DOLAR 45,4003 0.08%
EURO 53,5113 0.04%
ALTIN
BITCOIN 3701385-0,15%
İstanbul
21°

PARÇALI AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Müftü Nusret Karabiber

Müftü Nusret Karabiber

10 Mayıs 2026 Pazar

Yazgı değişir mi?

Yazgı değişir mi?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Dostlar;

Bizim için ezelde takdir edilen ve lehimize veya aleyhimize yazılmış olan adımları mesafeyi mutlaka yürürüz.

Yüce Allah, bir kul filan yerden falan yere şu zamanda gidecek ve bunun için şu kadar adım atacak o kula yazdıysa kulun, o yere gitmek üzere yürüyeceği mesafe ne kadar ise onun için kaderinde yazılmış olan adımları mutlaka yürür/kateder. Ayrıca şu da bir gerçektir ki, “bir insanın ölümü falan yerde olacaktır” diye yazıldıysa başka bir yerde ölmesi mümkün değildir.

Rasulullah Efendimizin babası Abdullah, babası Abdulmuttalib’in yaptığı bir adak neticesinde Mekke-i Mükerreme de belki dokuz on defa kesilmekle karşı karşıya kaldı ama kesilmedi.

Bir defasında Medine-i Münevvere’ye ticaret için gitti, yanında olanlar geriye döndü ama o Mekke‘ye dönemeden yolda vefat etti.

Dokuz on kez Mekke’de kesilmesi planlanan Abdullah, başka öleceği yere kaderinde yazılı olan adımları attı ve gitmiş olduğu yerde vefat etti.
Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” (Lokman, 34)

Yüce Allah, her şeyi bildiği gibi, kimin nerede ne zaman öleceğini de elbette bilir.

Bizlere nerede ve ne zaman bir ölüm takdir ettiğini biz bilmiyoruz ama O, bilir.

Ölüme hazırlıklı olmak her insanın şiarı olmalıdır.

Ölümü anmak ve hazırlıklı bulunmak her mü’min için müstehap sayılmıştır.

Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur: Lezzetleri yok eden ölümü çok anın.” (Nesai)

Başka bir hadiste, kabir içinde olanların hatırlanması istenir: “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın.
Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder.” (Tirmizi)

Hz. Peygamber yine şöyle buyurdu: “Kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever.

Kim Allaha kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz!”

Hz. Aişe (ra): “Biz ölmekten hoşlanmayız” dedi.

“Kasdımız bu değil.

Lakin, mü’mine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir.

O’na, önünde ölümden sonra kendisini bekleyen şeyden daha sevgili bir şey yoktur.

Böylece o, Allah’a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever.

Kafir ise, ölüm kendisine gelince Allah’ın azabı ve cezasıyla müjdelenir.

Bu sebeple ona önünde (kendini bekleyenlerden) daha menfur bir şey yoktur.

Bu sebeple Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Buhari)

Allah, bizlere ve bütün mü’min kardeşlerimize ölüm anımızda kâmil bir iman, kelime-i şehadeti, kelime-i tevhidi telaffuz ederek O, bizden razı, biz O’ndan razı olarak çene kapamayı nasip ve müyesser kılsın. Amin

Devamını Oku

Ölüm ne kadar yakın ve ne zaman gelir?

Ölüm ne kadar yakın ve ne zaman gelir?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünyada yaşarken konuştuğu bütün sözleri ve aldığı bütün nefesleri sayılı ve kayıtlı olan bir kişi. erkek veya bayan farketmez konuştuğu sözlerden ve alıp verdi nefeslerden ahirette sorulacağına göre dünyaya ve lezzetlerine nasıl sevinsin?

Hayat, ömür, hayatın lezzetleri, zevkleri ve ne varsa hepsi geçicidir.

Hasan’ı Basri (r.a). bu hususta şöyle buyuruyor: “Ölüm dünyayı rezil etti, dünyanın karizmasını çizdi bu yüzden akıllı insana neşe bırakmadı.

Her konuştuğu kayda alınan, alıp verdiği nefes nimetinden sorumlu olan insan, bu ölümlü dünyada hakiki ve devamlı bir neşeyi bulması eğer ölüme ve sonrasına inanıyorsa pek mümkün değildir.

Asıl hakiki ve ebedi neşe ve huzur, daimi ve kesintisiz zevk-ü sefâ cennettedir.

Sıhhat ve afiyet dolu bir gencin, şampiyonları bile kısa sürede yere seren bir yiğidin cansız bir ceset haline geldiğini, hareketsiz bir cisme dönüştüğünü görürsün.

