DOLAR %
EURO %
ALTIN
BITCOIN 30160560,10%
İstanbul
25°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Filiz Şahin

Filiz Şahin

11 Ağustos 2026 Salı

İyilik neden kameraya yapılıyor?

İyilik neden kameraya yapılıyor?

İyiliğin en kıymetli hâli, kimsenin görmediği yerde yapılanıdır.
Fakat bugün bazen merhametin bile kameranın kırmızı ışığının yanmasını beklediği bir dünyaya dönüşüyoruz.

Eskiden iyilik sessizdi.

Bir kapı çalınır, bir ihtiyaç giderilir, veren kim olduğunu belli etmeden çekilir giderdi.

Alanın mahcubiyeti korunur, verenin de yaptığı iyilik diline düşmezdi.

Çünkü mesele görünmek değil, bir yaraya merhem olabilmekti.

Şimdi ise tuhaf bir çağın içindeyiz.

Bir çocuğa mont veriliyor, kamera kayıtta.

Bir ihtiyaç sahibine erzak uzatılıyor, kamera kayıtta.

Bir yaşlının eli tutuluyor, fotoğraf çekiliyor.

Bir sokak hayvanına su veriliyor, telefon hemen çıkarılıyor.

Elbette iyiliğin paylaşılması her zaman kötü değildir.

Bazen bir yardım kampanyasını duyurmak, başkalarını teşvik etmek veya toplumsal bir meseleye dikkat çekmek için görüntü gerekir.

Kurumların yaptıkları çalışmalar konusunda şeffaf olması da doğaldır.

Fakat burada sorulması gereken başka bir soru var:

Kamera kapandığında biz kimiz?

Asıl imtihan belki de tam burada başlıyor.

Kamera karşısında bir yaşlının elini öpmek kolaydır.

Peki evimizdeki yaşlı insan aynı cümleyi üçüncü kez anlattığında sabırla dinleyebiliyor muyuz?

Sosyal medyada çocuklara duyarlılık göstermek güzel.

Peki apartmanda gürültü yapan bir çocuğa, sokakta mendil satan bir çocuğa aynı merhametle bakabiliyor muyuz?

Bir ihtiyaç sahibine yardım paketini kameralar önünde vermek kolay.

Peki kimsenin görmediği bir yerde borcunu ödeyemeyen komşumuzun, öğrencimizin, akrabamızın derdini fark ediyor muyuz?

İşte iyiliğin samimiyeti burada ölçülür.

Bugün maalesef bazı insanlar başkasının acısını kendi görünürlüğünün dekoruna dönüştürebiliyor.

Yardım alan insanın yüzü, yoksulluğu, evi, çocukları hatta mahcubiyeti dahi teşhir edilebiliyor.

Oysa yoksulluk suç değildir.

İhtiyaç sahibi olmak utanılacak bir şey değildir.

Asıl utanılması gereken, bir insanın çaresizliğini kendi itibarımızı büyütmek için kullanmaktır.

Bizim medeniyetimizde yardımın çok daha zarif örnekleri vardı.
Osmanlı toplumundaki sadaka taşları, yardım edenle yardım alanın mümkün olduğunca birbirini görmediği bir anlayışın sembolü hâline gelmişti.

Veren üstünlük taslamıyor, alanın onuru incitilmiyordu.

Çünkü iyiliğin de bir edebi vardı.

İslam ahlakı ise bu konuda ölçüyü çok daha derinden koyar.
Kur’an-ı Kerim‘de sadakaların açıkça verilmesinin güzel olduğu, fakat ihtiyaç sahiplerine gizlice verilmesinin daha hayırlı olduğu bildirilir. (Bakara, 2/271)

Ne kadar ince bir ölçü…

Demek ki mesele yalnızca vermek değildir.

Nasıl verdiğimiz, neden verdiğimiz ve verdikten sonra ne yaptığımız da önemlidir.

