12 Mayıs 2026 Salı
DEM Partili belediyenin konserinde Türk bayrağı krizi
Kariyer” mi, “Kârı yer” mi, “Karı yer” mi, dava mı?
Silivri; yalan, dolan, talan!
Mülk, insanı bozar mı?
Sonunda çağdaş, medeni ve ilerici olduk!
Sağlık sistemi ve eczacılarımız
İnsan, dünya sahnesine çıktığı andan itibaren “benim” diyebileceği bir alan inşa etme tutkusuyla yanıp tutuşur.
Toprak, altın, makam ya da unvan; adına ne dersek diyelim, sahip olma arzusu ruhun derinliklerinde hem bir güvenlik limanı hem de fırtınalı bir deniz gibidir.
Ancak asıl soru şudur: Biz mi mülke sahibiz, yoksa mülk mü bize sahip olmaya başladı?
Modern zamanların ışıltılı vitrinleri arasında kaybolurken, mülkiyetin karakterimizi sinsi bir asit gibi aşındırıp aşındırmadığını sorgulamak artık bir lüksten ziyade, insan kalabilmek için bir zorunluluktur.
İnsanlık tarihinin en kadim paradokslarından biri tam burada başlar; hayatta kalmak için ihtiyaç duyulan mülkiyet, terbiyesiz bir nefisle birleştiğinde kişiyi kendi kibrinin esiri yapar.
Mülk, özü itibarıyla nötr bir araçtır; ancak kişinin onunla kurduğu bağ, ya bir refah köprüsü ya da bir zihin hapishanesi inşa eder.
İnsan; sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarının ruhunda oluşturduğu hâl ile sınanır.
Çünkü bazen bir insanı yokluk değil varlık yorar; fakirlik değil, güç sarhoş eder.
Asıl mesele malın çokluğu değil, gönlün dünyaya ne kadar bağlandığıdır.
Mülkiyetin getirdiği en tehlikeli sapma, maddi imkanları ahlaki bir üstünlük sanmaya başlamaktır.
Bir kişi mülke sahip oldukça, zihninde “daha fazla güç, daha fazla haklılık” şeklinde sakat bir mantık filizlenir.
Oysa her kuruşun hesabı olan bu geçici dünya nimeti, aslında bir imtiyaz değil büyük bir sınavdır.
Tarih boyunca nice isim vardır ki; serveti arttıkça merhameti azalmış, makamı yükseldikçe vicdanı küçülmüş ve mülkü çoğaldıkça insanlığı eksilmiştir.
Kendisini ulaşılmaz sanan kişi zamanla nasihati küçümser, eleştiriyi düşmanlık sayar ve çevresindekileri sadece çıkarına hizmet eden araçlar gibi görür.
Bu kibir zehirlenmesi, en çıplak haliyle “hizmet” ilişkilerinde kendini ele verir.
Bir restoranda kendisine hizmet eden bir garsonu, sırf ücretini ödediği için karşısında adeta “mum tuttururcasına” bekleten, en küçük bir aksaklıkta onu aşağılamayı kendinde hak gören zihniyet, mülkün sınavını daha baştan kaybetmiştir.
Karşısındaki bir köle değil, rızkı için ter döken bir kuldur; ancak mülkün sarhoş ettiği kişi için artık sadece kendi egosu kutsaldır.
Oysa bilmez ki; bir işçiye veya bir garsona gösterilen nezaketsizlik, kişinin kendi ruhundaki fakirliğin en büyük kanıtıdır.
Kur’an da geçen Karun kıssası, bu kibir sarhoşluğunun en sarsıcı örneğidir.
Muazzam servetini kendi zekâsının ve bilgisinin bir sonucu olarak gören, şükür yerine kibri seçen Karun, sonunda hem malıyla hem de bedeniyle yerin dibine geçirilmiştir.
Bu kıssa bize anlatır ki; servet insanı Allah’a yaklaştırıyorsa rahmet, insanı kendisine hayran bırakıp başkalarından üstün gördürüyorsa felakettir.
