25 Temmuz 2026 Cumartesi
Ankara’da bir damat aile katliamı yaptı!
CHP ikiye bölündü; bir taraf “hain”, diğeri “hırsız!” diyor
Gelin bakalım ahbaplar…
440 yıl önce stokçuluğa “dur” diyen devlet
Kim bu Doğu Türkistan’a giden gazeteciler?
Türkiye ekonomisinde yeni dönem…
CHP’liler İkiye Bölündü: Bir taraf “Hain”, Diğeri “Hırsız!” diyor.
24 Temmuz 2026… Lozan’ın 103. yıl dönümü.
Bazıları için kutsal bir gün. Ama Türkiye siyaseti o gün utanç verici bir tabloya sahne oldu.
CHP’den 91 milletvekili birden istifa etti, YENİ Parti adıyla çatı kurdu.
Ana muhalefet sıfatı bir gecede el değiştirdi; CHP göz göre göre 44 vekille enkaza döndü, paramparça oldu.
Bu ne vizyon ne mücadele ne devrim tam bir ihanet ve acizlik tiyatrosu.
Cumhuriyet tarihinin en büyük muhalefet kırılmalarından biri yaşanıyor; milletvekilleri koltuk uğruna birbirini yuhaladı, siyasetin son kalan itibarını da ayaklarının altına aldılar.
Bir Gecede Değişen Denge, Ama Boşuna Değil
İşin görünen kısmı basit: 91 eski CHP’li yeni çatı altında toplandı, grup kurdu, meclis aritmetiğiyle fiilen ana muhalefet koltuğuna oturdu.
Bütçe müzakereleri, komisyon dengesi, gensoru hakkı, denetim mekanizmaları hepsi artık onların elinde.
CHP ise 44 vekille “hâlâ gruptayız” tesellisine sarılıyor.
Ama görünenin perde arkasında aylardır biriken bir hesaplaşma var; kopuş bir anda patlak vermedi.
Mayıs 2026’da bir mahkeme kararıyla mutlak butlan hükmüyle Özel’in CHP genel başkanlığı düşürülmüş, bu kararın ardından Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığa geri dönmüştü.
Özel bir süre milletvekilleri tarafından seçilmiş grup başkanı sıfatıyla partide kalmış, olağanüstü kurultay talebi karşılık bulmayınca da bugün kopuşu resmileştirmişti.
CHP’den istifa eden vekil sayısı 91.
Şimdiden medya/sosyal medya da karşılıklı laf yetiştirme yarışı başladı: “Sen hainsin”, “Sen hırsızsın.”
Eminim bu sözleri önümüzdeki dönemde meclis çatısı altında sıkça duyacağız.
CHP’de Geriye Kalan: Ne İnanç Ne İsyan
Kalan 44 vekilin büyük bölümü, aslında Kılıçdaroğlu’na tam bir inançla değil, mahkeme kararıyla göreve dönmüş olan lidere karşı “şimdilik burada kalmak, en az kötü seçenek” hesabıyla bağlı.
Bir kısmı ise hiçbir tarafa gerçekten inanmadan, sadece “üçüncü yolcu” sıfatıyla ortada dolanıp kamuoyu tepkisinin hangi yöne döneceğini bekliyor.
Buna ilkeli bir duruş demek zor; daha çok ölçülü bir korkaklık.
Birkaç vekil daha koparsa CHP’nin grubu düşer, tüzel kişiliği bile tartışmaya açılır.
Parti artık bütünlüklü bir gövde olmaktan çıkmış, dağılmakta olan bir enkaza dönüşmüş durumda.
Sembolik Vitrin, Somut Zemin Yok
Kuruluşu Lozan’a denk getirdiler, Hacı Bayram’da cuma namazı kıldılar Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de aynı camide kıldığı namaza açık bir gönderme sonra yine onun talimatıyla kurulan Anadolu Kulübü’nde toplanıp “kurucu değerler” nutku attılar.
Sembolik anlamda hesaplı, itiraf etmek gerekir. Ama sembol başka, siyasi meşruiyet başkadır.
Bu vitrin, önce Kılıçdaroğlu’na karşı verilen kirli mücadelenin; delegeleri satın alma, makam vaadi vererek devşirme yapma, iş-aş vaad ederek destek isteme.
Hatta CHP’yi bölen ikinci kopuşun üzerini örtmeye yetmiyor.
