DOLAR %
EURO %
ALTIN
BITCOIN 37996490,07%
İstanbul
9°

PARÇALI BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Ali Tiryaki

Ali Tiryaki

07 Kasım 2026 Cumartesi

İlk domino taşı düştü…

İlk domino taşı düştü…

İLK DOMİNO TAŞI DÜŞTÜ…

PEKİ SIRADAKİ TAŞLAR NE ZAMAN DEVRİLECEK?

Sesli Makale 👇

Fatma Betül Sayan Kaya hakkında verilen tutuklama kararıyla birlikte fon soruşturması yeni bir aşamaya girdi.
Savcılık, Kaya’yı
“SPK Kanunu’na muhalefet ve suç örgütüne üye olma“ suçlamalarıyla mahkemeye sevk etti; mahkeme ise tutuklama kararı verdi.

Sevk yazısında dikkat çekici iddialar yer alıyor.

Dosyaya göre tasfiye işleminden bir gün önce satış kararı veriliyor.

Normal şartlarda takasta beklemesi gereken para ise aynı gün içerisinde TERA tarafından virman yoluyla hesaba aktarılıyor.
Savcılık, bu işlemleri içeriden edinilen bilgiye dayalı işlem şüphesinin göstergeleri arasında değerlendiriyor.

Soruşturma dosyasında, TERA yöneticileriyle kurulan temaslara da yer veriliyor. Ancak bütün bu hususların yargılama süreci tamamlanmadan önce savcılığın iddiaları niteliğinde olduğu unutulmamalıdır.

Bununla birlikte kamuoyunun dikkatini çeken başka bir nokta daha var.

Bugün soruşturma dosyasında yer alan kimi iddiaların ve şüphelerin yeni olmadığı uzun süredir konuşuluyor. AK Parti eski MKYK üyesi ve milletvekili gazeteci Şamil Tayyar da yaptığı paylaşımda, bazı bilgilerin geçmişte TERA ve SPK kayıtlarına yansıdığını, hatta TERA içerisinden SPK‘ya şikâyetlerde bulunulduğunu ileri sürdü.
Ancak bu iddiaların bağımsız kaynaklarla doğrulanması ve soruşturma dosyasıyla net biçimde ortaya konulması gerekiyor.

Eğer gerçekten yıllardır ortada dolaşan işaretler ve uyarılar vardıysa, yalnızca bugün soruşturulanların değil, geçmişte bu iddialarla karşılaşmasına rağmen gereğini yapmayanların da sorgulanması gerekir.

Dosyanın hukuki boyutu kadar dikkat çeken bir başka husus ise süreç yönetimi oldu.

Fatma Betül Sayan Kaya ifadeye çağrıldı.

Çağrıldı ve geldi.

Ne bir şafak operasyonu vardı.

Ne ev baskını.

Ne de kamuoyuna servis edilen gözaltı görüntüleri…

Savcılığın çağrısı üzerine adliyeye geldi, ifadesini verdi. Ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi ve tutuklandı.

Tam da bu noktada insanın aklına şu soru geliyor:

Madem bir kişi çağrılarak ifadesi alınabiliyor, geçmişte neden bazı insanlar evlerinden alınarak kamuoyunun önüne çıkarıldı?

Neden bazı gözaltılar kamuoyu gösterisine dönüştürüldü?

Neden bazı isimler daha soruşturmanın başında teşhir edildi?

Suçlu olabilirlerdi, olmayabilirlerdi.

Bu ayrı bir tartışmadır.

Ama suç isnadı altında bulunmak, hiç kimsenin onurunu ortadan kaldırmaz.

Eğer bugün uygulanan yöntem hukukun gereğiyse, dün neden aynı yöntem uygulanmadı?

Eğer çağrıyla ifade almak mümkünse, neden bazı dosyalarda şafak operasyonları tercih edildi?

Adaletin gerçek sınavı tam da burada başlıyor.

Çünkü hukuk, kişiye göre değişen bir muamele biçimi değildir.

Fakat bu dosyada cevap bekleyen sorular yalnızca bunlar değil.

Eğer savcılığın iddiaları doğruysa ve bazı kişiler içeriden bilgiye erişerek avantaj sağladıysa, aynı dönemde TERA üzerinden veya bağlantılı kanallar üzerinden işlem yapan diğer isimler kimlerdir?

Bu süreçten yararlanan bürokratlar var mıydı?

