Uyarılan, inzar ve ikaz edilenin özrü kabul edilmez. Zarara razı olan kişi, nazarı, gözetilmeyi ve iltifatı hakketmez fırsatı kaçırmış olur.
Yüce Allah, vahiy için Rasulullah efendimizi hem Nebi, hem de Resul olarak muhatap seçmiştir, nübüvveti onunla sonlandırmış ve bütün yarattıklarının üzerinde onu delil ve hüccet kılmıştır. “Ta ki ölenin niçin öldüğü, yaşayanın niçin yaşadığı da apaçık ortaya çıksın” (Enfâl, 42)
Yüce Allah, Kullarından yüce Allah’ı bilen, emrini tanıyan akıl sahiplerini seçmiş, onları vefa ve güzel ahlakla tavsif buyurmuştur. “Sana rabbinden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu?
Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirirler, yeminlerini asla bozmazlar. (Ra’d, 19, 20)
Muvaffak olan kimse bunların yoluna girer, akıllı düşünen vefakâr sözünde duran, Yüce Allah’tan korkan ve O’ndan haşyet duyan bu ve bu gibi insanların yoluna girer.
Bunların yolu da kitap ve sünnettir.
Yüce Allah’ın, kullarını çağırdığı sırat-ı müstakim, Rasulullah efendimizin de, azı dişleriniz ile benim ve raşiid halifelerin sünnetine uyun, onu azı dişlerinizle ısırırcasına bırakmayın diye tavsiye buyurduğu râşid halifelerin de yolu budur.
Bu yolda olan muvaffak olmuştur,başka yolu seçen başarılı olamaz muvaffak olamaz sahili selamete ulaşamaz. “Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur.
Buna uyun; (başka) yollara sapmayın; sonra onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır, işte korunmanız için Allah bunları size emretti.” En’âm,153 Güneş ve ay gibi parlak ve nurlu olan kitap ve sünnetin yolu böyle apaçık ayan beyan bildirildikten sonra bu yola girmeyip başka yollara sapan helak olan kimse’nin ve kimselerin ne özrü kalabilir? Bu nuru bu parlaklığı bu hidayeti görmeyip zarara razı olan elbette çok şeyi kaçırmış olur. Rasulü’nün anlatılması, sevdirilmesi ve davranışımızda Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun aranmasıdır. Allah rızası gözetilmeden yapılan irşad ve tebliğ, ruhsuz ceset gibidir.
Murakabemiz ve Rabbimizle kavi bir Münasebetimiz yoksa, zaten müessir de olamayız. Evet, Allah rızası istikametinde “Rabbimi ve Nebîsini anlatıp, sevdiremeyeceksem, benim için toprağın altı üstünden daha iyidir.” Evet, dertliler dertlisi Peygamberimiz ve O’nun Sahabisi gibi çile ve ızdırap çekmiyor; bir iş, bir ticaret, bir makam adına katlandığımız sıkıntılar kadar olsun o uğurda bir sıkıntıya katlanmıyor, katlanamıyor ve “kime, nerde, nasıl Rabbimi anlatabilirim” düşüncesiyle sancı çekmiyor, hafakanlara girmiyor; yerinde evimizin yolunu şaşıracak kadar o işin mecnunu olamıyorsak, bu takdirde müessir olmamız imkânsızdır.
Söylediğimizi yaşayacak, yaşadığımızı söyleyeceğiz.
Her şeyden önce, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini nefsimizde en yüksek seviyede temsile çalışmamız şarttır. Evet, hayatımızda ışıl ışıl Kur’ân parlamalı ve anlatacaklarımız da, yaşadıklarımıza tercüman olmalıdır. Nurani olmalıyız; olmalıyız ki, başkasını da aydınlatabilelim.
Sadece ilim yapmak, fişlemek veya kitaplardan aktarma yaparak yeni kitaplar meydana getirmek değil; kitaplarda yazılanları hareketlerimize aktarma ve yaşamakla ilim yapıp, kitap yazmalıyız.
Başkalarının menkıbe ve destanlarını anlatmak yerine, kendimiz gökler ötesi alemlerde menkıbe ve destanlara mevzû olmalıyız.
Yoksa, Mirac’da müşahede edildiği üzere, dudaklar ateşten makaslarla doğranır.
Allah’ım!
Bir an bile bizi kendi nefsimize havale etme, bütün işlerimizi sen der’uhde eyle.
Ya Rabbi!
Bahsettiğimiz Kur’an ve sünnet yolundan, Raşid halifelerin onları ihsan’la takip eden büyük kâmetlerin, gönül erlerinin yolundan ayırma.
Amin.
GÜNDEM
24 Mayıs 2026SPOR
24 Mayıs 2026GÜNDEM
24 Mayıs 2026GÜNDEM
24 Mayıs 2026GÜNDEM
24 Mayıs 2026UNCATEGORİZED
24 Mayıs 2026EKONOMİ
24 Mayıs 2026