Asıl Facia: Örgüt ve Para
Kuruluş dilekçesi verildi, kurucu genel başkan seçilecek, il ve ilçe başkanları belirlenecek ama sahadaki asıl mesele para.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun ek 1. maddesine göre, hazine yardımı milletvekili sayısına değil, son genel seçimdeki oy oranına bağlanıyor; kanunun aradığı eşik yüzde 3. YENİ Parti 2023 seçimine kendi adıyla girmediği için, 91 vekili olsa dahi bu yardımdan yararlanamıyor; CHP’nin hazine yardımı da kendi tüzel kişiliğinde kalıyor.
Üstüne, sandığa girebilmek için kanun en az 41 ilde teşkilatlanmayı ve seçimden altı ay önce bunu tamamlamayı ve kongrelerini yapmayı şart koşuyor.
Kaynak bulunamazsa bu “yeni” parti, meclis’te koltuk işgal eden ama sahada iz bırakmayan bir hayalete dönüşebilir.
Koridorlarda dolaşan dedikodu ise daha ağır: FETÖ bağlantılı dış destek iddiaları bunlar şimdilik teyitsiz, kanıtlanmış hiçbir şey yok ama devlet bu tür transferleri yakından izler; kirli para varsa parti daha kurulmadan batar.
Yedek Parti: Bir İhtiyat Hamlesi
Dikkat çeken bir ayrıntı da “Değişim Partisi” adıyla kurulacak yedek oluşum.
Bunun makul okuması açık: olası bir kapatma davasına, isim ya da kuruluş sürecine yönelik bir itiraza, hatta erken seçim ihtimaline karşı bir sigorta.
Özel’in kendi ağzından çıkan “kıyamet senaryosu” tabiri de bunu doğruluyor; bu hamlenin erken seçime hazırlıklı yakalanma stratejisinin bir parçası olduğunu gösteriyor.
Özgür Özel Baltayı Taşa Vurdu
İşte tam da bu ihtiyatsızlığın ilk faturası geldi.
YENİ Parti Genel Merkezi daha doğrusu YENİ Parti Kuruluş Çalışma Grubu adını taşıyan oluşum yazılı bir açıklama yayımlayarak, “YENİ Parti” isminin izinsiz ve hukuka aykırı biçimde kullanıldığını duyurdu.
Açıklamaya göre, “YENİ Parti” ismi için marka tescili ve alan adı başvuruları daha önce kendileri tarafından yapılmıştı.
Buna rağmen Özgür Özel ve ekibinin aynı adla parti kuruluş başvurusunda bulunduğu, hatta CHP TBMM Grubu’na ait sosyal medya hesabının adının da “YENİ Parti” olarak değiştirildiği belirtildi.
Böylece daha kuruluş dilekçesinin mürekkebi kurumadan, YENİ Parti ilk hukuki tartışmasıyla karşı karşıya kaldı. “Yeni bir anlayış” iddiasıyla yola çıkan bir hareketin, daha ilk günde başkaları tarafından hak iddia edilen bir isim nedeniyle hukuki ihtilafın tarafı hâline gelmesi ve bu nedenle hırsızlıkla suçlanması, kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açtı.
Kısacası, daha yolun başında yapılan bu tercih, Özgür Özel ve ekibinin baltayı daha ilk hamlede taşa vurmasına neden oldu.
Sonuç Yerine
Türkiye siyaseti bu haliyle komaya girmiş durumda. 91 vekillik bu kopuş, cumhuriyet tarihinin en ağır muhalefet rezaletlerinden biri olarak kayda geçiyor.
CHP eski hâliyle ayakta kalamadı; “yeni” parti de henüz gerçek bir alternatif olamadı üstelik kendi ismini bile tartışmasız kullanamıyor.
İkisi de birbirini yıpratarak sol seçmenin umudunu ve siyasetin kalan itibarını tüketiyor.
Geçenlerde bir yazımda “ayrılacaklar hayırlısıyla” demiş, ardından dua etmiştim.
Görünen o ki âmin diyenler çokmuş, dua kabul olmuş.
Siyasetin bu hâline bakınca, buyurun, afiyetle seyredin.
NOT: Filistin Konvoyu (Palestine Convoy) Hollanda’dan yola çıkan kara konvoyu, ilk durak olarak Bosna-Hersek Srebrenitsa’ya uğrayacak. Avrupa’nın her yerinden gelen katılımcılarla birlikte Srebrenitsa katliamı anılacak ve buradan büyük bir konvoy halinde İstanbul’a doğru yola çıkılacak.
İstanbul’da dünyanın her yerinden gelen aktivistlerle buluşulacak ve yolculuk Suriye’ye devam edecek.
Ben bu yolculuğun takipçisi olacağım, inşallah.
Sizleri gerekli şekilde haberdar edeceğim.
Devamını Oku
Gerekirse Kendi Parmağımızı Kendimiz Keseriz
Bu satırların yazarının AK Parti‘ye yakın durduğu bilinir; bunu saklamıyorum, zaten öyleyim de.