Siyasetçiler var mıydı?

İş insanları var mıydı?

Nüfuz sahibi başka isimler aynı bilgi akışının bir parçası oldu mu?

Kamuoyunun beklentisi birkaç ismin yargı önüne çıkarılması değil, ilişkiler ağının tamamının ortaya konulmasıdır.

Kimlerin hangi tarihlerde işlem yaptığı…

Kimlerin hangi avantajlardan yararlandığı…

Kimlerin birbirleriyle bağlantılı olduğu…

Kimlerin hangi bilgiye ne zaman eriştiği…

Bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmalıdır.

Çünkü adalet seçilmiş birkaç halkaya uzanıp diğerlerini görmezden gelemez.

Ve unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek daha vardır.

Ortada yalnızca birkaç kişinin hikâyesi bulunmuyor.

SPK tarafından açıklanan verilere göre tasfiye edilen fonlarda bin tekil yatırımcı bulunduğu iddiası var.

Bu rakam, birçok ilin nüfusundan daha büyüktür.

Dolayısıyla mesele yalnızca birkaç isimden ibaret değildir.

Bu mesele, yüz binlerce yatırımcının güveniyle ilgilidir.

İnsanlar artık yalnızca kimin tutuklandığını değil, resmin tamamını görmek istiyor.

Kim aldı?

Kim sattı?

Kim önceden biliyordu?

Kim kazandı?

Kim sustu?

Kim görmezden geldi?

Kim korundu?

Ve belki de en önemlisi:

Bu iddialar ilk ortaya çıktığında neden gereği yapılmadı?

Eğer bugün ağır suçlama konusu yapılan hususlar yıllardır biliniyorduysa, o dönemde görev ve denetim sorumluluğu taşıyanların da açıklama yapması gerekir.

Çünkü adalet yalnızca suç işlediği iddia edilen kişilere değil, görevini yapmayanlara da ulaşmalıdır.

Bugün hakkında tutuklama kararı verilen isim Fatma Betül Sayan Kaya oldu. Ancak kamuoyunun merak ettiği şey yalnızca bu karar değildir.

Asıl merak edilen, soruşturmanın ulaştığı isimlerden çok henüz ulaşmadığı isimlerdir.

Çünkü asıl soru artık şudur:

Cumhurbaşkanımızın verdiği talimat harfiyen uygulanacak mı?

Allah’a emanetsiniz

Vesselam.

Devamını Oku

Sevgili ben…

Sevgili ben…

Sesli Makale👇

4 Kasım 2026’dan, 4 Kasım 2031’e…

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili Ben,

Bu mektubu sana içimde taşıdığım yüklerle yazıyorum. Belki beş yıl sonra okuyacaksın, belki de okuyamayacaksın. Bunu yalnızca Allah biliyor.

Son zamanlarda içim pek rahat değil.
Dışarıdan güçlü görünmenin bir anlamı yok.

Çünkü geceleri insan kendinden kaçamıyor.

Seccadenin başında bazen uzun uzun konuşuyorum, bazen de konuşamıyorum.

İçimdeki sıkıntıyı hissediyorum ama kelime bulamıyorum. O zaman sadece susuyorum.

Ve Allah‘ın suskunlukları da duyduğuna inanıyorum.

Kendime sık sık şu soruyu soruyorum:

“Allah benden razı mı?“

Galiba son zamanlarda beni en çok yaralayan soru bu. Çünkü insanlar senden razı olsa da Rabbin razı değilse ne kazanmış olursun?

Bazen dualarımın kabul edilmediğini düşünüyorum. Sonra bu düşüncemden utanıyorum.

Çünkü bugüne kadar beni taşıyan da O’ydu, düştüğüm yerden kaldıran da O’ydu.

Ama yine de beklerken yorulduğum oluyor. İnsan bazen sabretmekte zorlanıyor.

Bir de günahlarım var. Kimsenin bilmediği… Belki yalnızca benim ve Rabbimin bildiği.

Bazen tövbe ediyorum. Sonra yine aynı yere düşüyorum. İşte buna üzülüyorum:

Aynı yarayı tekrar tekrar açmaya.
Aynı hatayla yeniden yüzleşmeye.

Gece başımı yastığa koyduğumda unuttuğum çok şey oluyor. Ama Rabbime verdiğim sözleri unutamıyorum:

Tutamadığım sözleri.
Eksik bıraktığım şeyleri.
Geciktirdiğim iyilikleri.
Kırdığım insanları.
Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı.

