Bilmem dikkatinizi çekti mi?
Resmî hadis külliyatından derlenen bir liste dolaşıyor: cariyelik, recim, köpek öldürmek, kadın sünneti… İlk bakışta absürt bir karalama gibi duran bu maddeler, kaynak numaralarıyla birlikte karşımıza çıkınca asıl soruyu sormak zorunda kalıyoruz: Neye “din” diyoruz?
Bir süredir sosyal medyada “İşte inkâr edilen sünnet!” başlıklı bir liste dolaşıyor.
İçinde cariyelikten recme, kertenkele katletmekten deve sidiği içmeye kadar uzanan maddeler var.
İlk bakışta provokatif bir karalama gibi duruyor.
Ta ki her bir maddenin yanındaki kaynak numaralarını görene kadar.
O anda anlıyorsunuz: Bu bir iftira değil; resmî hadis ve fıkıh külliyatından derlenmiş bir envanter.
Asıl ürpertici olan da bu.
Liste abartılı değil.
Neredeyse tamamı sahih veya hasen kabul edilen mecmualarda bir şekilde yer bulmuş rivayetlere dayanıyor.
Böylece mesele, “Bu uygulamalar var mı?” sorusundan çıkıp, “Biz dini nerede konumlandırıyoruz?” sorusuna dönüşüyor.
Bir yanda Kur’an var: “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyen, adaleti, merhameti, hikmeti ve aklı önceleyen bir ana metin.
Diğer yanda ise bu metnin tarihsel pratiğini aktardığı iddia edilen, içinde kültürel ve siyasi kodların harman olduğu, yazıya 150–250 yıl sonra geçirilmiş devasa bir rivayet yığını. Sorun şu: Bu iki katmanı nasıl ilişkilendireceğiz?
Rivayetleri mutlak ve bağlayıcı bir tefsir mi sayacağız, yoksa Kur’an’ı mihenk taşı alıp rivayetleri onunla mı ölçeceğiz?
Tarihsel Olanı Ebedileştirmek
Cariyelikle başlayalım.
Kaynak var mı? Var. Kur’an’daki “mâ meleket eymânukum” ifadesi ve hadislerdeki fiili durum… Ancak bu, “İslam cariyeliği emreder” anlamına gelmez.
Bu, 7. yüzyıl Arabistan’ının sosyoekonomik bir gerçeğidir.
Din, bu yapıyı bir anda kaldıramazdı; onu tedricen tasfiye etmeye yöneldi.
Fakat Peygamber’in ölümünden sonra kaldırılmaya çalışılan bu sistem, “sünnet” adı altında yeniden diriltildi.”
Emevilerle başlayan restorasyon, Abbasilerle kurumsallaştı; Osmanlı’da ise harem devletin temel kurumlarından biri haline geldi.
III. Murad’ın 100’e yakın çocuğu, III. Mehmed’in öldürttüğü 19 kardeşi, bunun “Peygamber sünneti” değil, hanedan verimliliği projesi olduğunu gösterir.
Recim de benzer bir örnektir.
Kur’an zina için 100 celde cezası koyarken, rivayet külliyatı taşlayarak öldürmeyi dinin emri haline getirir.
Hatta Buhari’de geçen “zina eden maymunu taşlayan maymunlar” rivayeti (3849) bu zihniyetin uç örneklerindendir.
Kadın sünneti ise kültürel bir tortunun nasıl kutsallaştırılabildiğini gösterir; kadının cinsel hazzını kontrol etmeye yönelik ataerkil bir şiddet biçimidir.
Liste uzar: Köpek öldürmek, “Halife Kureyş’tendir” ilkesi, “irtidad edeni öldürün” hükmü… Her biri cinsel, toplumsal veya siyasi kontrol işlevi görür.
Tarihsel vakıa, “Allah’ın hükmü” diye sunularak ebedileştirilmiş olur.
Cezalandırma İhtirası.
Kur’an merkeze alınmadığında, ibadetlerde bile cezalandırma ihtirası ortaya çıkar.
Kur’an’da namazı terk etmenin dünyevi cezası yoktur; ahiretteki hüsranla uyarılır.
Fıkıh ise bu “boşluğu” hapis, dayak ve hatta ölüm cezasıyla doldurur.
Namaz bir arınma değil, itaat testine dönüşür.
İçki yasağı da böyledir.
Kur’an içkiyi “şeytan işi bir pislik” diye yasaklar ama ceza sayısı vermez.
Fıkıh kırbaç cezası getirir.
Kur’an’ın ayrımı nettir:
Suç, başkasına zarar verir – dünyevi cezası vardır.
Günah, kişi ile Rabbi arasındadır – dünyevi cezası yoktur.
Orucu terk etmek kaza ve fidye ile telafi edilir; hacca gitmemenin dünyevi cezası yoktur; zekât vermemek ahiretteki azapla uyarılır.
Fıkıh ise bunları devlet zoruyla tahsil edilen kamu düzeni meselesine dönüştürür.
Böylece Kur’an’ın vicdana bıraktığı alan, devletin zor aygıtına devredilir.
Kur’an’ın Bilinçli Tercihi
Kur’an’ın bu “boşlukları” bilinçli bir tercihtir.
Allah, dileseydi ibadetlere dünyevi cezalar koyardı; koymadığına göre burada bir zorlama olmaması gerektiği açıktır.
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara: 256) ayeti, sadece insanları bu dine girmeye zorlamamak ile ilgili değildir.