Esasen mülk insanı bozmaz; mülk, insanın içindekini ortaya çıkarır.
Karakterin aynası olan servet, kalbinde merhamet taşıyanın elini daha çok açar, vicdan sahibini daha çok paylaşıma iter.
Ancak içinde hırs taşıyanın karanlığını çoğaltır.
Sarsılmaz hakikat şudur ki: “Mülk Allah’ındır.” İnsan bugün sahip olduğunu zannettiği her şeyin aslında sadece emanetçisidir.
Bir zamanlar saraylarda hüküm sürenlerin bugün sadece tarih notlarında kalması, insanın kalıcı olmadığını hatırlatan birer ibret vesikasıdır.
Bugün dünyanın en büyük krizi, “ne kadar faydalıyım?” yerine “ne kadar sahibim?” sorusuyla yaşamaktır.
Oysa insanı değerli kılan malı değil; ahlakı, adaleti ve ardında bıraktığı hayırdır.
Zenginlik kötü değildir; asıl felaket, dışarıdan zenginleşirken ruhu fakirleştirmektir.
Güçlünün önünde eğilmek bir zorunluluk olabilir, ancak güçsüzün yanında nezaketle eğilmek bir iman ve karakter meselesidir.
Netice itibarıyla; mülk, insanın elinde bir ihsan vesilesi olabileceği gibi, boynuna dolanmış bir vebal zincirine de dönüşebilir.
Malı elinde tutan güçlüdür, ancak malı kalbine koyan mağlup olmaya mahkumdur.
Son nefeste mülk asıl sahibine dönerken, cebimizdeki tapular değil, kalbimizde taşıdığımız sevgi ve vicdanın ağırlığı bizi tanımlayacaktır. Bir başkasının onurunu mülkün gölgesinde ezmek, telafisi olmayan bir karakter iflasıdır.
Gerçek zenginlik, mülkün geçiciliğini bilip, baki kalacak olan gönüllere girebilmektir.
Unutulmamalıdır ki; sarayların görkemi içinde ruhu üşüyenler değil, bir gönle girip orada ebedi mülk kuranlar asıl huzura erecektir.
“Bazen bir kalbe yakın olmak, bir ömre bedeldir…”
Sadakat… Bazen bir söz değildir; bir duruştur, bir bekleyiştir, bir vazgeçmeyiştir…
İnsan çoğu zaman sadakati büyük cümlelerde, büyük fedakârlıklarda arar.
Oysa hakikat bazen en sade hâliyle karşımıza çıkar.
Bir bakışta, bir adımda, hatta bir hayvanın sessiz bekleyişinde… Çünkü sadakat; menfaatle değil, kalple ölçülür.
Ve kimi zaman bir insanın ömrü boyunca kuramadığı bağı, bir hayvan tek bir kalple kurabilir. İşte Ashâb-ı Kehf kıssasında karşımıza çıkan Kıtmir, bize tam da bunu anlatır: Sadakatin dili yoktur… Ama iz bırakan bir hâli vardır.
Bazen insanın içini titreten şey, anlatılan değil; hissedilendir.
Bir köpeğin, hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir iddia taşımadan, sadece sevdiği ve inandığı kapının önünde beklemesi…
Aslında hepimize sorulan bir sorudur: Biz neye sadığız ve kimin kapısında duruyoruz?
İnsan en çok, ait olduğu kapıda belli olur.
Ashâb-ı Kehf kıssası, yalnızca geçmişte yaşanmış bir hadise değil; her çağda imanı, sadakati ve teslimiyeti anlatan canlı bir hakikat dersidir.
Bu kıssa, zamana meydan okuyan bir direnişin, inancını korumak için dünyayı karşısına alan bir duruşun adıdır.
Ve bu büyük hakikat yolculuğunun en dikkat çeken yönlerinden biri de şudur: Bir köpeğin bile sadakatiyle rahmete dâhil oluşu.
Demek ki değer, görünende değil; gönlün yöneldiği yerdedir…
İşte onun adı: Kıtmir…
Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Suresi 17 ve 18. ayetlerde Ashâb-ı Kehf anlatılırken, onların köpeğinin mağara girişinde uzanmış hâlde beklediği açıkça ifade edilir.
