01 Temmuz 2026 Çarşamba
9 ilde eş zamanlı yasa dışı bahis operasyonu
Ahlak Sınavı: Kadıköy’deki Gay yürüyüşü
Eğer siz başkan olsaydınız?
Herkes tarafından sevilmek zorunda mısın?
Muhsin Yazıcıoğlu, Madımak Oteli, Başbağlar ve Bakan Akın Gürlek…
Sağlık sistemi ve eczacılarımız
“Herkes seni seviyorsa, bir yerde yanlış yapıyor olabilirsin.” sözü yaygın olarak Hz. Ali‘ye atfedilir.
Bu sözün ona ait olduğuna dair güvenilir bir kaynak bulunmasa da, taşıdığı hikmet üzerinde uzun uzun düşünmeye değer.
İnsan, fıtratı gereği sevilmek, takdir edilmek ve kabul görmek ister.
Fakat hayatın en tehlikeli tuzaklarından biri, hakikati söylemek yerine alkış toplamaya çalışmaktır.
Çünkü herkesi memnun etmeye çalışan kimse, çoğu zaman önce ilkelerinden, sonra şahsiyetinden, en sonunda da hakikatten taviz vermeye başlar.
Tarih boyunca hakikati haykıran hiçbir insan, herkes tarafından sevilmemiştir. Peygamberler, âlimler, mütefekkirler ve adalet uğruna mücadele edenler; övgü kadar ithama, destek kadar düşmanlığa da maruz kalmışlardır.
Çünkü hakikat, vicdanı olanı uyandırır; menfaati olanı ise rahatsız eder.
Bugün ise çağın en büyük putlarından biri beğenilme arzusudur.
İnsanlar doğru olmaktan çok görünür olmayı, ilkeli durmaktan çok alkış almayı önemser hâle geldi.
Sosyal medya da birkaç beğeni uğruna değerlerinden vazgeçen, doğru bildiğini söylemekten çekinen, kalabalıkların hoşuna gitmeyen hiçbir sözü dile getiremeyen bir anlayış giderek yaygınlaşıyor.
Oysa hakikat, çoğunluğun alkışıyla ölçülmez. Kalabalıkların peşinden gitmek kolaydır; zor olan, kalabalık yanlış yolda olsa bile doğru tarafta durabilmektir.
Herkesten onay almak uğruna eğilenler, gün gelir kendi vicdanlarının karşısında doğrulamaz hâle gelirler.
Şunu asla unutmayalım: Herkes tarafından sevilmek faziletin değil, bazen ilkesizliğin sonucudur.
Çünkü hakkı söyleyen, zulme karşı duran, adaleti savunan ve yanlışa “yanlış” diyebilen insan; mutlaka birilerinin menfaatine dokunacak, konforunu bozacak ve eleştirilecektir.
Bu yüzden her itiraz düşmanlık değildir; bazen doğru yolda olduğunuzun işaretidir.
İnsanların gönlünü kazanmak elbette güzeldir; ancak bunun bedeli hakikati kaybetmek olmamalıdır.
Asıl başarı, herkesin alkışladığı biri olmak değil; vicdanı rahat, sözü doğru, duruşu sağlam bir insan olarak yaşayabilmektir.
Son söz:
Herkesin razı olduğu bir hayat değil, Hakk’ın razı olduğu bir hayat yaşamaya gayret edelim.
Çünkü insanların alkışı bir gün susar; fakat hakikatin sesi ve Hakk’ın hükmü ebediyen devam eder.
Devamını Oku
MEZARLIKLAR VAZGEÇİLMEZLERLE DOLUDUR
“Lâ uhibbü’l-âfilîn…”
“Ben batıp gidenleri sevmem.”
(En’âm, 76)
Fâniye gönül veren fanileşir; Bâkî’ye yönelen ise ebediyetten nasip alır.
Hz. İbrahim (a.s.), hakikati ararken yıldızlara baktı. Sonra aya, sonra güneşe…
Her biri bir süre parladı, göz kamaştırdı ve ardından kaybolup gitti.
O ise fıtratındaki hakikat arayışıyla, insanlık tarihine yön veren bu büyük hakikati dile getirdi:
“Ben batıp gidenleri sevmem.”
İnsan, neyi sevdiğine dikkat etmelidir.
Çünkü insan zamanla sevdiğine benzer, değer verdiğinin peşinden gider ve gönlünü bağladığı şey kadar büyür ya da küçülür.