Ama siyasi yakınlık, yanlışı görmezden gelmeyi gerektirmez tam tersine, kendi çevremize yönelik eleştirinin daha ağır bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum.
Bu yüzden bu yazıdaki her iddiayı ulaşabildiğim kaynaklarla karşılaştırdım; doğrulayabildiğimi doğrulanmış bilgi, doğrulayamadığımı iddia olarak ayırdım.
Sonunda ortaya, yutması kolay olmayan bir tablo çıktı.
Bu tabloyu önünüze koyuyorum; gerekirse kendi parmağımızı kendimiz keseriz demek, işte tam olarak budur.
Vicdanınızdaki hüküm size ait.
Türkiye, son yılların en pahalı uluslararası hukuk davalarından birini kaybetti.
Ama asıl mesele kararın kendisi değil, bu kararın aylarca resmi ağızlardan tek kelimeyle duyurulmamış olması.
Paris İstinaf Mahkemesi 5. Dairesi, 10 Mart 2026 tarihinde, Türkiye’nin Irak lehine verilen yaklaşık 1,47 milyar dolarlık ICC tahkim kararını iptal ettirme talebini reddetti. Bunun ardından kamuoyuna kapsamlı bir açıklama yapılmadı; halkın büyük kısmı bu kararı ancak 13 Temmuz 2026’da CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz‘ın paylaştığı belgelerden öğrendi.
Bilinçli bir gizleme mi, yoksa önemsenmediği için mi es geçildi elimizde bunu kanıtlayan bir belge yok.
Ama sonuç aynı kapıya çıkıyor: milyarlarca dolarlık bir yükümlülük doğuran karar, devletten değil bir muhalefet vekilinden öğrenildi.
Bu, tek başına hesap verebilirlik açısından sorgulanması gereken bir durum.
Tahkim Kararı Ne Diyor?
Uyuşmazlığın özü şu: 2014-2018 arasında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (KRG) çıkardığı petrol, Bağdat’ın onayı olmaksızın Ceyhan üzerinden dünya piyasalarına satıldı. ICC Tahkim Mahkemesi, 13 Şubat 2023 tarihli nihai kararında Türkiye’yi 1973 tarihli Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması‘nı ihlal etmekle suçlu buldu.
• Fazladan ödenen taşıma ücretleri için: 1,325 milyar dolar
• Petrolün piyasa fiyatının altında satılmasından doğan zarar için: 673 milyon dolar
• Net anapara: 1,47 milyar dolar
Burada altını kalınca çizmem gereken bir nokta var: mahkeme Türkiye’yi, petrolü kime sattığı için değil, Bağdat’ın onayı olmadan bu ihracata izin verdiği için sorumlu tuttu.
Petrol En Çok Nereye Gitti?
Reuters, Financial Times, Washington Institute ve bağımsız tanker verileri, bu petrolün en büyük ve en düzenli alıcısının İsrail olduğunu gösteriyor.
• 2015: İsrail’in ham petrol ithalatının yaklaşık %77’si KRG kaynaklıydı
• 2017: oran neredeyse yarıya düştü
• 2023’ün ilk aylarında yeniden %40’a çıktı
Yunanistan’a da sevkiyatlar yapıldı, hacim küçük kaldı; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin alıcı olduğu iddiası ise teyit edilmedi.
Powertrans İddiası
Nordic Monitor’ın haberine göre, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yönettiği Powertrans bu ticaret zincirinde önemli rol oynadı.
Aynı habere göre Ankara, ICC sürecinde bazı belgeleri gizlilik gerekçesiyle heyete sunmadı.
Bu, mahkemenin kesinleşmiş bir tespiti değil; sadece gazetecilik çalışmasına dayanan bir iddiadır.
Asıl Tartışılması Gereken
Bizim de yakın durduğumuz bu siyasi çevrede tekrar eden bir örüntüyle karşı karşıyayız: kurumlar denetleniyor, ama siyasi karar alıcılar hesap vermiyor.
Ceyhan petrolü meselesi bunun en somut örneği: milyarlarca dolarlık bir yükümlülük doğuran karar aylarca halka açıklanmıyor, hiçbir bakan istifa etmiyor, hiçbir resmî açıklama yapılmıyor.
Burada bazı dostların ne diyeceğini şimdiden biliyorum. Standart nutuk hazırdır:
“Bunun zamanı mıydı şimdi?, ‘Bunu yazmanın sırası mıydı?’
Söylemeyin kardeşim, söylemeyin.”
Ben bu yazıyı 4 ay geciktiği için ve şimdide tam zamanı olduğu için yazdım.
