DOLAR %
EURO %
ALTIN
BITCOIN 37585850,56%
İstanbul
23°

HAFİF YAĞMUR

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Nurten Çeşmeli

Nurten Çeşmeli

13 Eylül 2026 Pazar

Hızlanan hayat, yavaşlayan insan…

Hızlanan hayat, yavaşlayan insan…

Türkiye’de hayat her geçen gün biraz daha hızlanıyor. İnsanlar işe yetişmeye, faturaları ödemeye, çocuklarının geleceğini düşünmeye, borçlarını çevirmeye ve ayakta kalmaya çalışıyor.

Peki bu hızın bedelini kim ödüyor?

İnsanların önemli bir bölümü artık yalnızca ekonomik sorunlarla değil; stres, kaygı, tükenmişlik, yalnızlık ve geleceğe dair belirsizliklerle de mücadele ediyor.

Sabah işe giderken kafasında geçim hesabı yapan, akşam eve döndüğünde ailesinin sorunlarını düşünen insanın zihni hiç dinlenmiyor.

Eskiden “hayat mücadelesi” dediğimiz şey, bugün birçok insan için adeta hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.

Bir yanda artan yaşam maliyetleri, diğer yanda işsizlik ve iş güvencesizliği…

Çalışan insan emeğinin karşılığını alamamaktan, işsiz insan yeniden iş bulamamaktan, emekli geçinememekten, gençler ise geleceğini kuramamaktan endişe ediyor.

Üstelik toplum olarak ruh sağlığını hâlâ çoğu zaman ikinci plana atıyoruz.

Oysa insanın ruhu da bedeni kadar yorulur.

Sürekli güçlü görünmek zorunda bırakılan insanların içinde biriken kaygıyı, korkuyu ve çaresizliği görmezden gelmemeliyiz.

Türkiye’nin yalnızca ekonomik göstergelerini değil, insanlarının ruh halini de konuşmanın zamanı geldi.

Çünkü hızlı akan bir hayatın içinde insanları kaybetmemek gerekiyor.

Ve belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:

Biz gerçekten daha hızlı mı yaşıyoruz, yoksa hayatı yetiştirmeye çalışırken kendimizi mi tüketiyoruz?

Devamını Oku

Özel sektörde emekçinin sesi olmak…

Özel sektörde emekçinin sesi olmak…

Çalışan hakkını ararken neden yalnız kalıyor?

Özel sektörde her gün binlerce insan emeğinin karşılığını almak, ailesini geçindirmek ve hayatını sürdürebilmek için çalışıyor.
Ancak çalışanların bir bölümü, işini kaybetme korkusu nedeniyle uğradığı haksızlık karşısında susmak zorunda kalıyor.

Oysa emek, yalnızca ay sonunda alınan maaştan ibaret değildir.

Bir çalışanın harcadığı zaman, alın teri, emeği, mesleki deneyimi ve insan onuru da çalışma hayatının ayrılmaz parçalarıdır.

İşten çıkarılan bir çalışan çoğu zaman ne yapacağını bilmiyor.

İşveren tarafından kendisine imzalatılmak istenen belgelerin ne anlama geldiğini, SGK işten çıkış kodunun neden önemli olduğunu, ücretinin nasıl hesaplanacağını veya hangi kuruma başvurabileceğini bilmiyor.

Bazen de çalışan hakkını aramak istediğinde karşısına şu cümle çıkıyor:

İstersen imzalama ama hakkını da zor alırsın.”

İşte tam bu noktada çalışanların yalnız bırakılmaması gerekiyor.

Ben özel sektörde haksızlığa uğrayan insanların sesi olmak istiyorum.

Amacım işvereni suçlamak ya da çalışanı her durumda haklı ilan etmek değil.
Amacım, haklı olanın hakkını hukuk içinde arayabilmesine yardımcı olmak.

Çünkü çalışma hayatında adalet, yalnızca mahkeme salonlarında aranacak bir kavram değildir.
İşyerinde adil ücret, düzgün çalışma koşulları, saygılı davranış ve emeğin karşılığının zamanında ödenmesi de adaletin bir parçasıdır.

Bir çalışan işten çıkarıldığında sadece maaşını kaybetmez. Kirasını, çocuklarının eğitimini, faturalarını ve geleceğe dair planlarını da düşünmek zorunda kalır.

Bu nedenle işveren-çalışan ilişkisinde güç dengesi gözetilmeli; çalışan, haklarını bilmediği için savunmasız bırakılmamalıdır.

Artık çalışanların “Benim hakkım ne?” sorusuna cevap arayacağız.

Deneme süresinde çalışanların hakları nedir?

İşveren hangi durumlarda iş sözleşmesini feshedebilir?

