17 Eylül 2026 Perşembe
Kocaeli’de milli mesai başlıyor: Türkiye - Fransa karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Muaviye ve oğlu Yezid…
Terörsüz Türkiye’nin kıymeti…
Osmanlı arşivinde, Kudüs, adalet!
Sayın cumhurbaşkanımıza ve Sayın Adalet bakanımıza açık arzımızdır.
50 yaşından sonra kadın görünmez olmamalı
Türkiye’de 50 yaşını geçen bir kadın iş aramaya başladığında, bazen yılların emeğinin tek bir rakamın karşısında değersizleştiğini görüyor: Yaş.
Oysa 50 yaş; hayatın, işin ve mücadelenin öğretildiği yılların birikimidir.
Ben hayatın içinde yıllarca farklı sorumluluklar üstlenmiş bir kadın olarak şunu çok iyi biliyorum:
Kadının gücü yalnızca gençliğinde değildir.
Gençlik elbette değerlidir. Fakat deneyimin de kendine özgü bir gücü vardır.
50 yaşındaki bir kadın; kriz gördü, insan tanıdı, sorumluluk taşıdı, ailesini ayakta tuttu, iş hayatında mücadele etti.
Kimi zaman kendi ihtiyaçlarını erteleyerek çocuklarının geleceğini düşündü.
Bugün ise aynı kadın yeniden iş aradığında kendisine çoğu zaman “kaç yaşındasınız?” diye soruluyor.
Ben başka bir soru sorulmasını istiyorum:
“Neler yapabilirsiniz?”
Çünkü iş hayatında değerlendirilmesi gereken doğum tarihi değil, insanın yeteneği ve emeğidir.
Kadınların çalışma hayatında karşılaştığı sorun yalnızca iş bulamamak da değildir.
Düşük ücret, ağır çalışma koşulları, güvencesizlik ve yaş ayrımcılığı da kadınların önündeki engelleri büyütüyor.
Özellikle 50 yaşından sonra yeniden çalışma hayatına dönmek isteyen kadınlar için bu engeller daha görünür hale geliyor.
Oysa Türkiye’nin deneyimli çalışanlara ihtiyacı var.
Bir ülke yıllarca yetiştirdiği insanları 50 yaşında kenara bırakarak kalkınamaz.
Deneyim çöpe atılacak bir yük değil, kullanılacak bir değerdir.
İşverenlere, kamu kurumlarına ve toplumun tamamına çağrım şudur:
Kadınları yaşları üzerinden değil, emekleri ve yetenekleri üzerinden değerlendirin.
50 yaşındaki bir kadına “artık olmaz” demeyin.
Belki de o kadın, hayatının en güçlü dönemine yeni giriyordur.
Çünkü bazı insanlar düştükleri yerden yeniden kalkmayı gençliklerinde değil, hayatın onlara öğrettikleri sayesinde başarırlar.
Ben buna inanıyorum:
Basamak küçük olabilir; ama hedef hâlâ yukarıdadır.
Devamını Oku
Türkiye’de hayat her geçen gün biraz daha hızlanıyor. İnsanlar işe yetişmeye, faturaları ödemeye, çocuklarının geleceğini düşünmeye, borçlarını çevirmeye ve ayakta kalmaya çalışıyor.
Peki bu hızın bedelini kim ödüyor?
İnsanların önemli bir bölümü artık yalnızca ekonomik sorunlarla değil; stres, kaygı, tükenmişlik, yalnızlık ve geleceğe dair belirsizliklerle de mücadele ediyor.
Sabah işe giderken kafasında geçim hesabı yapan, akşam eve döndüğünde ailesinin sorunlarını düşünen insanın zihni hiç dinlenmiyor.
Eskiden “hayat mücadelesi” dediğimiz şey, bugün birçok insan için adeta hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bir yanda artan yaşam maliyetleri, diğer yanda işsizlik ve iş güvencesizliği…
Çalışan insan emeğinin karşılığını alamamaktan, işsiz insan yeniden iş bulamamaktan, emekli geçinememekten, gençler ise geleceğini kuramamaktan endişe ediyor.
Üstelik toplum olarak ruh sağlığını hâlâ çoğu zaman ikinci plana atıyoruz.