İnsan yaşlandıkça işlediği günahlardan çok, ihmal ettiği güzellikleri hatırlıyor galiba.

Beş yıl sonraki hâlim…

Eğer bu satırları okuyorsan kendine şunu sor:

Hâlâ namazlarına sahip çıkıyor musun?
Hâlâ Kur’an açıldığında kalbin yumuşuyor mu?
Annenin bananın duasını alabiliyor musun?
Sevdiklerine onları sevdiğini söyleyebiliyor musun?

Yoksa hayat koşuşturması seni de yuttu mu?

Şu satırları yazarken ev sessiz. Çayım soğumuş. Seccade önümde duruyor. Yazdıklarımdan çok yazamadıklarım var. Belki de insanın gerçek yükü, kimseye anlatamadıklarıdır.

Ya Rabbi!..

Sana tertemiz gelmedim.

Çok hatayla geldim.
Çok eksikle geldim.
Tutamadığım sözlerle geldim.
Kırdığım kalplerle geldim.
Yapmam gerekirken yapmadıklarımla geldim.

Affedilmeyi hak ettiğim için değil, affına muhtaç olduğum için geldim.

Beni nefsime bırakma Ya Rabbi. Kendimle baş başa bırakma. Kalbimi karartma. Vicdanımı susturma. İşlediğim günahlardan utanma duygusunu benden alma.

Çünkü biliyorum ki:

Bir kul için en büyük felaket, günah işlemek değil; işlediği günahtan rahatsız olmamaya başlamaktır.

Ya Rabbi!..

Ben kusurluyum.
Ben eksiğim.
Ben zayıfım.

Ama Senin rahmetin sonsuz.

Beni affet. Beni bağışla. Beni kendinden uzaklaştırma. Annemi, babamı, ailemi koru. Sevdiklerimi bana bağışla. Üzerimde hakkı olanları affettirecek yollar aç. Kırdığım gönülleri tamir etmeyi nasip et.

Ve vakit geldiğinde:

Bu dünyadan ayrılırken arkamda pişmanlıklar değil, hayır duaları bırakmayı nasip et.

Son nefesimde dilimde senin adın olsun.

Ölüm meleği geldiğinde yüzümü sana çevirebilmeyi nasip et.

Beni rahmetinle karşıla. Beni affet.

Beni rahmetinden mahrum bırakma Ya Rabbi!

Âmin.
Sevgili Ben,

Eğer bu mektubu okuyorsan bugünkü beni küçümseme.

O kusursuz değildi. Ama mücadeleyi bırakmamaya çalışıyordu.

Düşüyordu.
Ama yine secdeye dönüyordu.

Ve bütün eksiklerine rağmen Rabbinden hâlâ umut kesmemişti.

Hasbünallahu ve ni’mel vekîl.

Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.

4 Kasım 2026’daki Sen.

Devamını Oku

Adalet, Kalkınma Partili Olanlara da Uygulanmalı…

Adalet, Kalkınma Partili Olanlara da Uygulanmalı…

Sesli Makale👇👇👇

Adalet, Kalkınma Partili Olanlara da Uygulanmalı!

Yıllardır meydanlarda, kürsülerde bu millete adaleti anlattık. “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, gelir de adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” düsturuyla yetiştik.

Ama bugün, o “Ömer adaleti” yerini “Dosyayı kimin kapattığına bakılan bir düzene” mi bıraktı diye sormadan edemiyorum.

Ben bugün size bir finansal kriz anlatmayacağım.

Bir zihniyetin nasıl çürüdüğünü, bir davanın nasıl sırtından hançerlendiğini ve 455 bin 758 yatırımcının umuduna çöken o karanlık eli anlatacağım.

20 milyar dolarlık fon tasfiyesi sadece bir SPK kararı değil; bu davanın samimi neferlerine kurulmuş en büyük kumpastır.

Tutuklu sayısı 116’ya ulaştı, eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül hakkında soruşturma izni verildi. Ama hâlâ birileri bu pisliği “dış güçler” masalıyla örtmeye çalışıyor.

Bu pislik dışarıdan gelmedi, bu pislik içeriden sızdı!

Sorular yanıtsız, suskunluk utanç verici

Bu noktaya nasıl gelindi?

