DOLAR 45,2532 0.07%
EURO 53,3800 0.4%
ALTIN
BITCOIN 3656151-1,76%
İstanbul
17°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Devam eden tuzak…

Devam eden tuzak…

ABONE OL
Aralık 17, 2025 16:29
Devam eden tuzak…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Haşhaşileri, FETÖ’yü yazdık mesele bitti mi?…

Hayır bitmedi.

Çünkü ne demiştik?…

Bu bir isim meselesi değil, zihniyet meselesi…

Dini ilahlaştırıp güç devşirme meselesi.

Dün Haşhaşi deniyordu, bugün FETÖ dendi.

Ayrıca yarın başka kılıflarda aynı zehirli mekanizma işlemeye devam edecektir.

Devletin içine sızan, itaati kutsallaştıran, aklı körelten yapılar.

Dini, ahlaktan ve vicdandan koparıp örgütsel sadakate indirgeyenler, bugün hâlâ din üzerinden örgütlenen, İslam’ı bir kimlik kartına, lideri ise sorgulanamaz bir otoriteye dönüştüren yapılar var.

Hem de devletin gözü önünde.

Kimisi devletin bilgisiyle, kimisi de uzun süre görmezden gelinerek palazlanan menfaat yapılar.

İsmailağa Cemaati ve “Cübbeli” Ahmet Mahmut Ünlü…

Buradaki mesele sadece bir kişi değil, temsil ettiği sistem.

Kendisini “kutup”, “gavs” gibi ünvanlarla konumlandıran, fetvalarıyla toplumu kutuplaştıran tarikat liderlerinin sosyal medyada esprileriyle ün yapmış.

Dini magazin konuma getiren ve dolayısıyla bu ortamı bir dalga ve tahrik platformuna çeviren bir anlayış.

Genç dimağlara “sorgusuz itaat”i enjekte eden, eleştiriyi dinden çıkma ilan eden bir zihniyet.

Verdiği zarar: Dini, sevgi ve rahmet dininden çıkarıp korku, haram telkini ve ötekileştirme dinine dönüştürmekten başka ne yapmıştır ki?

Adnan Oktar ve “kedicikler” tuzağı.

Din istismarının en sapkın, en sinsi hallerinden biriydi.

Televizyon ekranlarından “ilim adamı” kisvesi altında sunulan, cinsel istismardan şantaja, psikolojik manipülasyondan para tuzağına uzanan çok yönlü bir sömürü çarkı.

Verdiği zarar: İslam’ı bir kişinin şahsi heveslerine ve çıkarlarına alet ederek toplum nezdinde itibarsızlaştırmak.

Bu yapılar ne yapar?

Kendilerini dinin tek temsilcisi ilan eder. Liderlerini peygambervari bir konuma oturtur.

İtaati iman, eleştiriyi isyan sayar. Sorgulamayı “fitne” diye susturur.

Asıl yıkım burada başlar.

Önce toplum soğur.

Sonra gençler kopar.

Sonra deizm yayılır.

Sonra “Tanrı’ya inanıyorum ama bu düzenekteki dine inanmıyorum” cümlesi dalga dalga büyür.

İnsanlar dinden değil, bu çarkın ikiyüzlülüğünden tiksinti duyar.

Ama fatura günün sonunda İslam’a kesilir.

Bunu Haşhaşiler yaptı.

Bunu FETÖ yaptı.

Bunu Cübbeli Ahmet’in temsil ettiği bağnazlık yapıyor.

Bunu Adnan Oktar’ın sapkın tarikatı yaptı.

Bugün aynı oyunu başka isimler, başka cemaatler de oynuyor.

Örnek mi? “Süleymancılar siyasete karışmaz” masalı yıllarca anlatıldı.

Oysa açıkça kime oy verileceği talimatı verildi, medyaya yansıdı, kayıtlara geçti. Buna rağmen “siyasetten uzağız” masalına inanmak saflık değil, kasıtlı bir körlüktü.

Menzil denen yapıya bakın.

Seyitlik iddiasıyla kutsallık devşiren, İslam’ı bir soya, bir hanedana indirgeyen bir zihniyet.

Halbuki Kur’an bunu kökten reddeder.

Nuh peygamber’in oğlu.

“Nuh peygamber oğlunun neden kurtulamadığını sorduğunda?

Cevap nettir: ‘O senin ailenden değildir. Çünkü yaptığı salih bir amel değildir.’ (Hud: 46)

Yani aidiyet kanla değil, duruşla olur.

Nuh’un ve Lût’un (a.s) eşleri:

“Allah, inkâr edenlere Nuh’un eşi ile Lût’un eşini örnek verdi.

İkisi de kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında idiler, fakat onlara ihanet ettiler.

Peygamber olan kocalarının Allah karşısında onlara hiçbir yardımı dokunmadı. Onlara: ‘Haydi, cehenneme girenlerle beraber siz de girin!’ (Tahrîm: 10) denildi.”