Oysa insanın ruhu da bedeni kadar yorulur.
Sürekli güçlü görünmek zorunda bırakılan insanların içinde biriken kaygıyı, korkuyu ve çaresizliği görmezden gelmemeliyiz.
Türkiye’nin yalnızca ekonomik göstergelerini değil, insanlarının ruh halini de konuşmanın zamanı geldi.
Çünkü hızlı akan bir hayatın içinde insanları kaybetmemek gerekiyor.
Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten daha hızlı mı yaşıyoruz, yoksa hayatı yetiştirmeye çalışırken kendimizi mi tüketiyoruz?
Devamını Oku
Çalışan hakkını ararken neden yalnız kalıyor?
Özel sektörde her gün binlerce insan emeğinin karşılığını almak, ailesini geçindirmek ve hayatını sürdürebilmek için çalışıyor.
Ancak çalışanların bir bölümü, işini kaybetme korkusu nedeniyle uğradığı haksızlık karşısında susmak zorunda kalıyor.
Oysa emek, yalnızca ay sonunda alınan maaştan ibaret değildir.
Bir çalışanın harcadığı zaman, alın teri, emeği, mesleki deneyimi ve insan onuru da çalışma hayatının ayrılmaz parçalarıdır.
İşten çıkarılan bir çalışan çoğu zaman ne yapacağını bilmiyor.
İşveren tarafından kendisine imzalatılmak istenen belgelerin ne anlama geldiğini, SGK işten çıkış kodunun neden önemli olduğunu, ücretinin nasıl hesaplanacağını veya hangi kuruma başvurabileceğini bilmiyor.
Bazen de çalışan hakkını aramak istediğinde karşısına şu cümle çıkıyor:
“İstersen imzalama ama hakkını da zor alırsın.”
İşte tam bu noktada çalışanların yalnız bırakılmaması gerekiyor.
Ben özel sektörde haksızlığa uğrayan insanların sesi olmak istiyorum.
Amacım işvereni suçlamak ya da çalışanı her durumda haklı ilan etmek değil.
Amacım, haklı olanın hakkını hukuk içinde arayabilmesine yardımcı olmak.
Çünkü çalışma hayatında adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranacak bir kavram değildir.
İşyerinde adil ücret, düzgün çalışma koşulları, saygılı davranış ve emeğin karşılığının zamanında ödenmesi de adaletin bir parçasıdır.
Bir çalışan işten çıkarıldığında sadece maaşını kaybetmez. Kirasını, çocuklarının eğitimini, faturalarını ve geleceğe dair planlarını da düşünmek zorunda kalır.
Bu nedenle işveren-çalışan ilişkisinde güç dengesi gözetilmeli; çalışan, haklarını bilmediği için savunmasız bırakılmamalıdır.
Artık çalışanların “Benim hakkım ne?” sorusuna cevap arayacağız.
Deneme süresinde çalışanların hakları nedir?
İşveren hangi durumlarda iş sözleşmesini feshedebilir?
Çalışanın maaşı zamanında ödenmezse ne yapabilir?
Fazla mesai nasıl hesaplanır?
İşten çıkış kodu neden önemlidir?
Çalışana imzalatılan belgeler hangi sonuçları doğurabilir?
Sendikalar çalışanlara nasıl destek olabilir?
Arabuluculuk ve yargı yollarına ne zaman başvurulabilir?
Bunları konuşacağız.
Ancak bunu yaparken bir ilkemiz olacak:
İddia ile gerçeği birbirinden ayıracağız.
Kişilerin özel bilgilerini ifşa etmeyeceğiz.
Bir işvereni kanıt olmadan suçlamayacağız. Çalışanın da işverenin de hukuki haklarına saygı göstereceğiz.
Çünkü gerçek mücadele, bağırmakla değil; bilgi, belge, hukuk ve kamuoyu duyarlılığıyla yapılır.
Özel sektörde çalışan milyonlarca insanın sesi duyulmalı.
Bir kişi haksızlığa uğradığında “Ben ne yapabilirim?” diye çaresizce düşünmemeli.
Bilmelidir ki hakkını aramanın yolları vardır.
Ben de bu yolda, emeğinin karşılığını isteyen çalışanların yanında bir ses olmak istiyorum.