Denetim mekanizmaları uyudu mu? Riskler görüldüyse neden müdahale edilmedi?

Yanıtı SPK’dan beklemek kolay değil, çünkü SPK bu dosyada denetleyen değil, denetlenen konumuna düştü.

Eski başkanı hakkında soruşturma izni verildi, başkan Sütçü ise 20 Ekim’de görevinden ayrıldı.

Kurumun açıklamalarını bu gözle okumak gerekir.

Bu soruları soran ben değilim yalnızca.

AK Parti’nin kendi içinden vicdan sahibi sesler yükseliyor. Eski Milletvekili Metin Külünk, skandalı “Cumhurbaşkanımıza en büyük ihanet” ve “finansal bir 15 Temmuz tuzağı” olarak nitelendirdi; soruşturmadaki isimlerin kamuoyuyla paylaşılmasını istedi.

Eski milletvekili Şamil Tayyar, krizi dış güçlere bağlamaya çalışanlara “Milletin aklıyla dalga geçmeyin” dedi ve Cumhurbaşkanlığı makamının yatırımcıları ikna etmek için istismar edildiği iddiasını gündeme taşıdı.

Eski MKYK üyesi Savcı Sayan ise 30 Ekim’de eski BDDK ve Merkez bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’na 10 zehir zemberek soru yöneltti: Emre Tezmen’den Pusula Holding’i kurtarmak için 20 milyar lira istendiği doğru mu? Takasbank üzerinden 35 milyar liralık kredi sözü verildi mi? Bu paralar, size yakın bürokrat ve siyasetçilerin pozisyonlarını kurtarmak için mi kullanıldı?

BDDK aynı gün hepsini “asılsız” diyerek reddetti. Ama dikkat edin: Bu soruları tek tek cevaplamadı. Topluca inkar etti.

Bu cevap değildir; savuşturmadır.

Üç ismin cesaretini alkışlıyorum. Peki ya gerisi?

Nerede o cesur milletvekilleri, o dik duran bürokratlar, o adaletten dem vuran kanaat önderleri? Sustular.

“Bizimkiler bu işlere karışmaz” devri bitti

Trend Haber’in iddiası kan dondurucudur: 150 milletvekili, 180 yargı mensubu, 30 vali-kaymakam bu fonlarla bağlantılı.

Özgür Özel’in “60 AKP milletvekili veya yakını” çıkışı ise havada asılı duruyor.

Şunu netleştirelim: Bir fonda yatırımcı olmak suç değildir. Ama o fonlar siyasi güçle şişirildiyse, denetim organları “ayrıcalıklı” kesimleri korumak için göz yumduysa, halkın parası bu çarkı döndürdüyse, işte orada kıyamet kopmalıdır.

Adalet kendi kapının önündeki pisliği de temizleyebilmektir.

Albayrak meselesi: Bağlam ayrı, delil ayrı

Çalık Holding, Aktif bank ve tasfiye edilen Aktif Portföy arasındaki kurumsal bağlar bir gerçekliktir. Ancak bazı çevrelerin bu krizi “17-25 Aralık’ın ikinci versiyonu” diye sunarak tüm süreci bir operasyon kalkanına alma çabasını ibretle izliyorum.

Eğer suç varsa, isme ya da aileye bakılarak örtülemez.

Tel Aviv bağlantısı gibi somut delilden yoksun iddialarla süreci sulandıranlar kadar, kurumsal sorumluluğu olanların sessizliği de şüphelidir.

İslami finans: Bu vebal ağırdır

En çok canımı yakan, bu kirli işlerin “İslami finans”, “katılım bankacılığı”, “faizsiz sistem” ambalajıyla pazarlanmasıdır.

Diyanet Vakfı zarar iddialarını reddetti ve Aktif Portföy’ deki paylarını sattığını açıkladı; tasfiye edilen fonlarda doğrudan yer almaması sevindiricidir.

Ama bu kurumların adının spekülatif ağlarda anılıyor olması bile başlı başına bir züldür.

Dinimizin yasakladığı faizi “portföy yönetimi” kılıfıyla helal rızık arayan halka yutturmaya çalışanlar; dini duyguları sömürerek cüzdanlarını dolduranlar, takva libası giyip faizin, rantın, kul hakkının en çirkinini yiyenler; hepiniz utanın!