Ancak dikkat çekici olan şudur: Kur’ân, köpeğin adını zikretmez. Çünkü bazen isimler değil, duruşlar anlatılır. “Kıtmir” ismi ise daha çok tefsirlerde ve rivayetlerde karşımıza çıkar.
Belki de bazı isimler unutulur ama sadakat asla unutulmaz.
Ashâb-ı Kehf, zalim bir hükümdarın baskısından kaçarak bir mağaraya sığınan gençlerdir.
İnançlarını korumak için dünyadan vazgeçen bu gençler, aslında hakikate sığınmışlardır.
Allah Teâlâ onları rahmetiyle kuşatmış, 309 yıl boyunca adeta zamanın dışına almıştır.
Onlar uyurken bile ilahî koruma altındaydılar.
Güneş onların üzerine doğrudan vurmaz, bedenleri çürümeye terk edilmezdi.
Bu, sadece bir mucize değil…
Allah’ın, kendisine yönelen kullarına “Ben sizinle beraberim” demesinin en açık hâlidir.
İnsan bazen yalnız kaldığını sanır oysa en çok o anlarda korunur.
Ve o mağaranın girişinde…
Sessizce…
Sadakatle…
Sarsılmadan bekleyen bir varlık vardır: Kıtmir.
Ne konuşur, ne iddia eder…
Ne makam ister, ne görünmek…
Ama ait olduğu yeri bilir.
Çünkü kalp, doğruyu bulduğunda susar ve sadece orada kalır.
Ve çoğu insanın ömrü boyunca bulamadığı o hakikati, o sadeliğin içinde yakalar.
Kıtmir’in en büyük özelliği; bir peygamber olmaması, bir âlim olmaması, hatta bir insan bile olmamasına rağmen doğru kapının önünde beklemeyi seçmiş olmasıdır.
İşte onu kıymetli kılan da budur.
Çünkü bazen en büyük kurtuluş, doğru yerde durabilmektir.
Yanlış yerde en doğru insan bile kaybolur.
Tasavvuf ehli bu noktada derin bir ders çıkarır:
“Kimlerle beraber olduğun, kim olduğundan daha belirleyici olabilir.”
Hazret-i Mevlânâ, bu hakikati şöyle ifade eder:
“Gâfillerle beraber olmaktansa, uyumak daha evlâdır.”
Çünkü insan, bulunduğu ortamın rengini alır.
Kalp, ya nurlanır ya kararır.
Ya yücelir ya da sıradanlaşır.
Ve çoğu zaman insanı yoldan çıkaran büyük hatalar değil; yanlış insanlarla kurulan küçük yakınlıklardır.
İnsan bazen yanlış bir kapıda, doğru kalmayı başaramaz.
Kıtmir, salihlerin izini bırakmamış onların yolundan ayrılmamış…
Onların kapısından ayrılmamış…
Ve işte bu sadakat, onu diğerlerinden ayırmış, onu rahmetin eşiğine taşımıştır.
Sadakat, kapıyı terk etmemektir.
Burada asıl mesele, Kıtmir’in adı ya da sayısı değildir.
Asıl mesele şudur:
Bir kalp, doğru insanların yanında durmayı seçerse, o yakınlık onu da yüceltir.
Çünkü rahmet, sadece büyük amellere değil; bazen doğru istikamete bağlanan küçük ama samimi duruşlara da iner.
Belki de Allah, bizim büyük olmamızı değil; doğru olmamızı ister.
Kıtmir bize şunu öğretir:
Sadakat, bazen sözden değil duruştan ibarettir.
Hak yolunda olmak için büyük iddialara değil, doğru tercihlere ihtiyaç vardır.
Ve en önemlisi…
Allah dostlarının izinden gitmek, insanı hiç ummadığı bir rahmete ulaştırabilir.
Bazen bir adım insanı ebediyete götürür.
Son Söz
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz hangi kapının önünde bekliyoruz?