Aslında Hz. İbrahim‘in bu sözü sadece yıldızlar, ay ve güneş için söylenmiş bir söz değildir.
Bu söz; fâni olan her şeye karşı söylenmiş bir irfan manifestosudur.
Bugün insanların peşinden koştuğu şeylere baktığımızda manzara pek de değişmiyor.
Makamlar el değiştiriyor, şöhretler unutuluyor, servetler tükeniyor, güzellikler soluyor, alkışlar susuyor, menfaatler yön değiştiriyor.
Dün uğruna dostlukların feda edildiği, gecelerin uykusuz geçirildiği, vicdanların susturulduğu nice şey, zamanı geldiğinde sahibini yalnız bırakıp gidiyor.
Ne acıdır ki insan, bazen bir ömür boyunca peşinden koştuğu şeyin aslında kendisine ait olmadığını çok geç anlıyor.
Mezarlıklar, bir zamanlar vazgeçilmez olduğunu sananlarla doludur.
Toprağın altında ne makamın hükmü vardır, ne servetin gücü, ne de alkışların sesi…
Geriye yalnızca yapılan iyilikler, bırakılan izler ve Allah için yaşanmış bir ömür kalır.
Dün etrafında kalabalıklar olan nice insanlar bugün yalnızdır.
Dün güçlü görünen nice makam sahipleri bugün hatırlanmamaktadır.
Dün uğruna dostlukların feda edildiği nice servetler bugün sahiplerini terk etmiştir.
Çünkü dünya; gelenin gittiği, açanın solduğu, yükselenin indiği bir imtihan meydanıdır.
Ne yazık ki insan bazen geçici olanı ebedî sanır.
Bir makam elde ettiğinde hiç bitmeyecek zanneder.
Bir servete kavuştuğunda onu koruyabileceğini düşünür.
Bir insana bağlandığında ayrılığı hiç hesaba katmaz.
Oysa hayat her gün aynı gerçeği fısıldamaktadır:
“Bu dünyada Allah’tan başka kalıcı hiçbir şey yoktur.“
Tasavvuf büyükleri gönlün fâniye bağlanmasını değil, Bâkî’ye yönelmesini öğütlemişlerdir.
Çünkü fâniye bağlanan gönül kırılır; Bâkî’ye bağlanan gönül huzur bulur.
İnsan neye talipse aslında ona dönüşür.
Dünyaya talip olan dünyanın yükünü taşır.
Makama talip olan makamın korkusunu yaşar. İnsanlara talip olan insanların vefasızlığıyla sınanır.
Ama Allah’a talip olan; rahmete, hikmete, huzura ve hakikate talip olmuş olur.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ben neyin peşindeyim?
Geçip gidecek olanın mı, yoksa sonsuz kalacak olanın mı?
Hz. İbrahim‘in asırlar öncesinden gelen sesi hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor:
“Ben batıp gidenleri sevmem.”
Belki de insanın bütün hayatını değiştirecek olan soru tam da burada gizlidir: Batacak olana mı gönül veriyoruz, yoksa ebedî olana mı?
Çünkü bir gün güneş de batacak, ömür de bitecek, alkışlar da susacak.
O gün geriye sadece Rabbine yönelen bir gönül kalacak.
Ve hakikati arayan her gönül bilir ki; batanlar değil, kalıcı olan sevilmeye layıktır.
Çünkü sevginin de, sadakatin de, teslimiyetin de en yüce makamı; Bâkî olana yönelmektir.
Fâni olanın peşinde ömür tüketmeyin; çünkü her batan şey ardında bir hüzün ve bir boşluk bırakır.
Öyle bir hayat yaşayın ki, yokluğunuz makamlarla değil dualarla hissedilsin; çünkü insanı büyük yapan sahip oldukları değil, ardında bıraktığı hayır, gönüllerde bıraktığı iz ve Rabbine taşıdığı samimiyettir.
Devamını Oku
İnsanın en büyük sermayesi ne serveti ne makamıdır; Allah’ın emanet ettiği sayılı nefesleridir.
Saat kuleleri zamanı gösterirken, aslında sessizce tükenen ömrümüzü hatırlatır.
Allah‘ın insanlara en adil ve eşit şekilde dağıttığı nimet ne servettir ne makamdır; zamandır.
Dünyanın en zenginine de en fakirine de, yöneticisine de işçisine de, âlimine de, cahiline de her gün aynı yirmi dört saat verilmiştir.
İnsanlar arasındaki fark, sahip oldukları zamanın miktarında değil; o zamanı nasıl değerlendirdiklerindedir.