Sonuç;
Bu yazının amacı doğrulanmış bilgiyle siyasi iddiayı karıştırmak değil.
Tartışmasız olan şu: ICC kararı verildi, Paris Mahkemesi bunu iptal etmedi, Türkiye 1,47 milyar dolarlık bir yükümlülükle karşı karşıya.
Tartışmalı olan da şu: Powertrans’ın rolü, bazı belgelerin neden paylaşılmadığı, siyasi sorumluluğun kime kadar uzandığı.
Devletin görevi faturayı ödemek kadar, bu faturanın hangi kararlarla kesildiğini bütün açıklığıyla anlatmaktır.
Gerekirse kendi parmağımızı kendimiz keseriz derken kastettiğim tam olarak budur.
NOT: Bizim çok akıllılarımız var ya; şimdi şöyle söylüyorlar: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, davayı ya da borcu ödemeyi gereksiz kılacak bir siyasi manevra veya diplomatik çözüm bulacağına inanıyorlar.
Devletin yükümlülüğü var ama lider bir çıkış yolu bulur.”
Diyeceğim tek şey: bakalım, görelim ve hayırlısı diyelim.
Son Söz:
AK Parti’nin düşmanları ellerini boşuna ovuşturmasın.
Biz dürüstçe yanlışlarımızı da eleştirileri de üstlenen bir yüreğe sahibiz.
Başkaları gibi pısırık, korkak, çamur atarak, iftiraya sığınarak ya da hırsızlık yaparak değil.
Devamını Oku
Doğdu Doğacak…
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı Dosyası…
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na ilişkin dosya dün Yargıtay’a ulaştı.
20 Temmuz’da adli tatil başlamadan bir karar çıkmazsa iş bambaşka bir mecraya sürüklenecek.
Ben bu dosyayı aylardır takip ediyorum ve söyleyeyim: Asıl mesele artık mahkeme salonunda değil, Özgür Özel‘in kafasında kurulan yedek plan.
Çıkış Noktası
Bu dava bir valilik oluruyla, bir kayyım kararnamesiyle başlamadı.
Kurultayın hemen ardından Hatay Büyükşehir Belediye eski Başkanı Lütfü Savaş ve bir grup eski delege, kendi elleriyle mahkemeye gitti; delege iradesinin para ve görev vaadiyle sakatlandığını iddia ettiler.
• İlk derece mahkemesi bu pazarlığı doğruladı ama “iradeyi fesada uğratmaz“dedi.
• İstinaf ise aynı olgudan yola çıkıp kurultayı mutlak butlanla malul saydı ve Özel‘i tedbiren görevden alıp yerine Kılıçdaroğlu‘nu oturttu.
İki mahkemenin aynı tanık ifadesinden taban tabana zıt sonuca varması, meselenin hukuken hâlâ ne kadar tartışmalı olduğunun kanıtı.
Yedek Plan Artık Gizli Değil
Özel bunu artık dolaylı da anlatmıyor.
Kılıçdaroğlu‘nun genel merkeze ardından İstanbul il örgütüne de polis zoruyla girmesinin hemen sonrasında canlı yayında şunu söyledi: “Ya gösterdiğimiz sabrın sonucu partiye döneriz ya da sabrın taştığı yerde yeni partiyi kurar, yine birinci parti oluruz.”
Bu, temenni değil, açık bir tehdit ve aynı zamanda bir plan B ilanı.
Kulislerde Konuşulanlar…
Kulis bilgilerine göre ve burada temkinli olmak gerekiyor, çünkü bu kısım henüz iddia seviyesinde.
Özel’e yakın ekip:
• Seçime girme yeterliliği olan hazır bir partiye geçişi de masada tutuyor.
• DSP, Genç Parti, Anadolu Birliği Partisi ve Öztürk Yılmaz’ın liderliğini yaptığı Yenilik Partisi ile temas kurulduğu,
• Temmuz ortası için “Yeni Parti“ adının konuşulduğu yazılıyor.
Bunların hiçbiri resmi olarak doğrulanmadı; ama Özel‘in kendi ağzından çıkan sözler zaten yeterince açık.
Bu Bir Hukuk Davası mı, Yoksa Bir Pazarlık Kartı mı?
Asıl soru şu: Özel bu senaryoyu gerçekten kurmaya mı çalışıyor, yoksa Yargıtay‘ı ve CHP genel merkezini sıkıştırmak için elindeki en güçlü kozu mu masaya sürüyor?
• Uzun vadeli bir siyasi proje olarak düşünülüyorsa risklidir.
