15 TEMMUZ: KURUMLAR TEMİZLENDİ, SİYASET HÂLÂ SORGUSUZ
15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı ihanetlerinden birine sahne oldu.
FETÖ/PDY’nin Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızmış mensupları tanklarla sokakları işgal etti, savaş uçaklarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ni bombaladı, sivillerin üzerine ateş açtı.
Resmî rakamlara göre 251 vatandaş hayatını kaybetti, iki binden fazla insan yaralandı. Halkın meydanlara inmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın çağrısı ve güvenlik güçlerinin büyük kısmının darbecilere direnmesiyle kalkışma birkaç saat içinde bastırıldı.
O hain geceyi unutturmamak bir borçtur.
Ama asıl mesele, o gecenin kendisinden ibaret değil; bu ihanetin devlet içinde nasıl bu kadar derin köklendiği ve on yıl sonra bile bazı sorularının cevapsız kalmış olmasıdır.
Tasfiyenin Resmî Bilançosu
Darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal, yaklaşık iki yıl sürdü ve bu süre zarfında çıkarılan
Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi; 2 bin 761 kurum ve kuruluş, dernekten üniversiteye, vakıftan öğrenci yurduna kapatılarak hazineye devredildi.
Türk Silahlı Kuvvetleri‘nden bugüne kadar yaklaşık 24 bin personel görevden uzaklaştırıldı.
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma’dan ihraç edilenlerin sayısı 40 bini buldu.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu, örgütle irtibatı tespit edilen 4 bin 6 hâkim ve savcıyı meslekten çıkardı.
Adalet Bakanlığı‘nın bu yılki açıklamasına göre FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında bugüne kadar 720 bin 338 kişi hakkında adli işlem yapıldı, 127 bin 102 kişi mahkûm edildi; 289 darbe davasında 1.634 kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Cezaevlerinde hâlen 10 bin 485 FETÖ hükümlü ve tutuklusu bulunuyor.
Bu rakamlar tek başına bile devletin kılcal damarlarına ne denli sızılmış olduğunu gösteriyor.
Askeriye temizlendi, emniyet temizlendi, yargı büyük ölçüde temizlendi, eğitim ve bürokrasi kısmen temizlendi.
Peki ya siyaset?
17-25 Aralık: Kırılma Noktası
2013 yılının aralık ayında yaşanan süreç, hükümet ile FETÖ arasındaki açık kopuşun miladı sayılır.
Yolsuzluk soruşturmaları kılıfı altında yürütülen operasyonlar, dönemin başbakanı Erdoğan tarafından örgütün yargı ve emniyetteki unsurlarının giriştiği bir “yargısal darbe” teşebbüsü olarak nitelendirildi.
O dönemden itibaren kamuoyunda, örgütün siyasi kararlar, atamalar ve aday listeleri üzerinde baskı kurmaya çalıştığı yönünde çeşitli iddialar dolaştı.
Ne var ki bu iddiaları kesinleşmiş bir yargı kararıyla ya da kamuoyuna açıklanmış resmî bir belgeyle doğrulamak bugün de mümkün değil.
Bunu kesin gerçekmiş gibi sunmak gazetecilik açısından doğru olmaz.
Fakat sorunun kendisi meşruiyetini koruyor: bir örgüt, orduda general rütbesine, yargıda meslektaşlık ilişkilerine, emniyette rütbe zincirine bu derece nüfuz edebilmişse, siyasetin bundan tamamen bağışık kaldığını varsaymak da en az tersini varsaymak kadar sorgulanmaya muhtaçtır.
CHP‘nin Meclis’e verdiği “FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılması” önergesi AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, yıllar içinde birden fazla kez, örgütün siyasi ayağına yönelik mücadelenin yeterli sonuç vermediğini kamuoyu önünde dile getirdi.
Eksik Kalan Halka
Asker yargılandı. Polis yargılandı. Hâkim/Savcı yargılandı.
Öğretmen, akademisyen, gazeteci, memur hepsi bu hesaplaşmanın parçası oldu. Peki siyaset kurumu, kendi iç muhasebesini aynı açıklıkla yaptı mı?
Bu soru demokrasiyi zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir.
Çünkü hukukun güven verici olması, yalnızca memura değil, siyasetçiye de aynı ölçüde uygulanabildiğinde mümkündür.