Çünkü küçük görülen bir haksızlık, başka bir çalışanın hayatında büyük bir yıkıma dönüşebilir.
Ve unutmayalım:
Emekçinin hakkı, bir lütuf değil; hukukla korunan bir haktır.
Çalışan susmasın.
Hakkını bilsin. Hukuk içinde hakkını arasın.
Çünkü emeğin sesi duyulursa, çalışma hayatında adalet güçlenir.
Devamını Oku
Kanunlar değişiyor, yönetmelikler yenileniyor; peki vatandaş hakkını gerçekten alabiliyor mu?
Türkiye’de tüketici hakları konusunda yıllardır hukukçuların, tüketici örgütlerinin ve gönüllülerin verdiği mücadele önemli kazanımlar ortaya çıkardı.
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tüketicinin ekonomik çıkarlarının korunmasını, zararlarının giderilmesini ve bilinçlendirilmesini amaçlıyor.
Ancak bugün asıl sorulması gereken soru şudur:
Kanun var mı? Evet. Peki vatandaş bu kanundan yararlanabiliyor mu?
2026 yılında Tüketici Hakem Heyetlerine başvuru yapılabilecek parasal sınır 186 bin TL olarak belirlendi.
Başvurular tüketicinin yerleşim yerinden veya işlemin yapıldığı yerden yapılabiliyor.
Bu düzenlemeler önemli. Fakat tüketici hakkının gerçek anlamda korunması yalnızca yeni sınırlar belirlemekle mümkün değildir.
Çünkü tüketici çoğu zaman karşısında güçlü bir şirket, banka, sigorta kuruluşu, telekomünikasyon firması veya hizmet sağlayıcı buluyor.
Vatandaş ise elindeki faturayla, sözleşmeyle ve sınırlı hukuki bilgisiyle hakkını aramaya çalışıyor.
İşte sorun tam burada başlıyor.
Tüketici hakkını bilmiyorsa mağdur oluyor.
Hakkını biliyorsa bu kez başvuru süreçleri, belgeler, bekleme süreleri ve hukuki prosedürlerle karşılaşıyor.
Tüketici haklarını savunmak yalnızca bir mevzuat meselesi değildir. Bu aynı zamanda bir adalet ve sosyal devlet meselesidir.
Yıllardır tüketici hakları alanında mücadele eden avukatların, tüketici derneklerinin ve gönüllülerin en önemli katkısı da vatandaşın yalnız olmadığını göstermektir.
Hukuki mücadele sayesinde tüketicinin ayıplı maldan haksız ücretlendirmeye, sözleşmelerdeki haksız şartlardan yanıltıcı uygulamalara kadar pek çok konuda hakkını arayabileceği mekanizmalar güçlenmiştir.
Fakat bugün yeni bir tartışmaya ihtiyacımız var:
Tüketici Hakem Heyetleri daha hızlı karar verebiliyor mu?
Verilen kararlar zamanında uygulanıyor mu?
Vatandaş hakkını almak için aylarca mücadele etmek zorunda kalıyor mu?
Büyük şirketlerle vatandaş arasındaki güç farkını azaltacak mekanizmalar yeterli mi?
Ticaret Bakanlığı da 2025 yılında Tüketici Hakem Heyetlerinin kapatılmadığını, aksine yeniden yapılandırılarak daha hızlı ve ihtisaslaşmış hale getirileceğini açıkladı.
Bu açıklama önemli olmakla birlikte, vatandaşın görmek istediği şey yalnızca düzenleme değil, sonuçtur.
Çünkü tüketici için adalet, kararın verilmesiyle bitmez.
Adalet, vatandaşın hakkını gerçekten aldığı gün gerçekleşir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, tüketici haklarının sadece kanun maddelerinde değil; markette, bankada, hastanede, ulaşımda, internet hizmetinde, konut sektöründe ve günlük hayatın her alanında etkili biçimde uygulanmasıdır.
Tüketici korunmuyorsa, yalnızca birey mağdur olmaz.
Toplumun hukuka ve adalete olan güveni de zarar görür.
Bu nedenle artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
“Tüketici hakkını arayabiliyor mu?” değil, “Tüketicinin hakkını almasını nasıl garanti edeceğiz?”