Kendi mahallemize bakmak cesarettir

Bu yazıyı kaleme alırken, AK Parti’nin kuruluşundan bu yana emek vermiş hukukçu dostlarımla, il ve ilçe yönetimlerinde çalışan arkadaşlarımla dertleştim. Hepsinin ortak sancısı aynıydı: “Biz bu yola bunun için mi çıktık Ali Bey?” Teşkilatlarda sandık bekleyen, bayrak asan, evini barkını ihmal eden o insanlar bugün mağdur konumunda.

Daha önce yazdığım gibi, bir kısmı daha fazla kazanma hesabıyla bu işe girdi ve bunun bedelini ödüyor.

Ama şu an söz konusu olan, tepedeki bir avuç nüfuz tüccarının açtığı yarayı bu insanların sırtında taşımak zorunda bırakılmasıdır.

İslami kimlikli hukukçulara sesleniyorum!

Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan, islami kimlik taşıdığını ve adaleti savunduğunu iddia eden bütün hukukçulara sesleniyorum!
Eğer vicdanınız varsa, adalete inanıyorsanız, hakkın ve hakikatin peşinde olduğunuzu söylüyorsanız, bugün önünüzde mesleki onurunuzu ispatlayabileceğiniz bir fırsat var.

Çıkın ortaya. Bir araya gelin. Kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun; hırsızlık, yolsuzluk ve kamu hakkına tecavüz iddialarına karışan herkes hakkında hukuki mücadele başlatın.
İsimlere, makamlara, siyasi kimliklere bakmadan hareket edin.

Sizi kürsülerde adaletten söz ederken değil, adaletin gerçekten sınandığı bu günlerde görmek istiyoruz. Buyurun, sözünüzün arkasında durun. Sizi görelim!

Elbette yukarıda sözünü ettiğim, bu davanın yükünü omuzlarında taşıyan, dürüstlüğünden şüphe etmediğim arkadaşlarımı bu eleştirilerden tenzih ederim. Onların hayal kırıklığı, bu satırları yazma motivasyonumdur.

Nisâ 135 bize der: “Kendinizin, ana babanızın veya en yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun.” Mâide 8 uyarır: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.”

Bizim kimseye kinimiz yok. “Bizden” görünüp bize en büyük zararı verenlerin hesabını istiyoruz. Adalet yalnızca karşı mahalleye uygulandığında bir sindirme aracıdır; kendi içinden olana da uygulandığında mülkün temelidir.

Bugün susarsak, yarın konuşacak bir davamız kalmayacak.

Devamını Oku

Himaye, hakikat ve vicdan!

Himaye, hakikat ve vicdan!

Sesli Makale👇

HİMAYE, HAKİKAT VE VİCDAN

HAKİKATİN ÖNÜNDEKİ DUVAR

Terör başka suçtur, dolandırıcılık başka. Siyasi skandal başka, savaş başka.

Fakat bütün bu dosyaların üzerinde dolaşan ortak bir gölge vardır: Korunma hissi.

Birilerinin kendisini hukukun üstünde görmesi, hesabın kendisine uğramayacağına inanması ve her şart altında kurtulacağına güvenmesi.

FETÖ’cülük ile fon vurgunu aynı şey değildir.

Birisi terör örgütüyle aidiyet ve irtibat iddiasıdır, diğeri finansal suç iddiası.

Hukuk bunları aynı dosyaya koymaz. Koyamaz.

Ama meseleye yalnızca suç başlıklarından bakmak da gerçeğin yarısını görmek demektir.

Çünkü suçlar farklı olsa da onları büyüten iklim çoğu zaman aynıdır:

Himaye.

Birisi dini kullanır, diğeri parayı.

Birisi sadakat toplar, diğeri sermaye.

Birisi örgütlü yapının gölgesinde yürür, diğeri nüfuzun ve ilişkilerin sağladığı konforla.

Fakat ikisi de aynı yerden cesaret alır: Dokunulmayacağına duyduğu inançtan.

Türkiye’nin asıl meselesi de budur.

Yıllardır isimler değişiyor.

Dosyalar değişiyor. Manşetler değişiyor.

Dün başka bir yapı konuşuluyor, bugün başka bir çevre.

Fakat değişmeyen tek şey var: Bazı insanların kendilerini hukukun üstünde görme alışkanlığı.

Çürüme tam burada başlıyor.

Çünkü devletleri yalnızca suç çökertmez. Suçun korunması çökertir.