• Ama kısa vadeli bir taktik olarak, yani “CHP’yi hukuken geri alamazsak seçime giren bir parti elimizde hazır dursun” mantığıyla düşünülüyorsa, akıllıca bir sigorta olur.
Karmaşıklaştıran Gerçek
Bu senaryo, “iktidarın CHP’ye operasyonu” tezini savunanlar için de rahatsız edici.
Çünkü eğer amaç CHP‘yi tamamen etkisizleştirmekse, Özel‘in elinde yedek bir parti kalması bu amaca hizmet etmez.
Tam tersine, sistemi CHP‘siz bırakmama sigortası olur.
Sonuç: Karar Ne Olursa Olsun, Kart Zaten Açıldı
20 Temmuz’a kalan şu birkaç gün içinde Yargıtay ne karar verirse versin, Özel artık elini gösterdi.
Delege pazarlığının varlığı bir gerçek, bunu tartışmıyorum; bu gerçeğin mutlak butlan boyutuna taşınıp taşınamayacağı ise hâlâ açık bir hukuk sorusu.
Ama şimdi buna üçüncü bir boyut eklendi: Eğer Yargıtay, CHP’yi Özel’e iade etmezse, önümüzdeki günlerde Türkiye’nin siyasi haritasında CHP‘nin yanında, belki de CHP‘nin yerine geçmeye aday yeni bir parti göreceğiz.
Bu ihtimal hâlâ teyide muhtaç, ama artık havada asılı durmuyor; bizzat Özel‘in ağzından çıktı.
Ne diyelim, partileri ve demokrasileri bol olsun.
Vesselam.
Devamını Oku
15 TEMMUZ: KURUMLAR TEMİZLENDİ, SİYASET HÂLÂ SORGUSUZ
15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı ihanetlerinden birine sahne oldu.
FETÖ/PDY’nin Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızmış mensupları tanklarla sokakları işgal etti, savaş uçaklarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ni bombaladı, sivillerin üzerine ateş açtı.
Resmî rakamlara göre 251 vatandaş hayatını kaybetti, iki binden fazla insan yaralandı. Halkın meydanlara inmesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın çağrısı ve güvenlik güçlerinin büyük kısmının darbecilere direnmesiyle kalkışma birkaç saat içinde bastırıldı.
O hain geceyi unutturmamak bir borçtur.
Ama asıl mesele, o gecenin kendisinden ibaret değil; bu ihanetin devlet içinde nasıl bu kadar derin köklendiği ve on yıl sonra bile bazı sorularının cevapsız kalmış olmasıdır.
Tasfiyenin Resmî Bilançosu
Darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal, yaklaşık iki yıl sürdü ve bu süre zarfında çıkarılan
Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle 125 bin 678 kamu görevlisi ihraç edildi; 2 bin 761 kurum ve kuruluş, dernekten üniversiteye, vakıftan öğrenci yurduna kapatılarak hazineye devredildi.
Türk Silahlı Kuvvetleri‘nden bugüne kadar yaklaşık 24 bin personel görevden uzaklaştırıldı.
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma’dan ihraç edilenlerin sayısı 40 bini buldu.
Hâkimler ve Savcılar Kurulu, örgütle irtibatı tespit edilen 4 bin 6 hâkim ve savcıyı meslekten çıkardı.
Adalet Bakanlığı‘nın bu yılki açıklamasına göre FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında bugüne kadar 720 bin 338 kişi hakkında adli işlem yapıldı, 127 bin 102 kişi mahkûm edildi; 289 darbe davasında 1.634 kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Cezaevlerinde hâlen 10 bin 485 FETÖ hükümlü ve tutuklusu bulunuyor.
Bu rakamlar tek başına bile devletin kılcal damarlarına ne denli sızılmış olduğunu gösteriyor.
Askeriye temizlendi, emniyet temizlendi, yargı büyük ölçüde temizlendi, eğitim ve bürokrasi kısmen temizlendi.
Peki ya siyaset?
17-25 Aralık: Kırılma Noktası
2013 yılının aralık ayında yaşanan süreç, hükümet ile FETÖ arasındaki açık kopuşun miladı sayılır.
Yolsuzluk soruşturmaları kılıfı altında yürütülen operasyonlar, dönemin başbakanı Erdoğan tarafından örgütün yargı ve emniyetteki unsurlarının giriştiği bir “yargısal darbe” teşebbüsü olarak nitelendirildi.
O dönemden itibaren kamuoyunda, örgütün siyasi kararlar, atamalar ve aday listeleri üzerinde baskı kurmaya çalıştığı yönünde çeşitli iddialar dolaştı.