Bir yapının bugünkü adı FETÖ‘dür; yarın başka bir isim taşıyabilir.
Devlet sadakati liyakatin, cemaati veya grubu kurumun önüne koyduğu her an, aynı tehdidin yeniden vücut bulma ihtimali sıfırlanmış olmaz.
Uluslararası Boyut: Belge ile İddia Arasındaki Sınır
15 Temmuz’un ardından örgütün dış bağlantılarına dair tartışma hiç eksilmedi.
Bu yıl başında, eski CIA Ortadoğu ve Yakın Doğu sorumlusu Graham Fuller‘in Kanada‘da hayatını kaybetmesi, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Fuller’in adı Türkiye’de iki somut, belgelenmiş olayla anılıyor: 2006’da Fethullah Gülen‘in ABD’de kalıcı oturum izni başvurusuna yazdığı referans mektubu ve 2017’de Türk yargısının kendisi hakkında çıkardığı yakalama kararı.
Milli İstihbarat Başkanlığı’nın 1991 tarihli bir raporunda da Gülen, çevresiyle ABD istihbarat bağlantılı kişiler arasındaki temaslara dair tespitler yer aldığı, çeşitli gazetecilerin araştırmalarında ortaya konmuştu.
Bunlar belgeye dayanan olgular.
Bu tabloya bir de şu gerçek eklenmeli: aradan on yıl geçmesine, Türkiye’nin defalarca kırmızı bültenle iade talebinde bulunmasına rağmen, başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke FETÖ‘yle bağlantılı isimleri Türkiye’ye teslim etmedi.
Bu ısrarlı ret hali, tek başına kanıt sayılmasa da, ciddi bir şüphe uyandırmaktadır: örgütün bu denli korunması, sıradan bir hukuki prosedür meselesinden çok, örgütle Batılı istihbarat çevreleri arasındaki ilişkinin göründüğünden daha derin olabileceğine işaret ediyor.
Fuller‘in referans mektubu, MİT‘in 1991 raporu ve iadelerin sistematik biçimde reddedilmesi yan yana konduğunda, karşımızda tesadüfle açıklanması giderek zorlaşan bir tablo beliriyor.
Bu delillerle birlikte, “darbeyi CIA bizzat planladı ve yönetti” gibi kesin bir iddiayı, elimizdeki bilgilerle kanıtlanmış bir gerçek olarak doğru olmaz.
Fuller‘in kendisi bu suçlamaları hep reddetti; Batı basınında bu iddialar çoğunlukla temelsiz bulundu.
Doğru olan tutum, güçlü ve ciddi bir şüpheyi adıyla söylemek, ama onu ispatlanmış bir hüküm gibi sunmamaktır.
Yine de Türkiye‘nin millî güvenliğini bu denli sarsan bir olayın uluslararası boyutlarının tarihçiler ve araştırmacılar tarafından incelenmeye devam etmesi gerektiği açıktır.
Şahsi kanaatim olaylar ve bulgulara bakıldığında CIA ve Avrupa istihbaratının bu darbe girişiminin arkasında olmasıdır.
Yoksa bir örgüt bu denli hiçbir ülkede ve hiç bir şekilde nüfuz edemez.
Son Söz
15 Temmuz‘u yalnızca yıldönümlerinde anmak yetmez. Asıl mesele, o geceyi mümkün kılan zeminin gerçekten ortadan kaldırılıp kaldırılmadığıdır.
On yıl boyunca devletin hemen her kurumu bu hesaplaşmadan geçti; rakamlar, mahkeme kararları, ihraç listeleri ortada.
Ama siyasetin kendi içindeki sızmaya dair aynı açıklıkta bir hesap vermediği de bir gerçek.
Canını veren 251 cesur insanımızın ve o gece meydanları dolduran milyonların hatırına borcumuz, bu sorunun üzerini örtmek değil, cevabını aramaktır.
Çünkü milletin beklediği şey intikam değil, hakikat ve hakikat hiçbir makamdan, hiçbir partiden korkmaz.
Sadece hataları çıkart.
GÜNDEM
15 Temmuz 2026SPOR
15 Temmuz 2026GÜNDEM
15 Temmuz 2026GÜNDEM
15 Temmuz 2026GÜNDEM
15 Temmuz 2026UNCATEGORİZED
15 Temmuz 2026EKONOMİ
15 Temmuz 2026