PROF. DR. NİYAZİ BEKİ
Bilindiği gibi, dua kulluğun özüdür. İnsan samimi bir duada bulunduğu zaman, Allah’ın yardımına olan ihtiyacını, işgücü bakımından acizliğini hisseder ve bu idrak ve şuur içerisinde içtenlikle yalvarıp yakarır. Hz. Musa da Allah tarafından gerçeği tebliğ etmek üzere firavuna gitmesi emredildiği zaman, bu görevini hakkıyla yerine getirmek için muhtaç olduğunu düşündüğü bazı hususları dillendirmiş ve makul, hikmetli, edepli bir üslupla Rabbine arz etmiştir. Örneğin;
“Rabbim, göğsümü açıp genişlet” duasıyla her şeyden önce psikolojik sıkıntı ve stresten kurtulmasını, meramını rahat ifade edebilecek pozitif bir halet-i rûhiyeye kavuşturulmasını istemiştir.
Ardından “işimi bana kolaylaştır!” dileğiyle işinin zorluklarını bildiğini, bunların sebepler dairesinde kolaylaştırıcı bir rotaya yerleştirilmesini rica etmiştir.
Bundan sonra, işinin karşılıklı konuşma ve diyaloga dayalı olduğunu düşündüğü için, “Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar” diyerek meramını güzelce ifade edecek ve muhataplarının anlayacağı bir belagat ve fesahat ile konuşabilecek bir seviyeye kavuşturulmasını talep etmiştir.
Bunun peşinden kendisinin tek başına, firavun gibi zalim bir kralın ve meclisinde bulunan vezirlerinin karşısında stres yapıp başarısız bir konuma düşebileceğini tasavvur ettiği için “Bana ailemden bir yardımcı ver; Kardeşim Harun’u, Onunla sırtımı kuvvetlendir, O’nu işime ortak kıl “ diyerek önemli bir isteğini daha dillendirmiştir. Bu yardımcının ailesinden, özellikle kardeşi Harun’un olmasını istemiş, bunu da bir ‘alt-üst’ hiyerarşisi ve dikey bir ilişki içerisinde değil, yatay geçişli bir eşitlik düzleminde ortak görevlendirme esasına dayalı olmasını istemiş ve bunu da sırtının kuvvetlendirilmesi gerekçesine bağlamıştır.
Nihayet bu isteklerinin asıl sebep ve hikmetini de “Takı seni çokça teşbih edelim ve Seni çokça zikredelim. Kuşkusuz sen bizi görmektesin”(Taha, 20/142-152)” ifadeleriyle seslendirmiştir.
Hz. YUNUS’UN DUASI:
“Zünnûn’u da (Yûnus) zikret! Hani öfkeli bir halde (kavmini terk ederek)geçip gitmiş, bizim kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi zannetmişti. Sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben (kötü işler yaparak) zalimlerden olmuşum!” diyerek yalvardı.
Bunun üzerine duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız”(Enbiya, 21/87-88) mealindeki ayetlerde gece karanlığı, deniz dalgalarının karanlığı ve balığın karnı gibi üç ayrı karanlıklar içinde bulunan Hz. Yunus’un yaptığı duanın kabulü sonucunda o sıkıntılardan hemen kurtulduğuna işaret edilmiştir.
Bu duanın hemen kabul olmasının hikmeti şu birkaç noktada özetlemek mümkündür:
a. Hz. Yunus’un içinde bulunduğu o vaziyette hiçbir sebebin tesiri, kurtuluşun hiçbir vesilesi kalmamıştı. Bu vaziyette onu kurtaracak öyle bir Zât lazım ki; vereceği emir hem balığa, hem denize, hem geceye, hem bulutlara söz geçirecek bir güce sahip olsun. Çünkü onun aleyhinde “gece, deniz ve hut/balık” ittifak etmişler. Bu üçüne birden emrini dinletebilen bir zât ancak onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı. İşte Allah’tan başka hiçbir şeyin gücü onu kurtarmaya yetmeyeceğini aynelyakî derecesinde bilen Hz. Yunus muhtemel sebeplerle olan kalbinin irtibatını tamamen kesmeye başladı ve kurtuluş çaresini tevhit içinde görüp sabırla beklemeye başladı.
b. Onun için artık sırr-ı ehadiyet(ilim ve kudretiyle heryede hâzır ve nâzır olduğu gerçeği), nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münacat birdenbire geceyi, denizi ve balığı tesir altına almıştır. Öyle ki, bu hakiki tevhit nurunun inkişafı sayesinde balığın karnı bir denizaltı gemisi hükmüne geçmiştir. Ve o müthiş dalgalı deniz, emniyetli bir sahra haline dönüşmüştür. Bulutlar derhal o mevkii terk ederek gecenin karanlığını izale eden ayı bir lamba misali başının üstünde yakmış ve mehtabını ışıklandırmıştır. Her yönden kendisini sıkıştıran varlıklar birden onun emirber hizmetkârları hükmüne geçmişler.
c. Nihayet Hz. Yunus’un hakikî tevhitle donanmış olan imanı sayesinde bütün o düşman ve zararlı olan varlıklar ona dostluk yüzünü gösterdiler ve yüzüne güldüler. İmanın bu gücüne işaret etmek üzere yukarıdaki ayetlerin son cümlesi: “İşte biz iman etmiş olanları böyle kurtarırız” şeklinde bitmiştir. Bu cümle insanlara şöyle bir ders veriyor ki; ‘Emniyet ve eman ancak imandaki sadakatle olur. Halas/kurtuluş ihlastaki sadakate bağlıdır.’ Burada meşhur müfessir Zemahşeri’nin çok güze bir şiiri vardır, onun tercümesini vermek yerinde olur, diye düşünüyoruz. “Hz. Amine’nin oğlu Muhammedu’l-Emine iman et ki, / Mahşer günü emin/emniyetli bir gönülle Arasat meydanına gelebilesin!”
GÜNDEM
03 Haziran 2026SPOR
03 Haziran 2026GÜNDEM
03 Haziran 2026GÜNDEM
03 Haziran 2026GÜNDEM
03 Haziran 2026UNCATEGORİZED
03 Haziran 2026EKONOMİ
03 Haziran 2026