Ne var ki bu iddiaları kesinleşmiş bir yargı kararıyla ya da kamuoyuna açıklanmış resmî bir belgeyle doğrulamak bugün de mümkün değil.
Bunu kesin gerçekmiş gibi sunmak gazetecilik açısından doğru olmaz.
Fakat sorunun kendisi meşruiyetini koruyor: bir örgüt, orduda general rütbesine, yargıda meslektaşlık ilişkilerine, emniyette rütbe zincirine bu derece nüfuz edebilmişse, siyasetin bundan tamamen bağışık kaldığını varsaymak da en az tersini varsaymak kadar sorgulanmaya muhtaçtır.
CHP‘nin Meclis’e verdiği “FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılması” önergesi AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise, yıllar içinde birden fazla kez, örgütün siyasi ayağına yönelik mücadelenin yeterli sonuç vermediğini kamuoyu önünde dile getirdi.
Eksik Kalan Halka
Asker yargılandı. Polis yargılandı. Hâkim/Savcı yargılandı.
Öğretmen, akademisyen, gazeteci, memur hepsi bu hesaplaşmanın parçası oldu. Peki siyaset kurumu, kendi iç muhasebesini aynı açıklıkla yaptı mı?
Bu soru demokrasiyi zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir.
Çünkü hukukun güven verici olması, yalnızca memura değil, siyasetçiye de aynı ölçüde uygulanabildiğinde mümkündür.
Bir yapının bugünkü adı FETÖ‘dür; yarın başka bir isim taşıyabilir.
Devlet sadakati liyakatin, cemaati veya grubu kurumun önüne koyduğu her an, aynı tehdidin yeniden vücut bulma ihtimali sıfırlanmış olmaz.
Uluslararası Boyut: Belge ile İddia Arasındaki Sınır
15 Temmuz’un ardından örgütün dış bağlantılarına dair tartışma hiç eksilmedi.
Bu yıl başında, eski CIA Ortadoğu ve Yakın Doğu sorumlusu Graham Fuller‘in Kanada‘da hayatını kaybetmesi, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Fuller’in adı Türkiye’de iki somut, belgelenmiş olayla anılıyor: 2006’da Fethullah Gülen‘in ABD’de kalıcı oturum izni başvurusuna yazdığı referans mektubu ve 2017’de Türk yargısının kendisi hakkında çıkardığı yakalama kararı.
Milli İstihbarat Başkanlığı’nın 1991 tarihli bir raporunda da Gülen, çevresiyle ABD istihbarat bağlantılı kişiler arasındaki temaslara dair tespitler yer aldığı, çeşitli gazetecilerin araştırmalarında ortaya konmuştu.
Bunlar belgeye dayanan olgular.
Bu tabloya bir de şu gerçek eklenmeli: aradan on yıl geçmesine, Türkiye’nin defalarca kırmızı bültenle iade talebinde bulunmasına rağmen, başta ABD olmak üzere pek çok Batılı ülke FETÖ‘yle bağlantılı isimleri Türkiye’ye teslim etmedi.
Bu ısrarlı ret hali, tek başına kanıt sayılmasa da, ciddi bir şüphe uyandırmaktadır: örgütün bu denli korunması, sıradan bir hukuki prosedür meselesinden çok, örgütle Batılı istihbarat çevreleri arasındaki ilişkinin göründüğünden daha derin olabileceğine işaret ediyor.
Fuller‘in referans mektubu, MİT‘in 1991 raporu ve iadelerin sistematik biçimde reddedilmesi yan yana konduğunda, karşımızda tesadüfle açıklanması giderek zorlaşan bir tablo beliriyor.
Bu delillerle birlikte, “darbeyi CIA bizzat planladı ve yönetti” gibi kesin bir iddiayı, elimizdeki bilgilerle kanıtlanmış bir gerçek olarak doğru olmaz.
Fuller‘in kendisi bu suçlamaları hep reddetti; Batı basınında bu iddialar çoğunlukla temelsiz bulundu.
Doğru olan tutum, güçlü ve ciddi bir şüpheyi adıyla söylemek, ama onu ispatlanmış bir hüküm gibi sunmamaktır.
Yine de Türkiye‘nin millî güvenliğini bu denli sarsan bir olayın uluslararası boyutlarının tarihçiler ve araştırmacılar tarafından incelenmeye devam etmesi gerektiği açıktır.
Şahsi kanaatim olaylar ve bulgulara bakıldığında CIA ve Avrupa istihbaratının bu darbe girişiminin arkasında olmasıdır.
Yoksa bir örgüt bu denli hiçbir ülkede ve hiç bir şekilde nüfuz edemez.