Hangi kalabalığın içindeyiz?
Hangi sesleri dinliyor, hangi yollara gönül veriyoruz?
Çünkü insan, kalbinin yöneldiği yer kadar değer kazanır.
Ve insan, en çok kiminle yürüyorsa, aslında ona dönüşür.
Kalbin yönü insanın kaderidir.
Kıtmir bir köpekti ama doğru kapıyı seçti.
Nice insan var ki yanlış kapılarda ömür tüketiyor.
Asıl kayıp, yolu şaşırmaktır.
Belki de mesele, kim olduğumuz değil;
kiminle olduğumuzdur.
Toplum bir günde değişmez…
Ama her gün neyi izlediğimiz, neyi alkışladığımız, neyi “normal” saydığımızla yavaş yavaş yeniden şekillenir.
Zira kalp, neyle meşgul olursa onunla yoğrulur; göz neyi görmeye alışırsa, gönül de ona meyleder.
Topluma sunulan her şey masum değildir; çünkü tekrar edilen, göz önünde tutulan ve sürekli öne çıkarılan her davranış, her söz, her görüntü zamanla zihinlere yerleşir, kalplerde iz bırakır.
İnsan önce yadırgar, sonra alışır, en sonunda ise kabullenir. İşte tam da bu noktada en büyük tehlike başlar: Yanlış olanın sıradanlaşması…
Çünkü hakikat terk edildiğinde, batıl kendine yer bulur; boş bırakılan gönül, mutlaka bir şeyle doldurulur.
Bugün bazı sanatçıların, fenomenlerin ya da ekran yüzlerinin sergilediği tavırlar yalnızca bireysel tercihler olarak kalmıyor; geniş kitlelere ulaşıp özellikle genç zihinlerde bir “normal” algısı oluşturuyor.
Bu etki bazen fark edilmez, çünkü gürültülü değil; sessiz ve sinsi ilerler.
Ve çoğu zaman en büyük değişimler, en sessiz olanlardır; fark edildiğinde ise çoktan yerleşmiş olur.
Düşünelim…
Bir zamanlar büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmak ayıplanırdı; şimdi saygısızlık “özgüven” diye alkışlanabiliyor.
Eskiden özel hayat mahrem sayılırdı; bugün insanlar kendi hayatlarını teşhir ederek görünürlük kazanıyor ve bu durum “başarı” olarak sunuluyor.
Bir dönem çalışmak, üretmek, emek vermek övülürdü; şimdi kısa yoldan ün kazanmak, zahmetsiz zenginlik hikâyeleri gençlere hedef gibi gösteriliyor.
Oysa hakikat şudur: Emek olmadan değer, edep olmadan özgürlük, sınır olmadan saygınlık olmaz.
Bir çocuk düşünün…
Gün boyu izlediği içeriklerde hakaret edenlerin güldüğünü, kuralları çiğneyenlerin alkışlandığını, saygısızlığın “samimiyet” diye sunulduğunu görüyor.
Zamanla o çocuk için doğru ile yanlış arasındaki çizgi bulanıklaşır. Çünkü gördüğü şey, duyduğu öğütten daha güçlüdür.
Çünkü eğitim sadece sözle değil, örnekle verilir; en güçlü öğretmen, gözün gördüğüdür.
Bir genç düşünün…
Sosyal medyada en çok takip edilenlerin hayatına bakıyor: Emek değil, gösteriş…Ahlak değil, dikkat çekmek…Derinlik değil, yüzeysellik öne çıkarılıyor.
Ve o genç fark etmeden şunu öğreniyor: “Değerli olmak için değil, görünür olmak için yaşamalıyım.”
Oysa insanın değeri, göründüğü yerde değil; durduğu yerde, koruduğu ölçüde ve yaşadığı hakikattedir.
İşte bu yüzden mesele sadece bireysel tercihler değildir; mesele, bu tercihlerin topluma nasıl sunulduğudur.