Bu dinde şu ibadetleri yapmaya zorlama hakkımızın olmadığı içinde de geçerlidir.
Zorla kılınan namaz, korkuyla tutulan oruç, ihlas ve takvadan yoksundur. Kur’an, ibadetleri cezasız bırakarak dini, imanı zorbalıktan korumuştur.
İktidar odaklı yorumlar ise bunu tersine çevirdi.
Strateji açıktı:
1. Normalleştirme: Cariyelik, saltanat gibi uygulamalar “kültürel miras” diye sunuldu.
2. Dinîleştirme: Bu uygulamaları destekleyen rivayetler öne çıkarıldı.
3. Kurumsallaştırma: Devlet politikası haline getirildi; eleştirenler “sünnet inkârcısı” ilan edildi.
“Sünnet Şövalyeleri” diye kendilerini tanımladığım zihniyet, çoğu zaman saltanatın muhafızlığını yaptı.
Gerçek sünnetin özü olan merhamet, adalet ve kolaylaştırma yerine; kontrol, cezalandırma ve katılık öne çıkarıldı.
Son Soru: Rahmet mi, Kontrol Aygıtı mı?
“Sahih hadis neden her zaman bağlayıcı değildir?” sorusunun cevabı burada yatıyor.
Çünkü sahihlik isnadla ilgilidir; metnin Kur’an’a, akla, ahlaka ve bağlama uygunluğu ayrıca sorgulanmalıdır.
Bu yapılmadığında sahih bir rivayet bile zalimane bir uygulamayı kutsayabilir.
Bugün birçok iktidar, devşirme bir hadisle muhalifini susturur, başka bir rivayetle kadının bedenine müdahale eder, bir fıkhi içtihatla özgürlükleri kısıtlar.
Kendini de “sünnetin muhafızı” ilan eder.
Lakin onlar “Sünnet Şövalyelerinin” ta kendileridir.
Oysa gerçek sünnet, Kur’an’ın can bulmuş halidir.
Onun ruhu rahmet, adalet, hikmet ve kolaylaştırmadır.
Listede yazanlar ise bu ruhun üzerine serilmiş tarihin ağır ve baskıcı örtüsüdür.
Gerçek sünnet sevgisi, Peygamber’in Medine’de inşa ettiği rahmet toplumunun ilkelerini bugüne taşımaktır.
Bu ise saltanatın hizmetine girmiş rivayet kalıntılarını değil, Kur’an’ın aydınlığını esas almayı gerektirir.
Aksi, dini kontrol ve tahakküm aracına dönüştürmektir.
Tarihin Karanlık Sayfaları: Devlet Bekası Uğruna Kıyımlar.
Tarihin karanlık sayfalarına baktığımızda, devletin bekası uğruna işlenen zulümlerin sadece Emevî dönemine özgü olmadığını görürüz. Aynı mantık, farklı biçimlerde Osmanlı’da da tezahür etmiştir.
Üstelik burada mesele sadece yabancılar ya da düşmanlar değildir; kendi kanından, kendi canından olanların öldürülmesine dahi fetva çıkarılmıştır.
Bu noktada durup düşünmek gerekir:
Bir insanın hayatını, siyasi istikrarın bir parçası gibi gören bu zihniyetin Allah ile bağı nasıl kurulabilir?
Kur’an’ın apaçık hükmü ortadadır:
“Kim bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.” (Mâide: 23)
Bu ilke, sadece bireysel cinayetleri değil, iktidar adına meşrulaştırılan her türlü kıyımı da kapsar.
Devletin bekası bahanesiyle işlenen zulmün, hangi dönemde, hangi hanedanda, hangi isim altında yapıldığı fark etmez; ahlaki hüküm değişmez.
Tarihte yaşanan bu uygulamaları savunan mantık, aslında en temel ilkeyi gözden kaçırır:
İktidar geçicidir, can ise kutsaldır.
Ve kutsal olanı çiğneyen hiçbir siyasi akıl, kendini ilahi bir zemine yaslayamaz.
Bu yüzden mesele artık “hadis inkârı” ya da “sünnet düşmanlığı” değildir.
Mesele şudur:
Biz Allah’ın dinini mi savunuyoruz,
yoksa tarihin ürettiği iktidar ahlakını mı kutsuyoruz?
Kur’an, insanı özgür iradesiyle muhatap alır.
Saltanat ise itaati, korkuyu ve bedeni ister.
Biri rahmet üretir.
Diğeri itaatkâr kitle.
Bugün “sünnet” adına savunulan birçok uygulama, Peygamber’in değil;
tahtın, kılıcın ve harem duvarlarının mirasıdır.
Gerçek sünnet şudur:
Zorlamamak.
Öldürmemek.
Tahakküm kurmamak.
Ve en önemlisi:
Allah adına konuşurken, Allah’ın koymadığı cezaları koymamaktır.
Din, kontrol aracı haline geldiği gün;
sünnet de rahmet olmaktan çıkar,
iktidarın sopasına dönüşür.
Ve işte o noktada, en çok Peygamber’in adı kirletilir.
GÜNDEM
07 Mayıs 2026SPOR
07 Mayıs 2026GÜNDEM
07 Mayıs 2026GÜNDEM
07 Mayıs 2026GÜNDEM
07 Mayıs 2026UNCATEGORİZED
07 Mayıs 2026EKONOMİ
07 Mayıs 2026