Kurumları yalnızca suçlular zayıflatmaz. Suçluların arkasında kurulan görünmez duvarlar zayıflatır.

Adaletin ilk şartı suçun adını doğru koymaktır.
İkinci şartı ise kim olursa olsun o suçun peşini bırakmamaktır.

Terörü terör diye, dolandırıcılığı dolandırıcılık diye adlandırmayan toplumlar gerçeği kaybeder.

Güçlülerin suçuna başka, güçsüzlerin suçuna başka isim veren toplumlar ise adaleti.

SORULAR KAYBOLMAZ

Kamuoyuna yansıyan görüntüler de, ardından ortaya çıkan iddialar da sıradan değildir.

Bu nedenle mesele kişiler üzerinden değil, gerçekler üzerinden konuşulmalıdır.

Ortada iddialar var.

Ortada beyanlar var. Ortada cevap bekleyen sorular var. Bütün bunlar araştırılmayı hak ediyor. Ne peşin mahkûmiyet adalettir ne peşin beraat.

Fakat Türkiye’nin yıllardır kurtulamadığı başka bir hastalığı daha var: Soruların üzerini örtme alışkanlığı.

Oysa cevap verilmeyen soru yok olmaz. Büyür.

Sessizlik zaman kazandırabilir ama gerçeği ortadan kaldıramaz.

Görüntüler nasıl kaydedildi?

Ortaya atılan iddiaların dayanağı nedir?

Sözü edilen belgeler mevcut mu? Varsa içerikleri neyi gösteriyor? İddiaları destekleyen ya da çürüten deliller nelerdir?

Bunlar kamuoyunun cevabını beklediği sorulardır.

Ve bu beklenti meşrudur.

Çünkü demokrasilerde makamlar sorgulanmaktan muaf olmak için değil, hesap vermek için vardır.

İsim büyüdükçe sorumluluk küçülmez.

Tam tersine büyür.

Bir siyasetçinin itibarı önemlidir.

Fakat gerçeğin önüne geçecek kadar değil. Bir partinin ağırlığı önemlidir. Fakat soruları susturacak kadar değil. Bir kişinin geçmişi önemlidir. Fakat hakikatin üzerini örtecek kadar değil.

Hukuk devletlerinde korunması gereken kişiler değil, gerçeğin kendisidir.

Çünkü hakikat zarar gördüğünde, suçlular kazanır. Toplum ise kaybeder.

Adalet yalnızca hüküm vermek değildir.
Adalet, hüküm vermeden önce bütün soruların cevabını aramaktır.

Gerçeğin önüne çekilen her perde şüpheyi büyütür. Şüphe büyüdükçe güven küçülür. Güven küçüldükçe kurumlar aşınır. Bir toplum için bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.

SANDIK VE VİCDAN

Bugün birçok tartışma tek bir isim etrafında dönüyor:

Netanyahu…

Oysa bazen bir liderden daha büyük bir mesele vardır: Onu mümkün kılan zihin dünyası.

Liderler seçim kazanır. Liderler seçim kaybeder. İktidarlar gelir.

İktidarlar gider. Fakat toplumların vicdanında meydana gelen kırılmalar sandık sonuçları kadar hızlı değişmez.

Asıl soru burada başlıyor.

Bir toplum ne kadar acıya alışabilir? Bir toplum ne kadar yıkımı sıradanlaştırabilir? Bir toplum kaç ölümden sonra dönüp aynaya bakar?

Mesele yalnızca siyaset değildir. Mesele ahlaktır.

Çünkü savaşlar yalnızca şehirleri yıkmaz; vicdanları da aşındırır.

Bir süre sonra insanlar ölümleri rakamlara çevirir. Çocukları istatistiklere dönüştürür.

Acıyı ekran görüntüsü gibi tüketmeye başlar.

İşte gerçek tehlike budur.

Liderlerin sertliği kadar toplumların sessizliği de önemlidir.

Çünkü tarih bize defalarca aynı dersi vermiştir: Hiçbir toplum bir gecede karanlığa düşmez.

Önce görür. Sonra alışır. Sonra savunur. En sonunda da unutur.

İnsanlığın en büyük felaketleri çoğu zaman kötülüğün ortaya çıkmasıyla değil, sıradanlaşmasıyla büyümüştür.

Bu yüzden mesele yalnızca Netanyahu değildir. Mesele yalnızca seçim sonuçları da değildir.