Bugün sosyal medya bize sürekli görünmemiz gerektiğini öğretiyor.
Yediğimizi gösteriyoruz, gezdiğimizi gösteriyoruz, sevincimizi gösteriyoruz, üzüntümüzü gösteriyoruz.
Sonunda iyiliğimizi de göstermeye başladık.

Fakat insanın hayatında yalnızca Allah‘ın ve kendi vicdanının bildiği güzellikler de kalmalı.

Kimsenin alkışlamadığı…

Kimsenin “Ne kadar iyi bir insan” demediği…

Beğeni gelmeyen, paylaşılmayan, hikâyeye konulmayan iyilikler…

Çünkü merhamet bir sosyal medya içeriği değil, karakter meselesidir.

Bir insan kamera karşısında son derece merhametli görünüp, kamera kapandığında çalışanına kötü davranıyorsa; ailesinin kalbini kırıyor, güçsüzü küçümsüyor, komşusunun derdine sırtını dönüyor, kendisine faydası olmayan insana değer vermiyorsa orada iyiliğin anlamını yeniden düşünmek gerekir.

İyilik yalnızca fakire paket uzatmak değildir.

Bazen susmaktır.

Bazen affetmektir.

Bazen bir insanın kusurunu örtmektir.

Bazen kimsenin görmediği bir borcu ödemektir.

Bazen kırılmış bir gönlü tamir etmektir.

Bazen de yaptığın iyiliği ömrünün sonuna kadar kimseye anlatmamaktır.

Belki bugün toplum olarak yeniden şu soruyu kendimize sormalıyız:

Kameralar tamamen kapansa, yine aynı insanlar olur muyduk?

Eğer cevap “evet” ise ne güzel…

Ama merhametimiz kamerayla başlayıp kayıt tuşuyla sona eriyorsa, orada yardım vardır belki; fakat iyiliğin ruhunda eksik kalan bir şey vardır.

İyilik seyirci istemez.

İyilik alkış beklemez.

Ve gerçek merhamet, insanın kimsenin görmediği yerde de vicdanlı kalabilmesidir.

Çünkü iyiliğin en güzel şahidi kamera değil, vicdandır.

Devamını Oku

Yurt dışına çıkış harcı gerçekten gerekli mi?

Yurt dışına çıkış harcı gerçekten gerekli mi?

Vatanını seven, devletine bağlı her vatandaş güçlü bir Türkiye ister.

Ancak güçlü devlet, vatandaşını gereksiz yüklerle karşı karşıya bırakan değil; haklarını koruyan, adalet duygusunu güçlendiren devlettir.
Yurt dışı çıkış harcı da bu anlayış çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi gereken bir uygulamadır.

Bir ülkenin vatandaşı olmak sadece haklardan değil, sorumluluklardan da oluşur. Vergimizi veririz, kamu hizmetlerine katkı sağlarız, yasal yükümlülüklerimizi yerine getiririz.

Devletimize karşı görevlerimizi yerine getirmek hepimizin ortak sorumluluğudur.

Ancak insanın aklına şu soru geliyor: Bir vatandaş, kendi ülkesinden ayrılırken neden ayrıca bir harç ödemek zorunda bırakılır?

Aslında bu uygulama sanıldığı kadar eski değildir.

Yurt dışı çıkış harcı ilk kez 2001 yılında yürürlüğe girmiş, 2007 yılında ise yeni bir yasal düzenlemeyle bugünkü sistemin temelleri oluşturulmuştur.

Aradan geçen yıllarda uygulama kalıcı hâle gelmiş olsa da, gerekliliği ve adaleti konusundaki tartışmalar hâlâ devam etmektedir.

Hukuki dayanağının bulunması, uygulamanın adalet bakımından tartışılmasına engel değildir. Çünkü hukuk ile hakkaniyet her zaman aynı noktada buluşmayabilir.

Bir uygulamanın kanuni olması, toplumun tamamı tarafından adil bulunduğu anlamına gelmez.

Seyahat özgürlüğü, çağdaş hukuk sistemlerinde temel hak ve özgürlüklerden biridir.