Belki de bu yüzden medeniyetler, şehirlerinin en görünür noktalarına saat kuleleri inşa etmişlerdir.
Çünkü zamanı yönetebilen toplumlar medeniyet kurmuş, zamanı israf edenler ise tarih sahnesinden silinmiştir.
Meydanlarda sessizce yükselen saat kuleleri yalnızca vakti gösteren yapılar değildir; onlar insana ömrünün de akıp gittiğini hatırlatan taşlaşmış nasihatlerdir.
Saat kulelerinin ortaya çıkışı, insanın zamanı düzenleme ihtiyacından doğmuştur.
Avrupa’da Orta Çağ’ın son dönemlerinde yaygınlaşan saat kuleleri, Osmanlı Devleti‘nde ise özellikle XIX. yüzyılda modernleşme sürecinin önemli sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Sultan II. Abdülhamid, döneminde imparatorluğun birçok şehrinde inşa edilen saat kuleleri, halkın ortak bir zaman anlayışı etrafında buluşmasını sağlamış, günlük hayatın düzenlenmesine katkı sunmuştur.
Bu yönüyle saat kuleleri yalnızca mimari eserler değil, aynı zamanda bir medeniyet tasavvurunun ve zaman bilincinin sembolü olmuştur.
Bugün şehir meydanlarında yükselen bu tarihî yapılar, aslında her gün aynı hakikati hatırlatmaktadır: Zaman geçiyor…
Ancak saat kulelerine dikkatle baktığımızda onların yalnızca zamanı göstermediğini fark ederiz.
Çünkü saatlerin akrep ve yelkovanı döndükçe eksilen zaman değil, insan ömrüdür.
Her geçen dakika, ömür sermayemizden eksilen bir parçadır.
İnsan çoğu zaman para kazanmanın, makam elde etmenin ve daha fazla mala sahip olmanın peşinde koşar.
Oysa kaybedilen servet yeniden kazanılabilir, kaybedilen makam geri gelebilir, kaybedilen mal telafi edilebilir.
Fakat kaybedilen zaman asla geri dönmez.
Dünyanın en zengin insanı bile geçmişten bir dakikayı satın alamaz.
Dünyanın en güçlü insanı bile dünün bir saatini geri getiremez.
Tasavvuf ehli insan ömrünü sayılı nefeslerden oluşan bir hazine olarak görür.
Her nefes, ömür sandığından eksilen bir mücevher gibidir.
Bu yüzden büyüklerimiz, “Nefes alıp verdiğin her an ömründen eksilen bir parçadır” diyerek insanı gafletten uyandırmaya çalışmışlardır.
İnsan zamanı tükettiğini zanneder; hâlbuki hakikatte tüketilen zamandan önce insanın kendisidir.
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak Asr Suresi’nde zamana yemin eder.
Bu yemin, zamanın sıradan bir kavram olmadığını, aksine insan hayatının en büyük sermayesi olduğunu göstermektedir.
Çünkü Allah‘ın insana verdiği nimetler arasında en kıymetlilerinden biri zamandır.
İnsan kaybettiği birçok şeyi telafi edebilir; ancak geçen bir günü, boşa harcanmış bir saati veya tüketilmiş bir nefesi geri getiremez.
Ne yazık ki çağımız, zamanın en çok israf edildiği çağlardan biri hâline gelmiştir.
Saatler ekranların karşısında, günler anlamsız meşguliyetlerde, yıllar ise farkına varılmadan tüketilmektedir.
İnsanlar zamanı öldürdüklerini zannederken aslında zaman değil, kendi ömürlerini tüketmektedirler.
Oysa her yeni gün, Allah‘ın insana verdiği yeni bir fırsattır.
Her sabah açılan gözler, henüz bitmemiş bir hesabın ve devam eden bir imtihanın işaretidir.
Belki de bu yüzden saat kuleleri yalnızca meydanları süsleyen tarihî yapılar değildir.
Onlar her gün, her saat ve her dakika insana aynı hakikati fısıldar: “Ömrün geçiyor…”
Bir gün gelecek, son nefesimizi vereceğiz.
O gün ne servetimiz, ne makamlarımız, ne unvanlarımız ne de alkışlarımız bizimle birlikte olacaktır.
Geriye sadece zamanı nasıl kullandığımız, hangi izleri bıraktığımız ve Rabbimizin huzuruna hangi amellerle çıktığımız kalacaktır.