Son Söz
15 Temmuz‘u yalnızca yıldönümlerinde anmak yetmez. Asıl mesele, o geceyi mümkün kılan zeminin gerçekten ortadan kaldırılıp kaldırılmadığıdır.
On yıl boyunca devletin hemen her kurumu bu hesaplaşmadan geçti; rakamlar, mahkeme kararları, ihraç listeleri ortada.
Ama siyasetin kendi içindeki sızmaya dair aynı açıklıkta bir hesap vermediği de bir gerçek.
Canını veren 251 cesur insanımızın ve o gece meydanları dolduran milyonların hatırına borcumuz, bu sorunun üzerini örtmek değil, cevabını aramaktır.
Çünkü milletin beklediği şey intikam değil, hakikat ve hakikat hiçbir makamdan, hiçbir partiden korkmaz.
Sadece hataları çıkart.
Devamını Oku
Müttefik mi, Muhtaç mı?
On yıllardır yurt dışında yaşayan bir araştırmacı olarak Batı’nın bu ikiyüzlülüğüne şaşırmadım.
Rahmetli Başbakan Necmeddin Erbakan Hoca’nın dediği gibi: “Sizi gidi sizi…”
36. NATO Zirvesi‘ni Ankara’dan takip ederken gördüğüm tablo, yıllardır izlediğim bir sahnenin son perdesiydi: Batı bir yandan Türkiye’yi övüyor, bir yandan aşağılıyor; bir yandan muhtaç olduğunu itiraf ediyor, bir yandan bu muhtaçlığı hazmedemediğini gösteriyor.
Aynı gazete, aynı sayfada, aynı zirveyi anlatırken Türkiye’yi hem ittifakın omurgası hem de gözetim altında tutulması gereken şüpheli bir ortak olarak resmetti.
Bunu gazetecilik tembelliği olarak okumuyorum; bu, Batı’nın Ankara’ya bakışındaki yapısal ikircikliğin, iki gün boyunca kameralar önünde kendiliğinden ifşa olmasıdır.
Tek Kazanan: Erdoğan
Zirve kapanırken en çok tekrarlanan cümleye bakın: Politico, zirvenin “tek bir net kazananla“ sonuçlanacağını, bu kazananın birleşik bir ittifak değil Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğunu yazdı, aynı cümlenin içine “giderek otoriterleşen bir lider“ ifadesini sıkıştırmayı da ihmal etmeden.
Bu, Batı’nın alışkanlık hâline gelmiş cümle kurma biçimidir: övgüyü söyler, hemen ardından kendi rahatsızlığını fısıldar.
Yunan basını da aynı çizgideydi: Kathimerini Trump’ın F-35 ve CAATSA açıklamalarını manşete taşırken, in.gr Erdoğan’ın “zirvede belirli bir diplomatik başarı elde etti; ama hâlâ bazı hedefler için mücadele ediyor.” dediğini yazdı.
İtalyan Corriere della Sera ise Trump’ın ağzından “Erdoğan için geldim“ cümlesini düşürüp Berlin’i, Paris’i, Londra’yı eleştirdiğini aktardı; Miçotakis‘in Mehter Marşı’yla karşılanmasının da tesadüf olmadığını not düştü.
Araya sıkıştırmam gereken bir not var: Abdulkadir Selvi‘nin S-400’ler ile ilgili yorumuna katılıyorum; hatta Cumhurbaşkanının “Bizi izlemeye devam edin“sözünün arkasında yatan CAATSA olayının olduğu gerçeğini de takdirle karşılıyorum.
Vazgeçilmezlik: Savunma Sanayii Vitrini
Bu siyasi rahatsızlığın hemen yanı başında, Türkiye’nin askeri ağırlığına duyulan ihtiyaç da o kadar açık itiraf edildi.
Alman basınında öne çıkan ortak vurgu şuydu: Türkiye, NATO’nun ABD’den sonraki en büyük ikinci ordusuna sahip.
Belçika Savunma Bakanı Theo Francken lafı hiç dolandırmadı: “Türkiye, uzun soluklu ve çok önemli bir müttefik“, NATO‘nun Türkiye’ye ihtiyacı var, Avrupa’nın SAFE-II gibi savunma finansman mekanizmalarına Türkiye’yi dahil etmemesi bizzat “bir hataydı.” Baykar‘da gördüğü teknolojiyi “zihin açıcı“diye tarif etti; Belçika, Türkiye ile ortak üretim anlaşmaları imzalamaya hazırlanıyor. Erdoğan’ın duyurduğu Çelik Kubbe projesi ve F-35 programına olası dönüş sinyalleri, zirve boyunca gazetelerin ön sayfalarında yerini aldı.