Devletin kamu hizmetlerini sürdürebilmesi için gelir elde etmesi elbette doğal ve gereklidir.

Ancak bu gelirin, vatandaşın kendi ülkesinden ayrıldığı anda alınan bir harç üzerinden sağlanması, üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir yöntemdir.

Üstelik bu uygulama; eğitim, sağlık, ticaret, bilim, kültür, iş veya aile ziyareti gibi çok farklı nedenlerle yurt dışına çıkan herkesi kapsamaktadır.
Seyahatin amacı ne olursa olsun, vatandaşın sınır kapısından çıkarken ilave bir ödeme yapmak zorunda kalması birçok kişi tarafından gerekli görülmemektedir.

Devletin mali ihtiyaçları ile vatandaşın temel hak ve özgürlükleri arasında dengeli bir yaklaşım kurulması, sosyal devlet anlayışının da bir gereğidir.
Kamu gelirleri elbette önemlidir; ancak bunların vatandaşın seyahat özgürlüğünü doğrudan etkileyen bir uygulama yerine, daha kapsayıcı ve farklı mali kaynaklarla karşılanması hem kamu vicdanını güçlendirecek hem de devlet-vatandaş ilişkisini olumlu yönde etkileyecektir.

Devlet, milletin ortak çatısıdır. Devletimizin güçlü, mali yapısının sağlam ve kamu hizmetlerinin kesintisiz olmasını elbette hepimiz isteriz.
Çünkü güçlü devlet, güçlü millet demektir. Ancak devletin gerçek gücü, vatandaşına yeni yükler getirmekten değil; adaleti tesis eden, güven veren ve vatandaşının hayatını kolaylaştıran politikalar üretmesinden gelir. Milliyetçilik; yalnızca vatan sevgisini dile getirmek değil, aynı zamanda o vatanda yaşayan insanların hakkını, hukukunu ve huzurunu da gözetmektir.

Bu nedenle yurt dışı çıkış harcının yeniden değerlendirilmesi ve kaldırılması, yalnızca ekonomik bir düzenleme değil; aynı zamanda vatandaş odaklı yönetim anlayışını güçlendirecek önemli bir adım olacaktır.

Devlet, vatandaşını ülkesinden ayrılırken ek bir mali yükle karşılamak yerine, onun özgürce seyahat edebilmesini esas alan bir yaklaşımı benimseyebilir.

Sonuç olarak mesele sadece bir harç meselesi değildir.

Asıl soru şudur: Bir vatandaş, kendi ülkesinden çıkarken neden ayrıca bir çıkış harcı ödemek zorunda olsun?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca mali politikaları değil; hukuk devleti, sosyal devlet ve vatandaş-devlet ilişkisini de yakından ilgilendirmektedir.

Kanaatimce bu uygulamanın yeniden değerlendirilmesi ve kaldırılması yönündeki düşünce, devlete karşı bir yaklaşım değil; tam aksine devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını daha da güçlendirecek yapıcı bir öneridir.
Güçlü Türkiye idealine giden yol, güçlü ekonomi kadar güçlü bir adalet anlayışından ve vatandaşına güven veren bir devlet anlayışından da geçmektedir.

Devletine güvenen, devleti tarafından değer gördüğünü hisseden vatandaş, ülkesine olan bağlılığını daha güçlü şekilde ortaya koyacaktır.

Devamını Oku

Af, adaletin yerini tutabilir mi?

Af, adaletin yerini tutabilir mi?

Devletler yalnızca kanunlarla yönetilmez; adaletle ayakta kalır.
Kanun, hukukun metnidir; adalet ise o metnin vicdanlarda karşılık bulmuş hâlidir.

Eğer hukuk ile toplumun adalet duygusu birbirinden uzaklaşırsa, ortaya çıkan boşluğu ne güçlü kurumlar ne de sert yaptırımlar doldurabilir.