Çünkü hayatın sonunda bize sorulacak olan ne kadar yaşadığımız değil, verilen ömrü ne kadar anlamlı yaşadığımız olacaktır.
Bu nedenle bir saat kulesinin önünden geçerken başımızı kaldırıp ona yeniden bakalım.
Belki de yıllardır bize aynı nasihati vermektedir: “Vakit geçmeden, ömür tükenmeden, nefes bitmeden kendine gel.“
Çünkü insanın en büyük hazinesi kasasındaki altınlar değil, göğsündeki sayılı nefesleridir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Tükenen zaman değil, tükenen ömürdür…
Rabbim bizlere, emanet edilen ömrün ve sayılı nefeslerin kıymetini bilen, vaktini hayırla değerlendiren, ardında güzel izler ve hayırlı eserler bırakabilen kullarından olmayı nasip eylesin.
Devamını Oku
“İnsanların unuttuğu iyilikleri zaman silebilir; fakat Allah için yapılan hiçbir iyiliğin izi ne dünyada, ne de ahirette kaybolur.“
Eskiden insanlar iyilik yapabilmek için fırsat arardı.
Bir yetimin başını okşamak, bir komşunun derdiyle dertlenmek, bir garibin elinden tutmak gönüllerin en büyük zenginliği sayılırdı.
Bugün ise iyilik yapmak değil, yapılan iyiliği koruyabilmek zorlaştı.
Çünkü iyilik yorulmadı aslında; iyiliği yoran insanlar oldu.
Bir düşünelim…
Kaç insan teşekkür etmek yerine nankörlüğü seçti?
Kaç insan kendisine uzanan eli tutmak yerine o eli ısırdı?
Kaç insan gördüğü iyiliği emanet bilmek yerine hak zannetti?
İşte iyilik tam da burada yoruldu.
Günümüzde birçok insanın kalbi kırık, gönlü yorgun.
Çünkü karşılıksız yaptığı iyiliklerin karşılığında vefa değil, vefasızlık gördü.
Samimiyet sundu, çıkarcılıkla karşılaştı.
Dostluk verdi, menfaat hesaplarına şahit oldu.
Ne acıdır ki, bazı insanlar bir insanın yıllarca yaptığı iyilikleri unutup bir gün istediği cevabı alamayınca onu kötü ilan edebiliyor.
Oysa vefa, sadece iyi günlerde hatırlamak değil; zor zamanlarda da hakkı teslim edebilmektir.
Tasavvuf büyükleri der ki: “İyilik yap, denize at.Balık bilmezse Hâlık bilir.“
Bugün insanı ayakta tutacak olan da budur.
Çünkü iyiliğin gerçek sahibi insanlar değildir. İnsanlardan teşekkür bekleyen hayal kırıklığı yaşar.
İnsanlardan vefa bekleyen bazen üzülür. İnsanlardan adalet bekleyen çoğu zaman kırılır.
Fakat Allah’tan bekleyen hiçbir zaman kaybetmez.
Bu yüzden iyilikten vazgeçmeyelim.
Kötülük çoğaldı diye iyiliği terk etmeyelim.
Nankörlük arttı diye merhameti bırakmayalım.
Çünkü bu dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta durmaktadır.
Bir toplumun zenginliği binalarıyla değil, vicdanıyla ölçülür.
Bir insanın değeri makamıyla değil, merhametiyle anlaşılır.
Bir gönlün büyüklüğü ise sahip olduklarıyla değil, paylaşabildikleriyle belli olur.
Bugün belki birçok insan gönül yorgunu…
Belki birçok insan yaptığı iyiliklerin karşılığında kırgın…
Belki birçok insan artık kimseye güvenmek istemiyor…
Ama unutmayalım ki güneş her sabah yeniden doğuyor.
Toprak kendisine atılan her tohuma yeniden hayat veriyor.
Allah, her gün kullarına sayısız nimet gönderiyor. Öyleyse biz de iyiliği bırakmayalım.
Çünkü iyilik, insanın değil; Rabbimizin ahlâkına yaklaşma çabasıdır.
Ve bilinmelidir ki; bir gün unutulan iyilikler unutulsa da, kırılan gönüller unutulsa da, insanların görmediği fedakârlıklar görülmese de Allah hiçbir iyiliği zayi etmez.
İyilik yorulmuş olabilir…
Ama iyilikten vazgeçen bir insan, aslında kendi kalbinden vazgeçmiş olur.
Kalbimizi kaybetmeyelim…
Çünkü insanı insan yapan en büyük servet, hâlâ iyilik yapabiliyor olmasıdır.