O gençlik gitmiş, o kuvvet yokolmuş, duyuları kesintiye uğramış; işitme, görme ve koklama duyusu çalışmaz olmuş, dili tutulmuştur.

O, bilge bir alim, belağat sahibi bir edip, işinin ehli bir doktor veya yetenekli bir mucit olabilir.

Fakat ömürler bitip, eceller gelince bunun ruhların alınmasını engellemesi mümkün değildir!
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ecelleri geldiği zaman bir an ne geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.

Avn b. Abdullah b. Utbe b. Mes’ud (r.a), minbere çıkar ve şöyle derdi: “Bir günü karşılayıp onu tamamlayamayan, yarını bekleyip ona erişemeyen nice kimse var. Ecele ve ecelin gelişine baksaydınız uzun emellerden ve onların sizi aldatmasından hoşlanmazdınız.
İnsan sıhhatinden faydalanır, sağlığıyla nimetlenirken; gezip oynar, gururla dolaşır ve kibirlenirken, emreder ve yasaklarken bir de ne görsün, ölüm hastalığı avının üzerine saldıran bir aslan gibi üzerine hücum etmiş.

Vücudu zayıf düşmüş, sesi kısılmış, eklemleri,  kuvvetini kaybetmiş ve gücü eriyip yokolmuş.

Dünyadan göçmüş ve amel defteri dürülmüş.

Ölüm ne kadar da yakın.
Her gün o bize biraz daha yaklaşır, biz de ona biraz daha yaklaşırız.

Ölümle aramızda, yazılan yazgının eceline ulaşmasından başka bir şey yoktur.
Bir de bakmışız ki ölümle karşı karşıyayız.

Ömürler gerçekte önce açan, sonra da solan çiçeklerden önce aydınlatan sonra da sönen bir lambadan ya da önce ışık veren, sonra da kül olan bir alevden başka bir şey değildir.

Tamahkarlar ve dünyaya meyledenler, kabirlerin dağınık kumları üzerinde ve yıkılmış taşları arasında düşünmelidir ki, şehvetlerin ve haram lezzetlerin yolu yeşillik ve çiçeklerle süslenmiş olsa bile sonuçta kişiyi kabre konulanların vardığı sona götürecektir.

Gözlerini o şahıslara açmadan önce ölüm habercisi kendisine müjde ile gelene ne mutlu!

Kur’an‘ın ve ölümün alıkoyamadığı bir kimseyi gözünün önünde dağların birbirine girmesi bile engelleyemez.

Mezarlıklarda gördüklerimiz en büyük ibret kaynağıdır.

Bugün cenaze taşıyan, yarın kendisi taşınacaktır.
Mezarlıktan evine dönen kimse yarın kendisi oraya bırakılıp dönülecektir. 
Tek başına, yalnız ve ameliyle baş başa bırakılacaktır.

Ameli iyi ise iyi olacak, kötü ise kötü olacaktır.

Günümüzde cenaze defnetmek için gelen bazı kimselerin gülüp eğlendiklerini görürüz.

Ya da gösteriş ve riya amacıyla cenazede hazır bulunmuş, ahiret gününü, berzahın ve kıyametin korkusunu unutmuştur.

Bu kalpleri katılaştıran gaflet nedeniyledir.

Allah’tan, bu gafletten kurtulmayı dileriz.

Allah’ım!

Bizlere ve bütün mü’min kardeşlerimize cennetini rahmetinle nasib eyle. Amin

Devamını Oku

Ebu Süfyan mı, diğer Sahabi mi?…

Ebu Süfyan mı, diğer Sahabi mi?…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

YÜKSEK GAYELER

Dostlar;

Azimetler, kesin olan kararlar, azim ve sebat sahibi, hedefini yüksek tutanlara göre gelir.

İkramlar ve güzellikler de kerem ehline göre ulaşır.

Düşük kaliteli ve küçük insanların gözünde küçük iyilikleri yapmak çok zor gelir, fakat himmeti ali ve çıtayı yüksek tutan büyük insanların gözünde de büyük iyilikleri yapmak kolay gelir.

İnsanların olaylara bakışı değişiktir.

Kiminin bakışı muhteşem kiminin bakışı çok iğreti ve basittir bu bakışa göre olayların üstesinden gelme istidat ve kabiliyeti de ayrı ayrıdır.

Hz. Ömer‘in yanına iki kişi girmek istiyor biri Ebu Süfyan, biri bir başka sahabi görevli dedi ki: “Ebu Süfyan kapı da gelsin mi?”