Son günlerde yeniden gündeme gelen ‘genel af’ tartışmaları, sadece ceza hukukunun teknik bir konusu değildir.

Bu mesele; mağdurun gözyaşını, suçun topluma verdiği zararı, devletin caydırıcılık görevini ve milletin adalet anlayışını doğrudan ilgilendiren çok boyutlu bir konudur.

Hiç şüphesiz hukuk devleti, gerektiğinde infaz sistemini gözden geçirebilir, ceza adaletini yeniden değerlendirebilir.

Ancak burada asıl soru şudur: Verilecek her karar, toplumun adalet duygusunu güçlendirecek mi; yoksa zayıflatacak mı?

Bir suç işlendiğinde ceza yalnızca faili cezalandırmak için verilmez.

Aynı zamanda mağdurun hakkını teslim etmek, toplumun güvenliğini sağlamak ve benzer suçların önüne geçmek için verilir.

Cezanın anlamı yalnızca geçmişe dönük değil, geleceği korumaya yönelik bir kamu görevidir.

Özellikle insan hayatına kasteden, terör, organize suç, kadına ve çocuğa yönelik şiddet gibi toplum vicdanında derin yaralar açan suçlarda verilecek her karar, sadece mahkeme dosyalarını değil, toplumun devlete duyduğu güveni de etkiler.

Adalet, suçluya merhamet gösterirken mağduru unutmamak zorundadır.

Çünkü mağdurun sesi duyulmadığında, toplumda hukuka olan güven de sarsılır.

Demokratik hukuk devletlerinde böylesine önemli düzenlemeler, yalnızca hukuki gerekçelerle değil; şeffaflık, toplumsal uzlaşı ve güçlü bir kamu vicdanı gözetilerek yapılmalıdır.

Toplum, kendisini doğrudan ilgilendiren böylesi hayati konularda sadece sonucu değil, kararın hangi ilkelere dayanarak alındığını da bilmek ister.

Devletin gerçek gücü, af çıkarmasında değil; adaleti herkes için eşit, tarafsız ve güvenilir şekilde uygulayabilmesindedir.

Çünkü adaletin olmadığı yerde hukuk, hukukun olmadığı yerde ise güven uzun süre ayakta kalamaz.

Son söz şudur: Bir milleti ayakta tutan yalnızca ekonomik kalkınma ya da askerî güç değildir.
Toplumu asıl bir arada tutan, herkesin “Hak yerini bulur.” diyebilmesidir.

Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen karar değil; milletin vicdanında hissedilen ortak güvendir.

O güven zedelendiğinde kaybedilen sadece bir dava değil, toplumsal birlik ve geleceğe duyulan inanç olur.

Devamını Oku

440 yıl önce stokçuluğa “dur” diyen devlet

440 yıl önce stokçuluğa “dur” diyen devlet

Tarih, bazen kalın kitapların satır aralarında değil, tek bir arşiv belgesinde saklıdır.

O belge, yüzyılları aşarak bugüne seslenir; değişen çağlara rağmen değişmeyen insan tabiatını ve devlet anlayışını anlatır.

Devlet Arşivleri Başkanlığı‘nda muhafaza edilen Hicrî 993 (Milâdî 1585) tarihli bir “Mühimme Defteri” hükmü de bunlardan biridir.

Yaklaşık dört buçuk asır önce kaleme alınan bu belge, yalnızca Osmanlı‘nın iktisat anlayışını değil; adalet, kamu düzeni ve devlet denetimi konusundaki hassasiyetini de gözler önüne sermektedir.

Bugün zaman zaman temel ihtiyaç ürünlerinin depolandığı, fiyatların yapay biçimde yükseltildiği ve toplumun mağdur edildiği haberleriyle karşılaşıyoruz.
Çoğu kişi bunu modern ekonominin bir sorunu olarak görse de, Osmanlı arşivleri bunun insanlık tarihi kadar eski bir mesele olduğunu gösteriyor.

Fakat dikkat çekici olan, sorunun kendisinden çok devletin verdiği cevaptır.