Devamını Oku
“Kurbanın değeri kesilenle değil, insanda bıraktığı değişimle ölçülür.“
Bir Kurban Bayramı‘nı daha geride bıraktık.
Milyonlarca kurban kesildi, milyonlarca insan bayramlaştı.
Fakat bugün toplum olarak kendimize şu soruyu sormak zorundayız: Kurbanlarımızı Allah için kestik ama nefsimizi, kibrimizi, öfkemizi ve hırslarımızı da kurban edebildik mi?
Çünkü insanın en zor imtihanı elindeki bıçağı kurbana vurması değil; kalbindeki kibri, dilindeki kırıcı sözleri ve gönlündeki kini terk edebilmesidir.
Asıl mesele kurban kesmek değil, kurbanın bizde neyi değiştirdiğidir.
Kurban ibadeti sadece bir hayvanın kesilmesinden ibaret değildir.
Kurban, insanın Allah‘a teslimiyetinin, sadakatinin ve fedakârlığının sembolüdür.
Hz. İbrahim‘in teslimiyeti ve Hz. İsmail‘in tevekkülü bize sadece bir ibadeti değil, aynı zamanda bir ahlakı ve bir hayat anlayışını öğretmektedir.
Bugün birçok insan kurbanını kesiyor ama öfkesini kesemiyor.
Kurbanını dağıtıyor ama kibrini dağıtamıyor.
Bayramlaşıyor ama yıllardır konuşmadığı kardeşine bir adım atamıyor.
Sofralar büyüyor fakat gönüller küçülüyor.
Evler kalabalıklaşıyor ama yalnızlıklar artıyor.
Oysa bayramlar sadece et dağıtma günleri değildir.
Bayramlar kırgınlıkları tamir etme, küskünlükleri bitirme, gönülleri onarma günleridir.
Çünkü kırılan bir kalbin tamiri, bazen yapılan birçok ibadetten daha kıymetli sonuçlar doğurabilir.
Ne yazık ki günümüzde insanlar birbirlerine karşı daha tahammülsüz hâle geldi.
Bir yanlış söz yıllarca süren dostlukları bitirebiliyor.
Miras meseleleri kardeşleri birbirine düşürebiliyor.
Menfaat hesapları dostlukların önüne geçebiliyor.
Sosyal medya kalabalıkları içinde gerçek dostluklar ve samimiyetler kaybolabiliyor.
Asıl kurban edilmesi gereken şey bazen içimizde büyüttüğümüz kin, öfke, haset ve kibirdir.
Çünkü insanın en büyük mücadelesi dışarıdaki düşmanla değil, kendi nefsiyle yaptığı mücadeledir.
Nefsine hâkim olabilen kişi, gerçek anlamda özgürlüğe ulaşır.
Bugün dünyamızın ihtiyacı olan şey daha fazla bina, daha fazla teknoloji ya da daha fazla gösteriş değildir.
Dünyamızın ihtiyacı olan şey; merhamet, adalet, vicdan ve samimiyettir.
İnsanlığın kaybetmeye başladığı en önemli değerler de bunlardır.
Bayramlar gelip geçiyor. Takvimler değişiyor.
Yıllar birbirini kovalıyor.
Ancak geriye dönüp baktığımızda hatırlanacak olan şey ne kadar kurban kestiğimiz değil; kaç gönül kazandığımız, kaç yarayı sardığımız ve kaç insana umut olduğumuzdur.
Belki de bu bayramın ardından kendimize samimiyetle dönüp bakmalı, kırdığımız kalpleri hatırlamalı, ihmal ettiğimiz dostlukları yeniden kurmalı ve vicdanımızla baş başa kalmalıyız.
Çünkü gerçek bayram, sadece evlerimize değil, gönüllerimize de huzurun geldiği gündür.
Bu nedenle bayramın ardından kendimize bir kez daha soralım: Kurban kestik, peki nefsimizi de kesebildik mi?
Eğer bu soruya gönül rahatlığıyla cevap verebiliyorsak, işte o zaman bayramın gerçek ruhuna biraz daha yaklaşmışız demektir.
Rabbim kurbanlarımızı kabul, gönüllerimizi mamur eylesin.
Nefsimizi terbiye etmeyi, kırılan kalpleri onarmayı ve ardımızda güzel izler bırakmayı nasip etsin.
Bayramlar geçse de gönüllerimizdeki muhabbet, vicdanlarımızdaki merhamet daim olsun…
Devamını Oku