Mevlâna Haftası, her yıl 07-17 Aralık tarihleri arasında kutlanmaktadır.
Bu yıl Mevlana’nın ölüm yıldönümünü de içeren
Hz. Mevlâna’nın 749. Vuslat yıldönümü anma
Törenleri (Şeb-i Arus) 07-17-2022 tarihleri arasında kutlanacaktır.
Daha önceleri ulusal düzeyde yapılan kutlamalar,
2008 yılından bu yana UNESCO somut olmayan kültürel miras listesinde yer alması üzerine uluslararası olarak kutlanmaya başlanmıştır.
Hz. Mevlâna’nın daha iyi anlaşılması ve anlatılması amacıyla yapılan bu törenler başta Konya olmak üzere yurdumuzun çeşitli illerinde yapılan sempozyum, panel, konferans, ve seminerler şeklinde çeşitli etkinliklerle gerçekleştirilmektedir.
“Şeb-i Arus” Farsça şeb( gece) Arapça Arus (düğün) anlamına gelen bir tamlama olup Türkçe düğün gecesi anlamına gelmektedir.
Şeb-i Arus bizzat Mevlâna’nın şiirinde ” Bizim ölümümüz, ebedî bir düğündür” Diye geçmektedir.
Hz. Mevlâna’nın ölmeden önce yazdığı: “Vefatımızdan sonra mezarımızı yeryüzünde arama.
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” Beyti gibi kendisi de birçok insanın gönüllerinde yer almıştır.
Hz. Mevlâna ölüm gününü düğün günü kabul etmiş sevenlerine de ölümünün ardından ah – vah,
vah-vah edip ağlamayın diye vasiyet etmiştir.
Yine vasiyet olarak: Size gizlide ve açıkta Allah’tan (cc) korkmayı, az yemeyi, az uyumayı,
az konuşmayı, isyan ve günâhları terk etmeyi, sürekli olarak şehveti terk etmeyi, güzel davranışlı
ve olgun kişilerle birlikte bulunmayı tavsiye etmiştir.
Mevlâna’nın asıl adı Muhammed Celâleddin’dir.
Efendimiz anlamına gelen mevlâna talebeleri ve sevenleri tarafından verilen bir lâkaptır.
Rumî ise o dönemlerde Anadolu’ya Diyar-i Rum denilmesine nispetle verilen diğer bir lâkaptır.
Lâkaplarıyla birlikte “Mevlâna Celâleddin-i Rumî”
Olarak kendi dönemi de dahil günümüzde de böyle anılmaktadır.
Genç yaşta Konya’da ders vermeye başladığı tarihte kendisine verilen Mevlâna lâkabı asıl isminin önüne geçerek kısaca Mevlâna olarak anılmaya başlanmıştır.
Hz. Mevlâna için Hüdâvendigâr, Hünkâr, Mevlevî, şeyh, Molla-yı Rumî, Hazret-i pir lâkapları da kullanılmıştır.
Hattâ doğduğu şehir olan Belh’e nispetle Mevlâna’ yı Belhî diye de anılmıştır.
Mevlâna günümüzde Afganistan sınırları içinde Mezar-ı Şerif vilayetinin 20 Km. yakınında bulunan Belh kasabasında dünyaya gelmiştir.
Belh’in islâm tarihi ve kültüründe önemli bir yeri vardır.
Bu şehirde hadis, tefsir, fıkıh, felsefe, tıp ve coğrafya sahasında birçok alim yetişmiştir.
Yetişen bu alimler daha sonra başta Bağdat ve Dımaşk (Şam) olmak üzere islâm kültür ve medeniyetinin gelişmesinde etkili olmuşlardır.
Bu özelliğinden dolayı şehir tarihte “Kubbetü’l İslâm” ve “Darü’l fıkh” ismiyle üne kavuşmuştur.
Şehrin en çok bilinen alimleri arasında birçok kişinin duyduğu ve menkıbelerinin anlatıldığı
Şakik-i Belhî, Hatemi Esam ve İbrahim bin Ethem Hazretleri yer almaktadır.
Bu alimlerden başka tabiinden Dahkak bin müzahim, Ata bin meysere, Ebu Hanife’nin talebelerinden Kadı Mutî el- Belhî, Muhammed bin
Fazl el-Belhî, coğrafyacı ve astronomi âlimi Ebu
Zeyd el- Belhî ve Mevlâna’nın babası Sultanü’l
Ulema (alimler sultanı) ünvanlı Bahâeddin Veled gibi meşhur birçok âlim de yetişmiştir.