Belgeye göre Demirhisar‘da yaşayan Timur bin Hasan, ambarlarını zahireyle doldurmuş, ürününü piyasaya sürmeyerek fiyatların yükselmesini beklemiştir.

Durum merkeze ulaştığında Osmanlı Devleti, Demirhisar Kadısı‘na hüküm göndererek ihtiyacından fazla zahirenin narh-ı cârî, yani yürürlükteki resmî fiyat üzerinden halka satılmasını ve ihtikâra (stokçuluğa) kesinlikle fırsat verilmemesini emretmiştir.

Burada asıl dikkat çeken nokta, devletin denetim görevini nasıl tanımladığıdır.

Osmanlı yönetim anlayışında denetim, yalnızca suçluyu cezalandırmak için yapılan bir uygulama değil; toplumun hakkını koruyan, piyasanın güvenini sağlayan ve sosyal adaleti ayakta tutan temel bir kamu vazifesiydi.

Çünkü denetlenmeyen bir piyasa, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir düzene dönüşebilir.

Ekonomik hayatın sağlıklı işlemesi yalnızca üretime ve ticarete değil; güvene, şeffaflığa ve etkin denetime de bağlıdır.

Denetimin olmadığı yerde; fırsatçılık cesaret bulur, haksız kazanç normalleşir ve en büyük bedeli dar gelirli vatandaş öder.
Bu nedenle devletin görevi sadece kuralları koymak değil, o kuralların adaletle uygulanmasını da sağlamaktır.

Yaklaşık 440 yıl önce verilen bu hüküm, aslında günümüze de önemli bir mesaj bırakmaktadır.
Devletin gücü yalnızca ordusundan veya hazinesinden değil; hukuku işletme, piyasayı gözetme ve toplumun ortak menfaatini koruma iradesinden doğar.

Güçlü devlet, vatandaşını yalnızca dış tehditlerden değil, içeride oluşabilecek haksızlıklardan da koruyabilen devlettir.

Mühimme Defterleri, bu yönüyle sadece tarihçilerin başvurduğu belgeler değildir.

Onlar aynı zamanda devlet aklının, kamu yönetiminin ve adalet anlayışının hafızasıdır.

Bugün ekonomik krizler, fahiş fiyatlar ve stokçuluk tartışılırken, dört buçuk asır önce kaleme alınmış bu hüküm bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatmaktadır:

Toplumun huzuru, serbest piyasanın değil; adaletle işleyen bir piyasanın eseridir.

Adalet ise ancak etkin denetimle hayat bulur.

Devamını Oku

Gönül sultanlarının izinde…

Gönül sultanlarının izinde…

Bazı yolculuklar bir şehre değil, insanın kendi kalbine yapılır.

İnsan ömrü boyunca nice yollar aşar; dağlar, ovalar, şehirler geçer.

Fakat en uzun ve en kıymetli yolculuk, nefsinden Rabbine doğru yaptığı yolculuktur.

Dünya insanı meşgul eder, makam oyalayabilir, servet aldatabilir; fakat gönül ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.
Çünkü insan sadece bedeniyle değil, ruhuyla da yaşar.

Beden nasıl ekmeğe ve suya muhtaçsa, ruh da hikmete, muhabbete ve maneviyata muhtaçtır.

İşte bu yüzden tarih boyunca insanlar, gönülleri Allah sevgisiyle yoğrulmuş salih kulların izini sürmüş, onların yaşadığı mekânları ziyaret ederek hem faniliği hatırlamış hem de manevi bir yenilenme yaşamayı arzulamıştır.
Allah dostlarının kabirleri; taş ve topraktan ibaret mekânlar değil, insanı Rabbiyle baş başa bırakan, nefsi sorgulatan, kalbi yumuşatan ve ahireti hatırlatan birer tefekkür menzilidir.

