedarikçisi” olmaya çalışmak ne inandırıcılık ne de tarih açısından sürdürülebilir bir seçenektir.
Sistem sizi yutmadı; siz sistemi kendi ellerinizle beslediniz.
Hocam, bu çok eski bir hikâye. “Nereden çıktı bu şimdi?” diyenlere cevabım basit: Bir sohbet ortamında dile gelen bu konuyu sizlerle paylaşmak istedim.
Körü körüne AK Parti’yi savunan dostlarıma gelince: Sistem AK Parti’yi yutmadı.
Bilakis AK Parti, kendi elleriyle bu sisteme kan verdi, ekmek verdi, nefes verdi.
Onu besledi, büyüttü, daha da kudretli kıldı.
Mütemadiyen kızanlar olacaktır; varsın kızsınlar. Sorun onların öfkesinde değil.
Asıl sorun, insanın elini vicdanına koyup düşünmemesinde.
Çünkü düşünmek, öfkenin dumanını dağıtan tek rüzgârdır.
Hasılı bu beslenmenin faturasını, gece yarısı direksiyonda uyuyakalmamak için çabalayan kadın uyuyakaldığında annesini göremeyen yavrusu ödeyecek.
“Örtbas edilmiş vicdan, zulmün ta kendisidir”.
Allah akıl fikir versin vesselam.