Vaadin Ömrü Yirmi Dört Saat Bile Sürmedi
Ankara’da yaşananlar, yazdığım tezi zirve bitmeden doğruladı. Trump, ağırlandığı şatafatlı sofralarda dostluk mesajları yağdırdı, F-35 için yaptırımları kaldıracağını söyledi.
Ama aynı ziyaretin ikinci gününde, hâlâ Ankara’dayken, aynı masada oturduğu Erdoğan’ın yanında geri adım attı: “Kararımı tam olarak vermedim“ dedi.
Uçağının Washington‘a inmesini bile beklemedi. Ardından Körfez’de ateşkes çöktü. Zirve daha kapanmadan Trump, İran’la ateşkesin “bittiğini“ açıkladı; ABD İran’da doksana yakın hedefi vurdu, İran ise Katar, Bahreyn ve Kuveyt‘teki üslere füze ve insansız hava araçlarıyla karşılık verdi. Hemen ardından Washington’da yeni bir buluşmanın hazırlıkları hızlandı: Beyaz Saray, zirve sonrası için Netanyahu‘yu ağırlamaya hazırlanıyor.
Türkiye’yi oyalayıp F-35’ten aynı ziyarette geri adım atmak, Körfez’i yeniden ateşe vermek, şimdi de Netanyahu’yu ağırlamaya hazırlanmak tek bir gerçeği gösteriyor: Batı’nın müttefiklik hukuku, çıkarının değiştiği anda buharlaşan bir sözden ibaret.
Aynı Nefeste Sıralanan Eleştiri
Bu övgü korosunun yanı başında, aynı kurumların sert eleştirileri sıralanıyordu.
Human Rights Watch, zirveden birkaç gün önce yayımladığı açıklamada, Erdoğan’ın artan jeopolitik sermayesini muhalifleri tasfiye etmek için kullandığını, iki hafta içinde 200’den fazla kişinin gözaltına alındığını, ana muhalefet partisinin liderliğinin mahkeme kararıyla görevden alındığını belgeledi.
Reuters ve AFP, zirve öncesindeki gösteri yasaklarını ve basın kartı verilmemesini haberleştirdi.
Bu ikili anlatının özeti nettir: “Stratejik olarak sana muhtacız, ama doğrusu seni kabullenemiyoruz/onaylamıyoruz.“
İkiyüzlülüğün Anatomisi
Yukarıda anlattıklarım rastgele bir gazetecilik tutarsızlığı değil; Batı’nın Türkiye’ye bakışındaki yapısal ikiliğin doğal sonucudur. Bu ikiliği üç unsura ayırıyorum. Birincisi, muhtaçlık gerçektir, dilek değildir.
Coğrafya ve askeri gerçeklik, Türkiye’yi ittifak için vazgeçilmez kılıyor.
İkincisi, bu muhtaçlık Batı’nın ideolojik olarak hazmetmekte zorlandığı bir gerçektir.
Bu yüzden övgü çoğu zaman zehirli bir şeker gibi sunulur: “Evet, sana ihtiyacımız var ama aslında demokratik standartların yetersiz.“ Cümlenin ilk yarısı gerçek bir teslimiyeti taşır; ikinci yarısı bu teslimiyetin rahatsızlığını örtme çabasından ibarettir.
Üçüncüsü, “kullan ve eleştir” taktiği devreye girer
Somut kazanımlar alınırken verilen demokrasi dersleri, Türkiye’yi sürekli bir “küçük ortak“ konumunda tutma çabasının parçasıdır.
Sonuç: Çifte Standardın İtirafı
Aynı hafta içinde bir vaadin verilip aynı masada geri alınması, bir ateşkesin ilan edilip bombalarla bozulması, bir de üstüne katil bir liderin ağırlanmaya hazırlanması bunların hepsi tek bir gerçeği kanıtlıyor: Batı’nın “evrensel değerler“ söylemi, seçici, araçsal ve çıkara göre esneyen bir söylemden ibarettir. Türkiye kendi stratejik ağırlığını kendi lehine kullanmayı sürdürdüğü sürece, bu çifte standart Batı’nın gücünü değil, zaafını ve samimiyetsizliğini ilan eden bir itiraf olmaktan öteye geçemeyecek.
Batı, Türkiye’yi övmek zorunda çünkü ona muhtaç; eleştirmek zorunda çünkü kibri buna izin veriyor.
Ama bu ikiyüzlü dansın figürleri artık benim, sizin ve Ankara’nın da gözünden kaçmıyor.
Zirvenin asıl kazananı, belki de bu oyunları görüp kendi kurallarını koymayı başaran taraf oldu.
Vesselam.
Devamını Oku