Alim, şair, mutasavvıf, sevgi, hoşgörü ve ilâhi aşkta sembol bir isim olan Mevlâna 30Eylül 1207’de dünyaya gelmiştir.
Mevlâna’nın babası olan Bahâeddin Veled, Belh
şehrinin asil ve ileri gelen ailelerinden ve alimlerinden olan Hüseyin Hatibî’nin oğludur.
Annesi Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.
Babası siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan moğol
İstilâsı nedeniyle Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır.
Ailesi ve yakın dostları ile Belh’ten ayrıldıktan sonra yolculuğunun ilk durağı Nişabur olmuştur.
Nişaburda dünyaca ünlü Mantık’ut Tayr (Kuşların dili) eserinin müellifi, alim, mutasavvıf, şair ve düşünür olan Feridüddin Attar ile karşılaştılar.
Feridüddin eczacılık ve tıp ilmiyle de meşgul olduğu için “Attar” lakâbını almış ve bununla meşhur olmuştur.
Feridüddin Attar henüz küçük bir çocuk olan Mevlâna’daki istidadı sezmiş ve babasına
“Umarım ki senin bu oğlun yakın zamanda âlemde ilâhi aşkla yanacak, gönüllere ateş salacaktır” Dediği rivayet edilmiştir.
Mevlâna, Feridüddin Attar’ın Esrarname adlı eserinden ve kendisinden istifade etmiş onun
tasavvuf anlayışından ilham almıştır.
Bazı kaynaklar bu göç esnasında Muhiddin-i Arabî
İle karşılaştıklarını Muhiddin-i Arabî’nin göç kafilesi ayrılırken Mevlâna’nın kabiliyetine işaret ederek “Sübhanellah, bir okyanus bir denizin arkasından gidiyor” dediğinin rivayet edildiğinden
bahsetmektedir.
Kafile Belh’ten ayrıldığında niyetlerinde Hacc etmekte vardı.
İlk durakları olan Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Bağdat üzerinden Hicaz’a geçen kafile Hicaz’da
Hacc vazifelerini yerine getirdikten sonra Şam
Üzerinden Anadolu’ya intikal etmiş, şamdan sonra Malatya, Erzincan, Kayseri,Sivas ve Niğde yolu ile Lârende’ye ( Bugünkü Karaman) gelmiş ve Karaman’da Subaşı Emir Musa’nın yaptırdığı medreseye yerleşmiştir.
Mevlâna 1225 yılında Şerafettin Lalâ’nın kızı
Gevher Hatun ile Karaman’da evlenmiş bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlarında iki oğlu dünyaya gelmiştir.
Yıllar sonra Gevher Hatun’un vefat etmesi üzerine bir çocuklu dul bir kadın olan kirâ (Kerra, Gerra)
adlı bir hatun ile ikinci evliliğini yapmış, bu evlilikten de Muzafferuddin ve Emir Alim Çelebi adlarında iki oğlu ile Melike Hatun isimli bir kızı dünyaya gelmiştir.
Bu yıllarda başşehri Konya olan Selçuklu devleti Anadolu’nun büyük bir kısmını egemenliği altına almış en parlak devrini yaşamaktaydı.
Devletin hükümdarı olan Alâeddin Keykubat ilim ve sanat aşığı birisiydi.
Mevlana’nın babasını Konya’ya davet etmesi üzerine Bahâeddin Veled bu daveti kabul etti.
Sultan Alâeddin tarafından muhteşem bir törenle karşılanan Bahâeddin Veled kendisine ikametgâh olarak tahsis edilen Altunapa (İplikçi) medresesine yerleşti.
12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat edince mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi olan, günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’na bugünkü yerine defnedildi.
Sultanü’l ulemanın vefatından sonra talebeleri ve sevenleri oğlu Mevlâna’nın etrafı toplandı.
Bu tarihten itibaren hayatını “Hamdım, Piştim, Yandım” sözleriyle özetleyen Mevlâna ölüm tarihi olan 17 Aralık 1273 tarihine kadar dersleriyle talebelerine vaazlarıyla topluma ilim ve irşad vazifesini icra etmiş, gönlündeki sevgi, hoşgörü ve ilâhi aşk ateşini milyonlarca insanın gönüllerine aktarmıştır.
Mevlana’yı anlatmak için önce onu doğru bir şekilde anlamak gerekir.
Günümüzde onu doğru anlayıp, doğru anlatanları tenzih ederek, maalesef yanlış anlayıp, yanlış anlatanların varlığından da bahsedilebilir.
Onun meşhur “Ne olursan ol gel” Diye başlayan sözü Kur’an’ı Kerim’de Zümer suresinde geçen bir ayet ve Peygamber Efendimiz’in (s. a.v) “Can boğaza gelmeden önce Tevbe kabul edilir.”Hadis-i Şerifi ilham alınarak söylenmiştir.