Hz.Ömer: “Başka kim var diye sordu?”

Filan da var” dediklerinde Hz Ömer dedi ki: “O falan kişi gelsin çünkü o Ebu Süfyan’dan daha önce İslama girdi.”

Birisi hanımı ile yemek yerken: “Annem de gelsin onunla beraber yemek yiyelim” der.

Bir başkası hanımıyla yemek yerken: “Annem gelsin bizimle beraber yesin” der.

Bu ikisinin arasındaki fark algı, söylem ve bakış açısına göre değişmektedir.

En doğru nazik ve zarif olanı birincisidir.

Gönül erleri ve kalbi frekansların uyum içinde olduğu ve parazit yapmadığı değerli sevdiklerimle sevap kazandıran ve günahların affına vesile olan amellerin işlendiği ömrümün en nadide günleri güzelliği, canlılığı kazandırdıkları ile o günler ve geceler sanki hac mevsimi, sanki her gün bayram  ve her gece Kadir Gecesi ve sanki her gün Cuma toplantı ve kavuşma günü gibi geliyor insana.

Allah’ım! Her şeye rağmen huzur içinde geçen,  geçirilen bugün ve geceler son olmasın inşaallah.

Tekrar tekrar bizleri özlediğimiz gün ve gecelere, sadeliğe, iksir gibi sohbetlere, sağlık ve afiyet içinde ulaştır.

Ömrümüzün ne kadar kaldığını bilmiyoruz. Geri kalan günlerini ve gecelerini razı olacağın salih ameller ile dolu dolu geçirmeyi nasip eyle.

Resulullah Efendimiz, bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

Ortaya yemek konunca ve o anda namaz için kamet getirilirse siz yemeye başlayın.” (Buhari, 671)

İmam Azam (ra)’a bunun hikmeti sorulduğunda şöyle cevap vermiş: “Namaz kılarken aklım fikrim yemekte olmasın da yemek yerken aklım fikrim namazda olsun.”

Şöyle güzel bir söz var:

Yemendedir yanımdadır, yanımdadır yemendedir.”

Ey alemlerin rabbi olan Yüce Allah’ım!
Susarken konuşurken bakarken dinlerken hareket ederken dururken bizlerin ve bütün mümin kardeşlerimizin bütün halimizi rızana muvafık eyle.

Amin.

Devamını Oku

İbretlik bir hikaye…

İbretlik bir hikaye…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Dostlar;
Günaha alışma endişesi ve günah!

“Hududullah”ı yani “Allah’ın insan için belirlediği hayat çerçevesini, ilahi sınırları çiğnemektir.”
Önce yaratılışın farkına varmak sonra yaratıcı ile ilişkilerin O’na karşı sorumluluğun, O’nun insana bir hayat çerçevesi bildirdiğini, bu hayat çerçevesi içinde bulunup bulunmamaktan dolayı birgün hesaba çekileceğinin yaptığım her şey yaradana malumdur.

Görülmekteyim, gözlenmekteyim, izlenmekteyim.
Yani bir “Hududullah” gerçeği var.
Net yapılabilecek olanlar var ve yapamayacaklar var.

İnsandan tevbe duyarlılığı isteniyor.
Rabbim beni görüyor, bir yanlışlık yaptım, yüreğim kirlendi.

Ben Rabbimin huzurunda böyle kirli duramam. İnsan, mutlak hükümdarı unutuyor.
Şah damarından daha yakın olanı, her an kendisi ile birlikte olanı, her an nazarları altında yaşadığı varlığı ve O’nun hesap gününü unutuyor.

Göz baka baka alışıyor, kulak dinleye dinleye alışıyor, dil de konuşa konuşa alışıyor, ağız yiye yiye alışıyor, gönül katlana katlana alışıyor,  hayat yaşana yaşana alışkanlığa dönüşüyor.

Bir de bakıyorsunuz sınırlar kaybolmuş.
Neredeyim ben?
Rabbimle ilişkilerime ne oldu?

Hududullah’a ne oldu?
Rabbim beni hangi hal içinde gördü?

Bu acı duyulsa, belki tevbe kapısına doğru yönelinecek. “Hele dur! daha vakit var” diye fısıldıyor birileri.
Allah affeder” diye fısıltılar üfleniyor kulaklara… Oysa yaratıcı “Şeytan, sizi Allah’ın affı ile aldatmasın” diye uyarmış ta en baştan.

Şeytan öyle bir ifrit ki, Allah‘ın affını bile kullanıyor.

İnsanoğlunu çizgi dışına çıkarmak için, O’nun için duyarlı mü’min kendini kapıp koyvermiyor, nefsin şeytanın girişimleri karşısında.

Şüpheli şeylerden kaçınma” hassasiyeti onun için.
Yüreğinde en küçük bir tırmalanış hissedince duruyor orada, kalbî ahidlerini yeniden onarıyor.
“Ya O, beni bırakırsa…”

Ya O’nu unutup da ahirette unutulanlardan olursam…”

Yüreği pır pır uçuyor duyarlı mü’minin.

Küçük günah” yok onlar nezdinde.

Ne yaptım ben?” diyecek ve zaten döneceksin, büyüğünü de işlesen döneceksin; asla günah alışkanlık haline getirilmemeli.

Günahı asla olağan bir şey gibi; arsızca, sanki kendisini kimse görmüyormuş gibi yüzü de kızarmıyor.
Küçük günah yok, sınırların aşılması var. “Günahları küçümsemek Allah saygısının azlığına delildir” onların gönül kitabında.

Allah Rasulünün şu ikazını duymuş onlar:

Akıllı kişi; nefsine hakim olan ve ölüm sonrası için çalışandır.
Aciz kişi de nefsini duygularına tabi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup duran (bunu yeterli gören)dir.” (Tirmizi, Kıyamet, 25, Riyazüssalihin, 1, 317)

Bir tanıdık dostun dilinden naklen şöyle diyor du: “Şeyh Hadi isimli, mahalleli tarafından sayılıp sevilen, güvenilen zâtı muhterem var idi.
Günlerden birgün akşam namazı kılmak üzere camiye biraz erken giden bir şahıs, abdest almak için aşağı kattaki abdesthaneye indi.

Tuvaletlerin boşalmasını beklerken kapılardan biri açıldı İmam Şeyh Sadi dışarı çıktı.
Selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra Hoca efendinin abdest almadan yukarı çıktığını fark etti. Çok şaşırmıştı.

Başka da abdest alacak yer olmadığına göre, Hoca nerede abdest alacak diye merak ederek peşinden  takib etti…

Hayretle hocanın abdest almadan direk camiye girip mihraba yöneldiğini gördü.

Ezan ve kameti okuyup namaz kıldırmaya başladı ve arkasında saf tutanlar da ona uyarak tekbir getirip saf bağladılar. O şahıs, hemen koşup, senelerdir ahbaplığı olan Hacı Ali efendinin yanına giderek bir şahid olduklarını anlattı.
Ona tam güveni olan Hacı Ali de şaşkınlık içinde “Madem hoca abdestsiz namaz kıldırıyor o halde biz de münferit kılarız” dedi.
Bu hadise mahalledeki Müslümanlar arasında yayıldı.

Şeyh Hadi’nin abdestsiz namaz kıldırdığını herkes duydu.

Böylece cemaat dağıldı. Artık kimse onun arkasında namaz kılmıyordu. Bu olay onun itibarını sarstı. Ailesiyle de arası açıldı, eşi onu terk etti, çocukları da onu dışladılar.

O da imamlığı bırakarak şehri terk etmek zorunda kaldı. Ta ki iki sene sonra Umreye gitmek o şahsa nasib olana kadar.

Orada hava şartlarından dolayı bir hayli hastalandı.

Memleketine döndükten sonra doktora gitti, kendisine iğne tedavisi yazıldı.
Ertesi günü abdest alıp namaz kılmak üzere camiye giderken yol üzerindeki klinige uğrayıp o günkü iğnesini yaptırdı.
Henüz ezan okunmamıştı, tuvalete gidip iğne yeri kanamış mı diye bakmayı düşündü.
Tam tuvaletten çıkıyordu ki aklına, Şeyh Hadi geldi… Birden gözleri karardı.

Dünya sanki başına yıkılır gibi olmuştu.

Yoksa Şeyh Hadi de benim gibi igne yerini yıkamak için mi tuvalete girmişti?
Yani adamcağız abdestli mi idi, bu düşünce karşısında aklı durmuştu.

Sabaha kadar uyuyamadığını, ben ve benden daha cahil dindar arkadaşlarım nasıl olmuştu da bilmeden anlamadan araştırmadan ve yüzleşmeden güya Allah rızası için Şeyh Hadi‘nin haysiyetiyle oynamış, itibarını beş paralık etmiş, evini ailesini yıkmış, eşinin çocuklarının bile onu terk edip dışlamasına yol açmıştı.

Ertesi sabah onu aramaya başladı.

Çarşıda Hacı Ahmed isminde ıtırcı bir zat onun yerini biliyor dediler.

Hemen gitti hocayı sorduğun da şöyle cevap verdi: “İki sene önce idi. Hadi efendi bana gelerek, çok üzgün ve dertli bir vaziyette oturdu.
“Ne oldu” deyince de şöyle dedi: Yaptırdığım iğnenin yerini yıkamak için tuvalete girmiştim,  abdest bozmamıştım, birileri bana sormadan “abdestsiz namaz kıldırıyor” diye iftira ettiler.

Cemaat de araştırmaya, sormaya gerek duymadan bu söylemlere kanıp beni dışladılar.

Bana neler yapıldığına “Şahit ol” diye bunları anlatıyorum.

Bu şehri terk ediyorum Irak Necef tarafına gideceğim dedi ve gitti bir daha da o’nu görmedim.”

O kişi, “ALLAH’ım ben ne ettim” diyerek  hüngür hüngür ağladı.
Her Necef’e gidip gelene o’nu soruyordu ama mazlum Şeyh Hadi den hiç bir haber yok.
Ve artık yerinden kımıldayamayacak kadar hastaydı gidip bulabilecek helalleşebilecek halde değildi.

Evet dostlar!

Duyduklarımız ya da gördüklerimiz gerçek olsa dahi aslı bambaşka olabilir.

Bir kişi ya da olay hakkında gerçeği tam olarak bilmeden bir kanıya varmak, yorum yapmak zulümdür!

Hakikati bilmek için bırakın bize bir başkası tarafından söyleneni, kendi gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuzu dahi bizzat o şahısla konuşup tahkik etmek zorundayız.
İşte vebali bu kadar ağırdır!

Şimdiki nesil sosyal medya olsun her konuda çabuk kandırılıyor farkında olmadan.

Nice nice rezaletler ile harabe oluyor bu cihan. Şeriatı kulak ardı ediyorlar, lakin bilmezler ki ahiret var.

Ne kadı da kalmış emini fetva, ne de halinde kaldı takva. Kime gidelim halimizi şekva edelim, kalmadı icraat ne de gidilecek bir kapı.

Allah’ım!

Sen günahlarımızı af eden ve bağışlayansın.

Cümlemizi bu hallerden muhafaza eyle. Amin.

Devamını Oku

Amelde süreklilik…

Amelde süreklilik…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Amellerin Yüce Allah’a en sevimli olanı az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhari, 6465)

Başka bir hadisi şerif de şöyledir: “Rasulullah efendimizin ameli kesiksiz idi, devamlıydı.

(Buhari, 6466)

Süreklilik bıkkınlık değil, derinlik getirmelidir.

Devamlı yapılan ibadetlerde derinlik ve bir çeşit zevk duymak için inanmak, sevabı Allah‘tan beklemek ve sevmek çok önemlidir.

Bir ibadetin olmazsa olmazı üç şeydir.

Onlardan biri sevgidir; bir insan sevdiği zaman aşkla zevkle ibadeti yapar ve hizmet eder.

İkincisi korkudur; Yüce Allah‘tan, azabından, gazabından narından ve ondan uzak düşmekten hakkıyla korku da tetikleyici ve iyiliği yapmaya teşvik edicidir.

Bir de reca yani ummak; Yüce Allah‘ın sevabını rızasını, cennetini ve cemalini seyretmeyi ummak.

Ben güahkârım, ben hata ettim, ben isyankârım, O (Yüce Allah), mağfiret edicidir, O, rahmet edicidir, O, kuluna yeter.

Ben üç tane vasfımı, Yüce Allah‘ın üç (mübarek) vasfı ile karşılaştırdım da kesinkes (bildim ve inandım ki) O’nun (Yüce Allah‘ın) vasıfları benim vasıflarıma galib gelecektir.
Yanlıştan dönen ve tövbe eden kimsenin kokusu gibi safi ve güzel hiçbir misk kokusu yoktur.

Böyle boyun büken ve hakkı teslim eden bir kul için rahmet, af mağfiret umulur ve böyle bir kul şairin şu müjdesine layık olur.

“Ey koşan sonra haddi aşan!

Sonra günaha dalan sonra sırtını günaha dönen sonra günaha son veren günahını (Yüce Allah’a karşı) itiraf eden kul!

Sana Yüce Allah’ın şu müjdesi olsun) son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır.”

(Enfal, 38)

Allah’ım!

Bizleri ve bütün mü’min kardeşlerimizi sana ibadet eden, senin yardımını uman sana boyun büken, günahını itiraf eden ve affolan kullarından eyle.

Amîn.

Devamını Oku