Mesele, insan hayatının siyasi tercihlere göre değer kazanıp kaybetmediğidir.

Mesele, vicdanın tarafgir olup olmadığıdır.

Mesele, bir çocuğun ölümüne üzülmek için kimlik kartına bakılıp bakılmadığıdır.

Çünkü vicdan seçici olmaya başladığında adalet sakatlanır. Adalet sakatlandığında hukuk gücün arkasından yürümeye başlar. Hukuk gücün arkasından yürüdüğünde ise hakikat yalnız kalır.

Ve hakikat yalnız kaldığında, kazanan hiç kimse olmaz.

Vesselam.

Devamını Oku

Dadaşlar diyarının en kara gecelerinden: Yavi katliamı…

Dadaşlar diyarının en kara gecelerinden: Yavi katliamı…

Bendeniz Erzurumlu ve Yavili bir Dadaş olarak, hafızamdan hiç silinmeyen o kara geceyi; acısını yüreğimde, sızısını vicdanımda taşıdığım Yavi Katliamı‘nı unutmadım, unutturmayacağım.
Çünkü 25 Ekim 1993 gecesi yalnızca 33 can toprağa düşmedi; bir beldenin yüreği dağlandı, Erzurum’un bağrına kor düştü!

Palandöken‘in ayazı serttir ama 25 Ekim 1993 akşamı Erzurum’un Çat ilçesine bağlı Yavi beldesine çöken soğuk, kışın değil; kalleşliğin, ölümün ve vahşetin soğuğuydu.

O akşam, ekmeğinin peşinde nasır tutmuş elleriyle tarladan dönen köylüler, günün yorgunluğunu çıkarmak için köy kahvehanesinde toplanmıştı.

Kimi bir bardak demli çayla ısınıyor, kimi televizyondaki akşam haberlerini bekliyordu.

O kahvehanede ak sakallı dedeler, evine ekmek götüren babalar ve henüz gençliğini doya doya yaşayamamış gençler yan yana oturuyordu.

Ve saatler 19.30’u gösterdiğinde kapı açıldı…

Gelenler, bu vatanın şerefli askerinin üniformasını çalmış, yüzleri maskeli PKK’lı teröristlerdi.

“Kimlik kontrolü yapacağız” diyerek o küçücük kahvehaneye topladılar köylüleri. Masumiyetin gözünün içine baka baka, hiçbir şeyden habersiz o insanları bir ölüm çemberine hapsettiler.

Ve birden cehennem koptu Yavi’nin orta yerinde!…

Yaylım ateşi başladığında, kahvehanenin tavanından sıvalar değil; canlar döküldü yere.

Barut dumanı demli çay kokusunu boğdu; duvarlar feryatlarla, yerler ise henüz hayatının baharında olan 33 masumun kanıyla boyandı.

Katiller, yaralıların üzerine bile acımadan tekrar tekrar ateş açtılar!

Silah sesleri sustuğunda, Yavi’ye arşı titreten bir feryat çöktü!

Analar kahvehaneye koştu, gelinler eşlerini, bacılar kardeşlerini aradı kan gölünün içinde.

Kimi evladının soğuyan bedenine sarıldı, kimi babasının yüzünü son kez öptü.

Bir gecede 33 fidan/can devrildi, onlarcası yarım kaldı.

O gece Erzurum ağladı.

Türkiye ağladı.

O gece Palandöken yasa büründü.

Yavi Katliamı ne bir çatışmaydı ne de bir savaş.

Bu, savunmasız bir kahvehanede çay içen masum insanlara sıkılmış kalleş bir pusuydu.

Aradan geçen yıllar ne Yavi‘nin acısını küllendirdi ne de dökülen o masum kanların izini sildi.

Erzurum o geceyi unutmadı, Türkiye o feryadı unutmadı.

Erzurumlu ve Yavili bir Dadaş olarak; şehit kahvehanesinde toprağa düşen 33 masum Dadaşımızı, o çocukları, gençleri ve aksakallı büyüklerimizi rahmetle, hüzünle ve hiç sönmeyen bir adalet yeminiyle anıyorum.

Mekânları cennet, ruhları şad olsun.

Yavi unutmadı.

Erzurum unutmadı.

Türkiye unutmadı. Ve hiçbir zaman unutturmayacak!

DADAŞLARA  Selam olsun!

Devamını Oku