Çünkü tekrar edilen her görüntü, zihinlerde bir “alışkanlık” üretir. Alışkanlıklar ise zamanla karaktere, karakter ise kaderin yönüne dönüşür.
Ve burada unuttuğumuz çok önemli bir hakikat var:
İnsan, kiminle vakit geçirirse onun rengini alır.
Bu sadece dostluklar için değil, maruz kaldığımız her şey için geçerlidir.
Gün içinde en çok kimi izliyorsak, kimin sözünü dinliyorsak, kimin hayatına özeniyorsak; fark etmeden onun dilini, tavrını, hatta değerlerini içselleştiririz.
Bu yüzden “kişi arkadaşının dini üzeredir” sözü, sadece bir nasihat değil; hayatın değişmeyen gerçeğidir.
Bugün dostluk sadece aynı masada oturmak değildir…
Bir ekran, bir video, bir sanatçı da insanın “görünmeyen arkadaşı” olabilir. Ve insan, gönlünü kime açarsa ondan iz taşır.
Bu yüzden şu sorular artık çok daha hayati: Çocuklarımız kimi izliyor? Gençler kimi örnek alıyor? Biz kimi alkışlıyoruz?
Çünkü her tercih, aslında bir yöneliştir; her yöneliş ise bir inşadır. Çünkü gerçek şu: Toplum, önüne konulana alışır…
Ama alkışladığıyla yön değiştirir.
Bu yüzden mesele sadece “kötü örneklerin varlığı” değildir; asıl mesele, bu örneklerin nasıl sunulduğu ve ne kadar görünür kılındığıdır.
Çünkü neyi yüceltirsek o çoğalır, neyi sıradanlaştırırsak o normalleşir. İyiliği büyütmek de, kötülüğü çoğaltmak da insanın tercihiyle başlar.
Bugün bir yanlışı sessizce izlemek, yarın o yanlışı güçlü bir şekilde yaşamak demektir.
Bugün alkışladığımız her yüzeysellik, yarın derinlik arayan bir toplumun yok oluşudur.
Sessizlik bazen onaydır; onay ise zamanla yayılır.
O halde kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Biz neyi izliyoruz, neyi alkışlıyoruz, neyi görünür kılıyoruz?
Unutmayalım: İnsan baktığıyla şekillenir…
Toplum ise alkışladığıyla yön bulur.
Eğer yarını değiştirmek istiyorsak, bugün neyi büyüttüğümüzü yeniden düşünmek zorundayız.
Hakikatin izini kaybetmeyen gönüller oldukça, yönümüz de yolumuz da kaybolmayacaktır inşallah.
“Gelecek nesillerin karakter mimarisi sınıf tahtalarında değil; annenin şefkati ile babanın vakarı arasındaki o hassas dengede inşa edilir.”
Eğitim evde başlar; zira şahsiyetin temeli okul sıralarında değil, anne ve babanın dizinin dibinde atılır.
Ev, çocuğun ilk mabedi ve medresesidir.
Müfredatla bilgi verilir ancak karakter, evdeki edep ve hal diliyle inşa edilir.
Gönlünde iman ve ahlak mayalanmayan bir nesil, dış dünyadaki hiçbir fenni bilgiyle tamama eremez.
Bu yüzden insan ruhunun ilk mimarı, sınıf tahtası değil, hanenin manevi atmosferi ve bu atmosferdeki ebeveyn dengesidir.
Bu köklü inşa sürecinin merkezinde, şefkatiyle ruhu emziren anne ve vakarıyla istikameti tayin eden baba figürü yer alır.
Ancak günümüzde bu hayati denge, yanlış yorumlanan bir koruma içgüdüsüyle ciddi bir hasar almaktadır.
Özellikle şahit olduğumuz üzere bazı anneler; çocuklarının abartılı giyim tarzından, yanlış ortamlarda bulunmasına kadar pek çok noktada babanın müdahalesini engelleyerek evladına “siper” olmaktadır.
Modern pedagojinin “Helikopter Ebeveynlik” olarak tanımladığı bu aşırı korumacı tavır, babayı disiplin ve denetim mekanizmasının dışına itmektedir.