Oraya giden kişi, aslında toprağın altındakilerden önce kendi gönlüyle konuşur; ömrün geçiciliğini, dünyanın faniliğini ve geriye yalnızca salih amellerin kalacağını yeniden idrak eder.

Allah dostlarını ziyaret etmek; onlardan medet ummak veya onları ilahlaştırmak değildir.

Asıl maksat; Allah‘a samimiyetle kulluk etmiş insanların hayatından ibret almak, onların ihlasını, takvasını, güzel ahlâkını ve kulluk şuurunu örnek edinerek kendi hayatımıza yön vermektir.
Çünkü Kur’an-ı Kerim‘de övülenler; iman eden, takva sahibi olan ve salih ameller işleyen kullardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kabir ziyaretlerini önce bazı yanlış uygulamalar sebebiyle sınırlandırmış, daha sonra ise, “Kabirleri ziyaret ediniz; çünkü onlar size ahireti hatırlatır.” buyurarak bu ziyaretlerin hikmetini açıkça ortaya koymuştur.

Bu hadis, ziyaretin özünü de bize öğretmektedir: Gösteriş için değil; ibret almak, ölümü hatırlamak ve ahiret şuurunu diri tutmak için.

Anadolu’nun manevi mimarları olan gönül erleri, sadece yaşadıkları dönemin değil, asırlar sonrasının da yolunu aydınlatmışlardır.

Onlar kibri tevazuyla, nefreti muhabbetle, ayrılığı kardeşlikle aşmaya çalışmış; gittikleri yerlere yalnızca tekke değil, ilim, irfan, güzel ahlâk ve adalet de taşımışlardır.

Bugün türbeleri ziyaret ederken asıl kendimize şu soruyu sormalıyız: Biz onların kabirlerini ziyaret ediyoruz; peki onların yaşadığı değerlere ne kadar yakınız?

Eğer ziyaret sadece bir gelenek, bir hatıra fotoğrafı veya turistik bir gezi olarak kalıyorsa eksiktir. Gerçek ziyaret; dönüşte kalbimizde, ahlâkımızda ve davranışlarımızda güzel bir değişim bırakandır.

Allah dostlarının hayatı bize şunu hatırlatır: Makamlar geçicidir, servet geçicidir, şöhret geçicidir.

Kalıcı olan; ihlasla yapılan bir amel, güzel bir ahlâk ve Allah rızası için yaşanmış bir ömürdür.
Onların geride bıraktıkları en büyük miras, taş binalar değil; gönüllerde yeşerttikleri iman, ihlas ve güzel ahlâktır.

Bugün modern dünyanın en büyük yoksulluğu, maneviyat yoksulluğudur.

İnsanlar bilgiye ulaşıyor; fakat huzura ulaşamıyor.
Kalabalıklar içinde yaşıyor; fakat yalnızlıktan kurtulamıyor.

Belki de bu yüzden gönül sultanlarının huzurunda edilen samimi bir dua, uzun konuşmalardan daha derin izler bırakıyor.

Çünkü orada insan, başkalarını değil önce kendisini; dünyayı değil ahireti; nefsini değil Rabbini hatırlamaya başlıyor.

Allah dostlarını ziyaret etmek, onları yüceltmek için değil; onların gösterdiği istikamette Allah‘a daha yakın bir kul olma arzusunu diri tutmak içindir.

Asıl hedef türbe değil, türbenin işaret ettiği hakikattir.

Asıl gaye kabir taşı değil, o kabirde yatan salih kulun Allah‘a olan sadakatini, ihlasını ve güzel ahlâkını örnek alabilmektir.

Unutmayalım ki Allah dostlarının büyüklüğü, arkalarında bıraktıkları kubbelerde değil; Allah’a kullukta gösterdikleri sadakatte gizlidir.

Onları gerçekten ziyaret eden, yalnız ayaklarıyla değil; kalbiyle de onların gösterdiği istikamette yürüyendir.

Çünkü gönül sultanlarının asıl türbesi taşta değil, yetiştirdikleri gönüllerdedir.

Devamını Oku