Sözlerinde geçen ney insanı Kâmil anlamında, şarapta ilâhi aşk anlamındadır.
Sözlerini kadın, aşk, şarap üçlüsüne indirgemek hele hele bazı sözlerini anlayamayıp onu sapıklıkla suçlamak çok büyük bir gaflet değilse kasıtlı bir çarpıtmadan ibarettir.
Mevlâna gel kâfir, mecusi, putperest ne olursan ol e derken, gel diyor ama ne olursan öyle kal demiyor.
Bu sözü dinler üstü bir düşünceye sahip olarak sadece insan sevgisiyle donanarak Mevlâna’nın
Sözlerinden yeni bir din, bir sevgi dini üretmeye kalkarak insanların kurtuluşunun mümkün olabileceğini Ümit edenler büyük bir yanılgı içerisindedir.
Mevlâna’yı maalesef birçok kişi kendi meşrep, düşünce ve hayat tarzına göre değerlendirmektedir.
Mevlâna Celâleddin-i Rumî tam bir Allah (cc) aşığı, Hz. Muhammed (s.a.v) tutkunu ve Kur’an bağlısı bir mutasavvıftır.
Böyle bir yüce şahsiyeti seküler zihniyetin ürünü olan bir takım kavramlara nispet edilerek modernizmin dayattığı hayat biçimi ve zihin inşasına alet etmeye çalışmak bir insafsızlık ve
hakikati ters yüz etmeye gayret göstermek demek değil midir.
Mevlâna için en doğru tanım kendisinin “Canım
tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim. Ben Allah’ın (cc) seçkin Peygamberi olan Muhammed’in (s.a.v) yolunun toprağıyım.
Her kim benden buna aykırı bir söz naklederse, o sözleri çıkarandan da, o sözlerden de şikâyetçiyim.” (Mevlânanın 1052 numaralı rubaisi) diye yaptığı tanımlamadır.
Mevlana’nın en meşhur eseri yaklaşık 26 bine yakın beyt bulunan Mesnevî’dir.
Mesnevî birçok dile çevrilmiş dünya çapında tanınan bir eserdir.
Yine Mesnevîden sonra en fazla ilgi gören Divan-ı Kebir adlı eseri, Fihi ma fih (ne varsa içinde)
anlamındaki eseri, Mecalis-i seb’a (yedi meclis) eseri ki bu eser Mevlâna’nın çeşitli zamanlarda
kürsüde ve toplantılarda verdiği vaazlarının kaleme alınmasından oluşmuştur.
Mektubat isimli eseri (Mektubat kelime anlamı olarak mektuplar anlamındadır.) Bu eser, Mevlâna’nın Emir, Vezir, dost ve akrabalarına yazdığı mektuplardan oluşmuştur.
Eserlerinden Mesnevî Mevlana’nın söylemesi Hüsamettin Çelebi’nin yazmasıyla oluşmuştur.
Mevlana’nın diğer eserleri vefatından sonra oğlu, talebeleri ve sevenleri tarafından derlenerek meydana getirilmiştir.
Günümüzde kan, gözyaşı, zulüm, haksızlık, savaşlar, açlık ve insafsız, fırsatçı kişilerin hayatları zorlaştıran eylemlerinden bunalmış olan insanlık Mevlâna’nın Kur’an ve sünnete uygun olarak sevgi, hoşgörü ve ilâhi aşkı insanlığa öğütleyen öğretilerine ne kadar da çok muhtaçtır.
Yüce Rabbim bizlere, Mevlâna’yı doğru bir şekilde anlamayı ve güzel öğretilerinden yararlanmayı
nasip eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
GÜNDEM
22 Şubat 2026SPOR
22 Şubat 2026GÜNDEM
22 Şubat 2026GÜNDEM
22 Şubat 2026GÜNDEM
22 Şubat 2026UNCATEGORİZED
22 Şubat 2026EKONOMİ
22 Şubat 2026
1
Kayıp eşini otel odasında oğlunun arkadaşıyla bastı!
7378 kez okundu
2
Kamyonet Zap Suyu’na uçtu, 2 kişi hayatını kaybetti, 2 yaralı tedavi altına alındı
5861 kez okundu
3
Çanakkale’de çevre illerde de hissedilen deprem!
4636 kez okundu
4
Eski eşini feci şekilde dövdü, sevgilisini bıçaklayarak öldürdü!
3743 kez okundu
5
Kartal çıkış arıyor: Beşiktaş – Konyaspor karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
3667 kez okundu