Bu hamle, çocuğu korumak bir yana, onu arkasındaki bu denetimsiz gücün verdiği cesaretle sonu bilinmez bir meçhule sürüklemektedir.
Babanın haklı müdahalesine set çeken bu “kör şefkat“, modern bilimin de teyit ettiği üzere çocuğun özyeterlilik duygusunu ve vicdani gelişimini yaralar.
Evlat, hatasının bir bedeli olmadığını ve her ne yaparsa yapsın “onaylanacağını” hissettiği an, sınır tanımayan bir bireye dönüşür.
Oysa gerçek sevgi, evladı yanlışa karşı savunmasız bırakacak bir korumacılık değil; onu yanlışıyla yüzleşecek ve doğruyu seçecek bir iradeye eriştirmektir.
Geleneksel irfanımızın “vakar ve şefkat dengesi” dediği bu altın oran, günümüzün kimlik krizlerine karşı en bilimsel ve köklü reçetedir.
Aile içindeki bu otorite boşluğu ve denetimsizlik, genci dış dünyanın fırtınalarına karşı sadece ruhsal değil, iradi olarak da korumasız bırakır.
Bu süreç, aile içi dengenin korunmasıyla şekillenerek bir ömür boyu sürecek olan karakterin omurgasını oluşturur.
Çocuk, kendisine söyleneni değil, ebeveyninde gördüğü o tutarlı duruşu yaşayan bir aynadır.
Okulun kazandırdığı teknik malumat, ailenin sağladığı bu irfan ve edep üzerine inşa edilmediği sürece ruhsuz bir mekaniğe dönüşür.
Temeli ahlak mayasıyla yoğrulmamış bir zihne bilgi yüklemek, rotası olmayan bir gemiye sadece yakıt takviyesi yapmak gibidir; onu menzile ulaştırmaz, sadece belirsizliğe daha hızlı sürükler.
Modern hayatın savrulmaları karşısında en sağlam sığınak, yine bu güvenli ve disiplinli limanda kazanılan istikamet bilincidir. Unutulmamalıdır ki; “İnsan, evinin rengine boyanır; gönül heybesini ilk orada doldurur.” Netice itibarıyla; diplomalar kişiyi meslek sahibi yapabilir, fakat evden alınan terbiye onu insan kılar.
Gelecek nesillerin kalitesi, evlerin manevi derinliği ve anne-baba arasındaki o muazzam eğitim dengesiyle ölçülür.
Ev, sadece bir konut değil; bir neslin istiklalinin tayin edildiği mukaddes bir ocaktır.
Bu ocağın sönmemesi, babanın vakarıyla annenin şefkatinin birbirini engellemesiyle değil, birbirini tamamlamasıyla mümkündür.
“Tesettür kaldı… ruhu kayboldu.”
Bazen bir değer, en çok yokluğunda korunur; varlığına kavuştuğunda ise sınavı başlar.
Bir zamanlar başörtüsü bir tercih değildi… bir bedeldi.
Taşımak kolay değildi; savunmak, sabretmek, vazgeçmemek gerekiyordu.
Yasakken başörtüsü ve tesettür kullanımı, İslam’ın emirlerine karşı daha samimi ve daha uygundu… Çünkü o örtü; rahatlığın değil, direnişin içinden geçerek taşınıyordu.
Şimdi ise yasaklar kalktı; ama bambaşka bir tesettür anlayışı ortaya çıktı.
Bu cümle rahatsız edebilir… Ama hakikat çoğu zaman rahatsız eder.
Bir zamanlar başörtüsü sadece bir örtü değildi.
Bir direnişti… Bir sabırdı… Bir bedeldi… Üniversite kapılarında bekleyen genç kızlar…
İnancı ile geleceği arasında sıkıştırılan hayatlar…
Ve buna rağmen taviz vermeyen bir duruş…
O günlerde acı vardı, evet… Ama aynı zamanda çok derin bir samimiyet de vardı.