Çalışanın maaşı zamanında ödenmezse ne yapabilir?

Fazla mesai nasıl hesaplanır?

İşten çıkış kodu neden önemlidir?

Çalışana imzalatılan belgeler hangi sonuçları doğurabilir?

Sendikalar çalışanlara nasıl destek olabilir?

Arabuluculuk ve yargı yollarına ne zaman başvurulabilir?

Bunları konuşacağız.

Ancak bunu yaparken bir ilkemiz olacak:

İddia ile gerçeği birbirinden ayıracağız.

Kişilerin özel bilgilerini ifşa etmeyeceğiz.
Bir işvereni kanıt olmadan suçlamayacağız. Çalışanın da işverenin de hukuki haklarına saygı göstereceğiz.

Çünkü gerçek mücadele, bağırmakla değil; bilgi, belge, hukuk ve kamuoyu duyarlılığıyla yapılır.

Özel sektörde çalışan milyonlarca insanın sesi duyulmalı.

Bir kişi haksızlığa uğradığında “Ben ne yapabilirim?” diye çaresizce düşünmemeli.

Bilmelidir ki hakkını aramanın yolları vardır.

Ben de bu yolda, emeğinin karşılığını isteyen çalışanların yanında bir ses olmak istiyorum.

Çünkü küçük görülen bir haksızlık, başka bir çalışanın hayatında büyük bir yıkıma dönüşebilir.

Ve unutmayalım:

Emekçinin hakkı, bir lütuf değil; hukukla korunan bir haktır.

Çalışan susmasın.

Hakkını bilsin. Hukuk içinde hakkını arasın.

Çünkü emeğin sesi duyulursa, çalışma hayatında adalet güçlenir.

Devamını Oku

Tüketicinin hakkı kağıtta mı, hayatta mı?

Tüketicinin hakkı kağıtta mı, hayatta mı?

Kanunlar değişiyor, yönetmelikler yenileniyor; peki vatandaş hakkını gerçekten alabiliyor mu?

Türkiye’de tüketici hakları konusunda yıllardır hukukçuların, tüketici örgütlerinin ve gönüllülerin verdiği mücadele önemli kazanımlar ortaya çıkardı.

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, tüketicinin ekonomik çıkarlarının korunmasını, zararlarının giderilmesini ve bilinçlendirilmesini amaçlıyor.

Ancak bugün asıl sorulması gereken soru şudur:

Kanun var mı? Evet. Peki vatandaş bu kanundan yararlanabiliyor mu?

2026 yılında Tüketici Hakem Heyetlerine başvuru yapılabilecek parasal sınır 186 bin TL olarak belirlendi.

Başvurular tüketicinin yerleşim yerinden veya işlemin yapıldığı yerden yapılabiliyor.

Bu düzenlemeler önemli. Fakat tüketici hakkının gerçek anlamda korunması yalnızca yeni sınırlar belirlemekle mümkün değildir.

Çünkü tüketici çoğu zaman karşısında güçlü bir şirket, banka, sigorta kuruluşu, telekomünikasyon firması veya hizmet sağlayıcı buluyor.
Vatandaş ise elindeki faturayla, sözleşmeyle ve sınırlı hukuki bilgisiyle hakkını aramaya çalışıyor.

İşte sorun tam burada başlıyor.

Tüketici hakkını bilmiyorsa mağdur oluyor.

Hakkını biliyorsa bu kez başvuru süreçleri, belgeler, bekleme süreleri ve hukuki prosedürlerle karşılaşıyor.

Tüketici haklarını savunmak yalnızca bir mevzuat meselesi değildir. Bu aynı zamanda bir adalet ve sosyal devlet meselesidir.

Yıllardır tüketici hakları alanında mücadele eden avukatların, tüketici derneklerinin ve gönüllülerin en önemli katkısı da vatandaşın yalnız olmadığını göstermektir.

Hukuki mücadele sayesinde tüketicinin ayıplı maldan haksız ücretlendirmeye, sözleşmelerdeki haksız şartlardan yanıltıcı uygulamalara kadar pek çok konuda hakkını arayabileceği mekanizmalar güçlenmiştir.

Fakat bugün yeni bir tartışmaya ihtiyacımız var:

Tüketici Hakem Heyetleri daha hızlı karar verebiliyor mu?

Verilen kararlar zamanında uygulanıyor mu?

Vatandaş hakkını almak için aylarca mücadele etmek zorunda kalıyor mu?

Büyük şirketlerle vatandaş arasındaki güç farkını azaltacak mekanizmalar yeterli mi?

Ticaret Bakanlığı da 2025 yılında Tüketici Hakem Heyetlerinin kapatılmadığını, aksine yeniden yapılandırılarak daha hızlı ve ihtisaslaşmış hale getirileceğini açıkladı.

Bu açıklama önemli olmakla birlikte, vatandaşın görmek istediği şey yalnızca düzenleme değil, sonuçtur.

Çünkü tüketici için adalet, kararın verilmesiyle bitmez.

Adalet, vatandaşın hakkını gerçekten aldığı gün gerçekleşir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, tüketici haklarının sadece kanun maddelerinde değil; markette, bankada, hastanede, ulaşımda, internet hizmetinde, konut sektöründe ve günlük hayatın her alanında etkili biçimde uygulanmasıdır.

Tüketici korunmuyorsa, yalnızca birey mağdur olmaz.

Toplumun hukuka ve adalete olan güveni de zarar görür.

Bu nedenle artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Tüketici hakkını arayabiliyor mu?” değil, “Tüketicinin hakkını almasını nasıl garanti edeceğiz?

Kanunların amacı yalnızca hak vermek değil, o hakkın kullanılmasını mümkün kılmaktır.

Tüketici güçlü olursa piyasa da disipline olur.

Çünkü gerçek anlamda güçlü bir ekonomi, yalnızca güçlü şirketlerle değil; hakkını bilen ve hakkını alabildiği bir sistemde yaşayan güçlü tüketicilerle mümkündür.

Devamını Oku

Türkiye’ye yük olmaya değil, yük almaya geldik!

Türkiye’ye yük olmaya değil, yük almaya geldik!

Bulgaristandan Türkiye’ye gelen soydaşların hikâyesi; yalnızca bir göç hikâyesi değil, alın teriyle yeniden kurulan bir hayatın hikâyesidir.

Bizler Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelirken yanımızda çok fazla eşya getiremedik.
Ama yanımızda onurumuzu, namusumuzu, çalışkanlığımızı ve Türkiye sevgimizi getirdik.

1989 yılında zorunlu göçle Türkiye’ye gelen binlerce insan, geride acılar, ayrılıklar ve travmalar bıraktı.

Fakat biz yaşadığımız acıları başkalarına yük olmak için değil, çalışarak aşmak için kullandık.

Bu iş zor.

Parası az.

Bana göre değil.”

Demeden çalıştık.

Kadın erkek demeden, iş seçmeden, ekmeğimizin peşinden koştuk.
Fabrikalar da işçi olduk, tezgâh başında çalıştık, tarlada emek verdik, dükkân açtık.
Kimi tezgahtarlıktan işverenliğe yükseldi, kimi yıllarca aynı fabrikada alın teri döktü.

Çünkü bizler emeğin değerini biliyorduk.

Kirayı ödememeyi, borcun üzerine yatmayı, başkasının hakkına göz dikmeyi kendimize yakıştırmadık.
İşyerlerinde güvenilen çalışanlar, esnaflıkta sözü senet kabul edilen insanlar olmaya gayret ettik.

Bizler Türkiye’den ayrıcalık istemedik.

Tek istediğimiz; çalışmak, üretmek ve çocuklarımızın geleceğini kurmaktı.

Türkiye’yi vatan bildik.

Çocuklarımızı bu ülkenin değerleriyle yetiştirdik.

Onlara yalnızca meslek değil; dürüstlüğü, emeği, komşuluğu, dayanışmayı ve vatan sevgisini öğrettik.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında Bulgaristan’dan gelen soydaşların kurduğu hayatlara baktığınızda, bunun yalnızca bir göç hikâyesi olmadığını görürsünüz.

Bu, alın teriyle yazılmış bir başarı hikâyesidir.

Elbette her toplumda olduğu gibi milyonlarca insanın içinden farklı davranan kişiler çıkabilir. Hiçbir toplumu tek bir davranış üzerinden değerlendirmek doğru değildir.

Ancak bizim kuşağımızın büyük bir bölümü, göçün getirdiği zorluklara rağmen çalışmayı, üretmeyi ve kendi ayakları üzerinde durmayı seçti.

Bizler geçmişimizin acılarını inkâr etmedik.

Ama o acıların bizi tüketmesine de izin vermedik.

Çalıştık, ürettik.

Çocuklarımızı okuttuk. Evler kurduk. İşyerleri açtık. Hayata yeniden tutunduk.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:

Bizler Türkiye’ye yük olmaya gelmedik.

Bizler Türkiye’nin yükünü omuzlamaya geldik.

Ve bunu yıllarca sessizce yaptık.

Belki çok konuşmadık, hep çalıştık.

Belki yaptıklarımızı anlatmadık.

Belki teşekkür bile beklemedik.

Ama şimdi bu ülkenin tarihine küçük de olsa bir not düşmenin zamanı:

Bulgaristan’dan gelen soydaşlar, bu ülkenin yalnızca göçmenleri değil; alın teriyle Türkiye’nin ekonomisine, toplumuna ve geleceğine katkı sunan insanlarıdır.

Bizlerin mirasımız çocuklarımıza bıraktığımız evlerden önce dürüst bir isimdir.

Ve en büyük gururumuz şudur:

Türkiye’yi vatan bildik, çalıştık ve bu ülkeye kendi emeğimizden başka bir yük bırakmadık.

Devamını Oku

Engelli insan rapor değil: İnsandır!

Engelli insan rapor değil: İnsandır!

Bir toplumun gerçek vicdanı, güçlü olanlara nasıl davrandığıyla değil; hayatın karşısında daha fazla desteğe ihtiyaç duyan insanlarına nasıl sahip çıktığıyla ölçülür.

Engelli bir insan yalnızca elinde bir sağlık kurulu raporu bulunan kişi değildir.

O; tedaviye, bakıma, eğitime, istihdama, barınmaya, sosyal hayata ve en önemlisi insan onuruna yakışır bir yaşam sürmeye hakkı olan bir yurttaştır.

Türkiye’de engelli bireyler için önemli yasal düzenlemeler ve sosyal destekler bulunuyor. Kanun, engelli bireylerin mümkün olduğunca bağımsız yaşayabilmesi için psikososyal destek ve bakım hizmetlerinin sunulmasını öngörüyor. 

Evde bakım desteği ve bakım hizmetleri de milyonlarca insanın hayatında önemli bir yere sahip.

Fakat mesele yalnızca yardım yapmak değildir.

Asıl mesele, insanı ayakta tutabilmektir.

Bir engelli vatandaş hastaneye gittiğinde yalnızca reçetesini alıp evine gönderilmemeli. Tedavisinin devamı, sosyal yaşamı, ailesinin üzerindeki bakım yükü ve ekonomik koşulları birlikte değerlendirilmelidir.

Özellikle ruhsal ve psikiyatrik hastalıklarda sorun çok daha ağırdır.

Hastaneden taburcu edilen kişinin kapısına kadar giden bir sistem yetmez.
Sonrasında düzenli takip, rehabilitasyon, aile desteği, sosyal hizmet ve gerektiğinde gündüzlü bakım hizmetleri gerekir.

Çünkü hastayı yalnız bırakırsanız, aileyi de yalnız bırakmış olursunuz.

Bir anne-baba, yıllarca çocuğunun bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalıyorsa burada yalnızca bir aile meselesinden söz edemeyiz.

Bu, doğrudan doğruya sosyal devletin sorumluluk alanıdır.

Engelli bireyin ailesi de desteklenmelidir.

Aile ekonomik olarak çökerse, bakım veren kişi tükenirse, tedaviye erişim zorlaşırsa ve sosyal hizmetler yetersiz kalırsa en ağır bedeli yine engelli birey öder.

Üstelik engellilik, insanın üretme ve topluma katkı sağlama hakkını ortadan kaldırmaz. Aksine, devletin görevi engelli bireyin yeteneklerini ortaya çıkarabileceği koşulları yaratmaktır.

Bugün artık engellilere yalnızca “yardıma muhtaç insanlar” gözüyle bakmayı bırakmalıyız.

Onlar yurttaştır.

Onlar öğrencidir.

Onlar çalışandır.

Onlar annedir, babadır, evlattır.

Onların da hayalleri, yetenekleri, umutları ve gelecekleri vardır.

Türkiye’nin önünde yeni bir Engelli Hakları Ulusal Eylem Planı dönemi bulunuyor. 

Bu planların başarısı, yalnızca hazırlanan belgelerle değil, engelli vatandaşın günlük hayatında gerçekten neyin değiştiğiyle ölçülmelidir.

Bir kaldırımın önündeki engel kaldırıldığında, bir hastanın tedavisi kesintisiz sürdüğünde, bir çocuğun eğitim hakkı güvence altına alındığında, bir engelli vatandaş iş bulabildiğinde, bir ailenin bakım yükü hafiflediğinde, işte o zaman sosyal devlet gerçekten hayat bulur.

Çünkü mesele yardım dağıtmak değildir.

Mesele, kimseyi hayatın dışında bırakmamaktır.

Engelli insan bir rapor değildir.

Engelli insan bir insan hakkıdır.

Ve bir ülkenin medeniyet seviyesi, en güçlü insanının ne kadar ileri gidebildiğiyle değil; en fazla desteğe ihtiyaç duyan insanının ne kadar onurlu yaşayabildiğiyle ölçülür.

Devamını Oku