Kanunların amacı yalnızca hak vermek değil, o hakkın kullanılmasını mümkün kılmaktır.
Tüketici güçlü olursa piyasa da disipline olur.
Çünkü gerçek anlamda güçlü bir ekonomi, yalnızca güçlü şirketlerle değil; hakkını bilen ve hakkını alabildiği bir sistemde yaşayan güçlü tüketicilerle mümkündür.
Devamını Oku
Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen soydaşların hikâyesi; yalnızca bir göç hikâyesi değil, alın teriyle yeniden kurulan bir hayatın hikâyesidir.
Bizler Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelirken yanımızda çok fazla eşya getiremedik.
Ama yanımızda onurumuzu, namusumuzu, çalışkanlığımızı ve Türkiye sevgimizi getirdik.
1989 yılında zorunlu göçle Türkiye’ye gelen binlerce insan, geride acılar, ayrılıklar ve travmalar bıraktı.
Fakat biz yaşadığımız acıları başkalarına yük olmak için değil, çalışarak aşmak için kullandık.
“Bu iş zor.”
“Parası az.”
“Bana göre değil.”
Demeden çalıştık.
Kadın erkek demeden, iş seçmeden, ekmeğimizin peşinden koştuk.
Fabrikalar da işçi olduk, tezgâh başında çalıştık, tarlada emek verdik, dükkân açtık.
Kimi tezgahtarlıktan işverenliğe yükseldi, kimi yıllarca aynı fabrikada alın teri döktü.
Çünkü bizler emeğin değerini biliyorduk.
Kirayı ödememeyi, borcun üzerine yatmayı, başkasının hakkına göz dikmeyi kendimize yakıştırmadık.
İşyerlerinde güvenilen çalışanlar, esnaflıkta sözü senet kabul edilen insanlar olmaya gayret ettik.
Bizler Türkiye’den ayrıcalık istemedik.
Tek istediğimiz; çalışmak, üretmek ve çocuklarımızın geleceğini kurmaktı.
Türkiye’yi vatan bildik.
Çocuklarımızı bu ülkenin değerleriyle yetiştirdik.
Onlara yalnızca meslek değil; dürüstlüğü, emeği, komşuluğu, dayanışmayı ve vatan sevgisini öğrettik.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında Bulgaristan’dan gelen soydaşların kurduğu hayatlara baktığınızda, bunun yalnızca bir göç hikâyesi olmadığını görürsünüz.
Bu, alın teriyle yazılmış bir başarı hikâyesidir.
Elbette her toplumda olduğu gibi milyonlarca insanın içinden farklı davranan kişiler çıkabilir. Hiçbir toplumu tek bir davranış üzerinden değerlendirmek doğru değildir.
Ancak bizim kuşağımızın büyük bir bölümü, göçün getirdiği zorluklara rağmen çalışmayı, üretmeyi ve kendi ayakları üzerinde durmayı seçti.
Bizler geçmişimizin acılarını inkâr etmedik.
Ama o acıların bizi tüketmesine de izin vermedik.
Çalıştık, ürettik.
Çocuklarımızı okuttuk. Evler kurduk. İşyerleri açtık. Hayata yeniden tutunduk.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Bizler Türkiye’ye yük olmaya gelmedik.
Bizler Türkiye’nin yükünü omuzlamaya geldik.
Ve bunu yıllarca sessizce yaptık.
Belki çok konuşmadık, hep çalıştık.
Belki yaptıklarımızı anlatmadık.
Belki teşekkür bile beklemedik.
Ama şimdi bu ülkenin tarihine küçük de olsa bir not düşmenin zamanı:
Bulgaristan’dan gelen soydaşlar, bu ülkenin yalnızca göçmenleri değil; alın teriyle Türkiye’nin ekonomisine, toplumuna ve geleceğine katkı sunan insanlarıdır.
Bizlerin mirasımız çocuklarımıza bıraktığımız evlerden önce dürüst bir isimdir.
Ve en büyük gururumuz şudur:
Türkiye’yi vatan bildik, çalıştık ve bu ülkeye kendi emeğimizden başka bir yük bırakmadık.
Devamını Oku