İbrahim’in (a.s) ve babası.

“Bir zaman İbrahim, babasına ‘Bir takım putları kendine tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de açık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti. (En’âm: 74)”

İbrahim’in (a.s) babası için mağfiret dilemesi.

“İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun Allah’a düşman olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.” (Tevbe; 114)

Bu ayet, imanın kişisel bir sorumluluk olduğunu ve peygamberlerle en yakın bağı olanların bile iman etmedikleri takdirde kurtulamayacaklarını açıkça ortaya koyar.

Resulullah Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ey Kureyş topluluğu!

Kendinizi kurtarın. Allah katında size fayda sağlayamam.

Ey Abdümenaf oğulları.

Kendinizi kurtarın. Allah katında size fayda sağlayamam.

Ey Abbas bin Abdülmuttalib.

Kendini kurtar. Allah katında sana bir faydam olmaz.

Ey Fatıma binti Muhammed. Kendin için amel et. Allah katında seni kurtaramam.”

Diyanet başa bir bela mı?

Cumhuriyetle birlikte Diyanet kuruldu; devlet, dinin doğrudan yöneticisi hâline geldi.

Teoride laiklik savunuldu ama pratikte din, devlet eliyle düzenlenen ve denetlenen bir alana dönüştü.

Camiler çoğaldı, imam sayısı arttı.

Fakat etki derinleşmedi.

Bugün tablo çok net: On binlerce cami var ama topluma temas zayıf.

İmamların çoğu sadece namaz kıldırıyor, kapıyı açıp kapatıyor, merkezden gönderilen hutbeyi okuyor.

Gençlerin diliyle konuşan, hayatın sorunlarına dokunan bir dinamizm yok.

Risk almayan, suya sabuna dokunmayan bir memuriyet hâli baskın.

İşin trajikomik yanı da burada başlıyor.

Bu hocaefendiler, din hizmeti yürüttükleri için değil, memur oldukları için haftada bir gün izin kullanıyor.

Mesai düzeni var, tatil çizelgesi var.

Sanki iman mesai saatleriyle sınırlı.

Sanki insanın umudu, bunalımı, arayışı haftalık izin gününü bekliyor.

Bu manzara güldürüyor ama gülerken acıtıyor.

Siz de şahitsiniz hoca efendi namaz biter bitmez.

Senden, benden önce camiyi terk ediyor.

Mesele insanların dinlenmesi değil; mesele dinin bir vardiyaya bağlanması.

Din hizmeti yaşayan bir sorumluluktur. Kamu mesaisi gibi kurgulandığında geriye sadece rutin kalır.

Ruh gider, etki gider.

Eğer Diyanet’in rolü birkaç Kur’an kursu, merkezden yazılmış hutbeler ve çizgiden çıkmamaktan ibaretse, bu eleştirilmelidir. Açıkça eleştirilmelidir.

Çünkü eleştirilmeyen yapı kutsallaşır. Kutsallaşan yapı çürür.

Ortada bir hakikat var: İnsan ne dinle böyle buluşur ne de böyle tutulur.

Bu düzen dürüst dindar üretmiyor; sessizlik üretiyor, rutin üretiyor, riba ve hak yiyen, içki içen, zina eden, adaletsizlik yapan bir topluluk meydana getiriyor. Sonra insanlar neden dinden uzak diye şaşılmasın.

Sebep, sizce de bu durumda çok net durmuyor mu?

Bir tarafta cemaatler dini örgütlen,

bir tarafta cemaatler dini örgütlenme aracına çeviriyor.

Diğer tarafta devlet dini bir memuriyet rutinine hapsediyor.

Bir de arada sapkınlığı “din” diye yutturan (çoğu) tarikatlar cirit atıyor.

“Sıra size de gelecek.”

Sakın sanmayın ki bu hesaplaşma yalnızca istismarcı dini yapılara…

Kemalizm perdesi arkasına sığınıp din düşmanlığını “ilericilik” diye yutturanlara…

Mustafa Kemal’i kalkan yapıp sosyal medyada veya ultra lüks ortamlarda rakı kadehi kaldıranlara…

Bunu da “özgürlük” diye pazarlayanlara…

Batı’yı putlaştırıp kendi milletine tepeden bakanlara…

LGBT söylemini ilericilik kılıfıyla sunup, namusunu koruyanlara “gericilik”le itham ederek aşağılayan ikiyüzlülere…

Hesaplaşma, sadece benden görünen kesime değil; bütün bu maskelerin ardına gizlenenlere.

Sizin de kaydınız düşüldü.

Bu bir taraf kavgası değil.

Bu bir ahlak, samimiyet ve tutarlılık sınavı.

Bugün dini araçsallaştıranları, tarikat şeyhlerini, sapkın “hocaları” yazıyorum.

Yarın ideolojisini putlaştıranları, ahlaksızlığı “özgürlük” diye yutturanları yazacağım.

Bu hesaplaşma yarım kalmayacak.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP