DOLAR 47,7436 0.18%
EURO 55,2510 0.32%
ALTIN
BITCOIN 30991270,30%
İstanbul
25°

PARÇALI BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Mekke’de doğan İslam Nato’su mu?

Mekke’de doğan İslam Nato’su mu?

ABONE OL
Ağustos 8, 2026 22:26
Mekke’de doğan İslam Nato’su mu?

Mekke’den Doğan İslam NATO’su: Zorunluluk mu, Kurgu mu?

Tarihi İmza 7 Ağustos 2026

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Safa Sarayı’nda bir araya gelerek Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını” imzaladı.
Metnin özü sadedir:
üç devletten birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak; dayanak ise Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkı.

Arka Plan ve Zamanlama

Bu an aniden doğmadı, Suudi Arabistan ile Pakistan 2025’te ikili bir savunma paktı ilan etmişti, Mekke Anlaşması o çekirdeği Türkiye’yi de içine alacak şekilde üçe katlıyor.
Zamanlaması da tesadüf değil:
İran-İsrail-ABD savaşının bıraktığı enkaz, Hürmüz’de kesintiye uğrayan enerji trafiği ve Washington’ın güvenlik taahhütlerine dair bölgede biriken güvensizlik, herkesin sorduğu ama yüksek sesle telaffuz etmediği soruyu örtük biçimde cevaplıyor: kriz anında gerçekte kim gelecek?

Savaşın İzleri

Bu üç ülkenin aynı masada buluşması boşuna değil; her biri o savaşın seyrinde bizzat rol oynadı. Pakistan’ın arabuluculuğu resmî kayıtlarda açık: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD-İran mutabakatının ardından Pakistan’ı ve Katar’ı ayrıca zikrederek teşekkür etmişti.
Türkiye’nin rolü ise savaşın içinden, kendi güvenliğini savunarak şekillendi Mart 2026 boyunca İran kaynaklı balistik mühimmat dört ayrı kez Türk hava sahasını ihlal etti, parçaları Hatay ve Gaziantep’e düştü.
Ankara sessiz kalmadı:
Dışişleri Bakanlığı İran’ın Ankara Büyükelçisi’ni art arda bakanlığa çağırdı, Fidan Tahran’a Türkiye’yi bir daha hedef almaması gerektiği mesajını doğrudan iletti.

Anlaşmanın mimarisi de bu tecrübeleri yansıtıyor: Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı üçlü içindeki tek nükleer güç Pakistan’dır ve Suudi Arabistan’ın ekonomik ağırlığı, tamamlayıcı bir bileşim oluşturuyor. Pakistan Savunma Bakanı’nın çerçevenin Katar’a da açılabileceğini söylemesi, işin üç ülkeyle sınırlı kalmayacağının erken işareti.

Abraham Accords ile Kıyas

Mekke Anlaşması’nı asıl anlamlı kılan şey, kıyaslandığı örnek: 15 Eylül 2020’de imzalanan Abraham Accords.

İkisi de bölgesel mimariyi dönüştürme iddiasında, ikisi de dini-tarihi bir isimlendirmeyle sembolik ağırlık taşıyor, ikisi de dış güç bağımlılığını azaltma söylemi kullanıyor.

Ama akrabalık burada bitiyor. Abraham Accords, İsrail ile bazı Arap devletleri arasında diplomatik-ekonomik normalleşmeydi; “önce Filistin” şartını fiilen rafa kaldırdı ve ABD arabuluculuğunda, görece sakin bir dönemde imzalandı.

Mekke Anlaşması ise tam tersi bir zeminde doğdu: aktif bir savaşın hemen ardından, askerî-savunma eksenli, bölgesel özerklik vurgusuyla ve İsrail’i değil, üç Müslüman-çoğunluklu devleti bir araya getirerek.

İsimlendirme ve Siyaset

Burada bir parantez açmak istiyorum bu artık olgu değil, benim okumam. Abraham Accords ismi, Yahudi ve Hristiyan gelenekte İshak, İslam gelenekte İsmail üzerinden süren iki ayrı ahit anlatısını “ortak ata” söylemiyle tek çatı altında sunar; oysa İbrahim kıssasının kendisi bir tercih ve dışlama hikâyesidir, kapsayıcı değil.
Yani isim, tam da inşa etmek istediği kardeşlik iddiasının içinde, kimin merkeze kimin kenara alındığı sorusunu taşır.

Mekke Anlaşması bu yükten azade; İslami kardeşlik ve meşru müdafaa ilkesini, dışlama anlatısına ihtiyaç duymadan merkeze alıyor.

Bunu bir üstünlük yarışı olarak değil, isimlendirmenin de bir siyaset olduğunu hatırlatmak için söylüyorum.

İslam NATO’su Tezi

Bütün bunlar, uzun süredir savunduğum bir teze can veriyor: karşımızda yavaş yavaş şekillenen bir “İslam NATO’su” var kolektif savunma mantığı, ortak tatbikat hedefleri, genişlemeye açık yapı, Müslüman coğrafyanın yarım asırdır emanet ettiği güvenliği kendi eliyle inşa etme iradesi.

ABD ve Büyük Güçler Dengesi

Bir adım daha atıp bunun arkasında başka bir hesap olup olmadığını sormak istiyorum yine kendi okumam: ABD’nin Rusya ve Çin’le aynı anda baş edemediği bir döneme denk gelen bu tablo, Washington’ın klasik “kıyıdan dengeleme” refleksini, yani asker bulundurmadan müttefikleri güçlendirme taktiğini akla getiriyor.
Bunun sınandığı yer de belli:
Pakistan’ın Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru üzerinden derin Çin bağımlılığı, Suudi Arabistan’ın Çin’e en büyük petrol satıcısı olması, “Çin’e karşı vekil” tezini ilk bakışta akıl dışı kılıyor.

Ama tarih, büyük güçlerin ekonomik olarak bağımlı müttefiklerini stratejik olarak da kullanmaktan çekinmediğinin örnekleriyle dolu; bağımsız kaynakların çoğu bu adımı sadece “ABD’ye güvensizlik” olarak okusa da bir taktiğin hem güvensizlikten doğması hem başka bir hesaba hizmet etmesi birbirini dışlamaz.

Sonuç – İki Katman

Sonuçta elimde iki katman var. Olgu: Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, Abraham Accords’tan farklı bir yolu seçerek, bölge güvenliğini kendi ellerine almaya yönelik somut bir adım attı.
Yorum: bu adım, farkında olunsun olunmasın, daha büyük güçler dengesinin bir parçası da olabilir ve isimlendirmenin kendisi bile masum değildir.

İslam NATO’su gerçekten şekilleniyorsa, önümüzdeki yıllarda Katar’ın, Ürdün’ün bu çerçeveye katılıp katılmayacağını izlerken sormamız gereken soru şu olacak: kimin eliyle ve kime karşı şekilleniyor?

Vesselam.

En az 10 karakter gerekli


HIZLI YORUM YAP