Dostlar;
Kendisine kalsın diye dünyayı hayal edip umuyor, halbuki kendi ölüyor ama hayal ettiği şey kalıyor.
Büyüsün ağaç olsun diye devamlı bir fidanı suluyor, fidan büyüyor ağaç oluyor belki de meyve veriyor ama fidanı sulayan kişi ölüyor.
Sonunda hiçbir kimse ve hiçbir şey kalmayacak.
Bu da ayrı bir gerçek.
Elbette insan bir şeylere sahip olacak onlardan istifade edecek ve ahiret azığı toplayacak ancak dünyayı ve dünyalıkları kalbinde yük etmemesi gerekir.
Elde ettiği ve daha henüz elde edemediğini hayal etmesi, onu gözünde büyütmesi onunla yatıp kalkması ahirete hazırlığı engelleyebilir.
Payidar olmayan ve devamlı olmayan şeye gönül bağlamaya değmez.
Dünyadan vefa beklemek seraptan su beklemek kadar boşunadır.
Mü’min; Yüce Allah‘a gönül bağlar, O’ndan ister, nimetlerini düşünür, bire yönelir, biri sever, birden korkar, biri umar, biri arar, biri anar ve her istediğini her beklediğini O’ndan ister ve bekler.
Zira Yüce Allah’ın kapısı kulun yüzüne asla kapanmaz.
İnsan dünyaya çalışmalı, muvaffakiyetin şartlarını yerine getirmeli fakat asla ona kalbini bağlamamalıdır.
Bilindiği gibi insan, ineğin sütünü sağar, etinden istifade eder, fakat onu odasının baş köşesine bağlamaz. İneğin yeri oda değil, ahırdır.
İnsan dünyadan istifade eder, para kazanır, mal mülk sahibi olur.
Bunlar dünya hayatı için gereklidir fakat insan bunları vesile olarak bilmemeli.
İnsan, Beytullah mesabesindeki kalbine servet, makam, teveccühü nas gibi şeyleri koymamalı.
Dünyaya ihtiyacın kadar bağlan!
Kalpden sevme, nasibin neyse gelir, üzülme!..
Burada hiç kimse durucu değil,
hepimiz dünyadan göçmeye geldik.
Kör olan bu işi görücü değil,
İyiyi kötüden seçmeye geldik.
Niceler düştüler dünyâ ağına,
Vuruldular bahçesine bağına,
Anlarlar varınca son durağına,
Bizler bu bahçeyi ekmeye geldik.
Mev’izelerde bir menkibe anlatılır:
Bir çilehanede dervişler günlerini ibadetle geçiriyorlar.
Bir erbain, iki erbain, üç erbain.. ancak ölmeyecek kadar yeyip içmek, elden geldiğince sadece ibadet-ü tâatte bulunup dışarıya çıkmamak orada bir prensiptir.
El-ayak, göz-kulak, dil-dudak, tamamen ibadetle meşgul edilir.
Uyku da azaltır, bir günde sadece bir saat kadar başlar bir yere konarak geçiştirilir, ihtiyaç defedilecek kadar uyunur.
Zaten çok yiyip içmeyince de az uyumaya alışılır.
İşte böyle bir çilehane ehlinden birisinin içine rummân (nar) arzusu düşüyor.
Bir türlü kafasından atamıyor.
Aslında nar, Allah öbür nardan (Cehennemden) muhafaza buyursun sevilecek bir meyvedir; fakat öyle, gönül bağlanan haneyi terkettirecek kadar olmasa gerek.
Nar isteği yerine başka şeyler de düşünülebilir elbette.
Tam kapıyı açıp dışarı çıkıyor.
Bir de bakıyor ki, kapının önünde yara-bere içinde yatan birisi var.
Yara-bere içinde ama halinden çok memnun, çok müteşekkir, yüzünden behcet akıyor.
“Elhamdülillah Yâ Rabbi” diyor yatan adam.
Bizimki “Yâhu bu hâlinle böyle içten hamd-ü senâ da ne?” deyince “Allah’a hamdolsun” diyor. “Hiçbir zaman rummân arzusuyla Rahmân’ı terkedip O’nun huzurundan ayrılmadım.”
Derviş, bunu duyunca kendine geliyor ve tekrar çilehaneye dönüyor.
Kaç defa rummân arzusu bizi arkasından koşturmuştur.
Allah Resûlü, zâhidlerin en zâhidiydi.
O kadar verâ sahibiydiki ikinci bir insanda yoktu.
Allah’tan öyle korkardı ki, sanki kalbi duracak gibi olurdu.
O kadar hassas, o kadar duyarlı idi ki, gözyaşlarının akmadığı ve ürpermediği zaman çok azdı.
Allah’ım!
Bizleri ve bütün mü’min kardeşlerimizi sana tevekkül eden, yüzünü sana çeviren, istediğini senden isteyen, kapından ayrılmayan ve rahmetine garkolan bahtiyar kullarından eyle.
Amin.
GÜNDEM
15 Nisan 2026SPOR
15 Nisan 2026GÜNDEM
15 Nisan 2026GÜNDEM
15 Nisan 2026GÜNDEM
15 Nisan 2026UNCATEGORİZED
15 Nisan 2026EKONOMİ
15 Nisan 2026