Çünkü o örtü; moda değil, imanın şahitliğiydi. Bugün? Kapılar açık… Başörtüsü serbest…
İnanç görünür… Ama soralım kendimize: Kalpler ne kadar açık? Bugün tesettür var… Ama içi ne kadar dolu? Başörtüsü var… Ama yanında dar kıyafetler, dikkat çeken tarzlar, gösterişle süslenmiş bir “örtünme” anlayışı da var.
Bu noktada durup düşünmek zorundayız: Tesettür örtmek mi, yoksa dikkat çekmek mi?
Çünkü tesettür; sadece saçı örtmek değildir.
Bakışı, niyeti, yürüyüşü, ahlakı da örtmektir.
Eskiden bir örtü uğruna bedel ödeniyordu… Bugün ise örtü bazen sadece bir kimlik göstergesine, hatta bir tarz unsuruna dönüşebiliyor.
Ve bu meselenin çok daha derin, çok daha ağır bir boyutu var… Bir zamanlar başörtüsü nedeniyle eğitimleri yarım kalanlar vardı… Hayallerini erteleyenler… Hak ettiği halde görev alamayanlar… Bugün ise, şükürler olsun ki… Başörtülü kadınlar her alanda var.
Okuyorlar, çalışıyorlar, yönetiyorlar… Devlet kademelerinde, akademide, hayatın her yerinde aktifler.
Ama tam da burada, görmezden gelinemeyecek başka bir gerçek daha var… Özgürlük arttıkça, ne yazık ki bazı kalplerde kibir büyüdü… ihtiras derinleşti… hırs ön plana çıktı.
Bir zamanlar “hakkım engellendi” diye ağlayanlar, bugün “daha fazlası benim olmalı” düşüncesiyle hareket edebiliyor.
Bir zamanlar adalet isteyenler, bugün yetkiyi eline alınca adaleti değil, gücü önceleyebiliyor.
Ve en tehlikelisi… İbadet görünür hâle gelirken, ahlak geri planda kalabiliyor.
Oysa tesettür; sadece örtmek değil, nefsini terbiye etmektir. Kibirden arınmaktır… ihtirası dizginlemektir… hırsı adaletle sınırlandırmaktır. Peki şimdi asıl soruyu sormak zorundayız: O gün uğruna bedel ödenen değerler, bugün aynı hassasiyetle korunabiliyor mu?
Alınan görevlerde kul hakkına riayet edilebiliyor mu? Yetki adaletle kullanılabiliyor mu?
Makamlar bir emanet olarak mı görülüyor, yoksa bir ayrıcalık olarak mı?
Çünkü asıl imtihan, yasak altında direnmek değil… özgürlük içinde adil, mütevazı ve ölçülü kalabilmektir.
Eğer dün mağdur olan, bugün gücü eline aldığında kibirleniyorsa… Eğer dün dışlanan, bugün başkasını görmezden geliyorsa…
Eğer ihtiras, hakkın önüne geçiyorsa… O zaman mesele sadece bir yasak meselesi olmaktan çıkar, bir vicdan ve ahlak meselesine dönüşür.
Zorluk, insanı arındırır.
Mücadele, imanı keskinleştirir. Yasaklar, değeri büyütür.
Ama rahatlık… Eğer dikkat edilmezse, insanı yavaş yavaş alışkanlığa, sonra da duyarsızlığa sürükler.
Bugün özgürüz, evet.
Ama belki de asıl imtihan şimdi başladı.
Çünkü dün başörtüsüyle sınananlar vardı… Bugün ise başörtüsünün ruhunu, adaletini, edebini ve emanetini taşımakla sınananlar var. Hak verilince değil, hak yaşanınca anlam kazanır.
Netice itibarıyla: “Yasakların kalkması bir son değil, yeni bir imtihanın başlangıcıdır.
Bu imtihanda belirleyici olan; kibir değil tevazu, hırs değil adalet, ihtiras değil emanete sadakat olacaktır.
Asıl mesele ise şudur: İnandığımız değerleri hayatımıza ne ölçüde yansıtabiliyoruz; onları gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa yalnızca görünürde mi taşıyoruz?”