24 Temmuz 2026 Cuma
Antalya’daki feci kazada, aynı aileden 5 kişi hayatını kaybetti
CHP ikiye bölündü; bir taraf “hain”, diğeri “hırsız!” diyor
Gelin bakalım ahbaplar…
440 yıl önce stokçuluğa “dur” diyen devlet
Yardım dernekleri ve ahbaplar…
Türkiye ekonomisinde yeni dönem…
Kıymet bilmeyenlerin yüzünden iyilikten vaz mı geçmeliyiz?
İyilik; iyi olma durumu, sağlığı yerinde olma anlamına gelse de yazımıza konu olan iyilik, karşılık beklemeden yapılan yardım, lûtuf, kerem, ihsan, inayet anlamına gelmektedir.
İyiliğin çeşitleri çok ve alanı da çok geniştir.
İyilik, sevginin, şefkat ve merhametin eylem haline dönüşmüş şeklidir.
Bir insanın, insana, topluma, doğaya, çevreye, hayvanlara, bitkilere doğrudan ya da dolaylı olarak yarar sağlaması, faydalı olanların ve güzelliklerin gelişimine destek vermesi, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde yaptığı eylemdir.
İyilik, güler yüzlü olmak, tebessümü eksik etmemek, yumuşak, tatlı ve güzel söz söylemek olabildiği gibi, insanlara zarar verebilecek şeylerin giderilmesi, yazın sıcağında herhangi bir hayvanın su ihtiyacını gidermek, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak, herhangi bir konuda fikren yardımcı olunmasını isteyen birine doğru, iyi ve güzel olanı tavsiye ederek yol göstermek, kış ortasında zorda kalmış kuşların, vahşi hayvanların bile hayatlarını sürdürebilmelerine katkılar sunmak da iyilik adına yapılan eylemlerden bazılarıdır.
Güzel söz söylemek bir iyiliktir.
Sözü güzel söylemek de bir iyilik ayrıca da zarafettir.
İnsanoğlu fıtraten iyiliğe de kötülüğe de meyillidir
İnsanoğlunun vicdanı, içindeki sevgi, şefkat ve merhamet duyguları ve selim olan aklı insanı iyiliğe yönlendirdiği gibi, nefsi ve şeytanı da kötülüğe yönlerdirir.
Kişi, iyiliğe yönlendiren sesi dinler ve iyilik işlerse iyilerden olur.
Tam tersini dinler ve o yönde haraket ederse kötülerden olur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), iyi insanı tarif ederken “Sizin en iyiniz, kendisinden hep iyilik beklenen ve kötülük etmeyeceğinden emin olunandır.” diye buyurmuşlardır. (Tirmizi, Fiten, 76)
İyilik, karşılığı iyilik yapılandan değil, sadece Allah’tan (c.c ) beklenen söz ve eylemdir.
İyiliğin karşılığını, iyilik yapılandan beklemek, iyiliğe karşı yapılmış bir kötülüktür.
Yapılan hiçbir iyilik küçük görülmemeli, küçük gibi görünen iyiliklerin büyük faydalara vesile olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır.
Dar imkânlara sahip olanların yaptığı basit gibi görünen iyiliklerin geniş imkânlara sahip olanlara örneklik oluşturacağı ve onları teşvik edip iyiliklere yönlendirebileceği unutulmamalıdır.
İnsan görevi icabı yapmış olduklarını iyilik yapıyormuş gibi göstermemeli, muhatabına da hissettirmemelidir.
Yapılan iyilikler hiçbir zaman başa kakılmamalıdır.
Yüce Rabbimiz: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır.
Allah (c.c) hiçbir şeye muhtaç değildir. Halimdir, yumuşak davranır.” diye buyurmaktadır. (Bakara Suresi ayet: 263)
Yapılan iyiliklerin gösteriş için, insanların övgüsünü kazanmak için yapılmaması gerekir.
Gösteriş için yapılan iyiliklerin kişiye ahiret âleminde hiçbir faydası dokunmayacaktır.
Gösteriş için yapılan iyiliklerin faydasız olduğunu yüce Rabbimiz Bakara Suresi’nin 264. ayetinde verdiği örnekle şöyle açıklamaktadır: ”… Öyle birinin hali, bir kayanın haline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak yağmur inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş, öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler…”
İyiliğin Allah’tan (c.c) başkasından beklenerek yapıldığında ticaret haline hatta tefecilik haline dönüşme gibi bir tehlikesi vardır.
İyiliğe karşısı nankörlük yapanlar elbette vardır.
Bundan dolayı da “iyilik yap kötülük bul, iyilikten maraz doğar” gibi sözler söylenmektedir.
Lakin iyilik hakkında söylenen olumsuz sözler, iyiliğin zararlı olduğundan değil, iyilik yapılanın nankör olabileceği, kötülükle karşılık verme ihtimalinin olduğunu da düşünerek tedbirli davranılması içindir.
Yoksa iyilik mutlaka kötülükle karşılık bulur bundan dolayı iyilikte bulunmayınız anlamına değildir.
İyilikten asla vazgeçilmemesini tavsiye eden ecdadımız “İyilik yap denize at, balık bilmezse hâlik bilir.” diye çok güzel bir söz söylemişlerdir.
İyi bir insan, iyilik yaparken iyilik yaptığının saf ve temiz duygularından, masumiyetinden daha sonraları yararlanmayı, o kişiyi bazı emellerine alet etmeyi düşünmeyen insandır.
İyiliğin karşılığını yapılandan beklemek, iyiliği gizli bir rüşvete dönüştürmektir.
Suya atılan bir taşın suda oluşturduğu halkaların küçükten büyüğe doğru yayılıp genişlemesi gibi iyilik de önce yapanda, sonra iyiliğe erişende, daha sonra da bundan haberi olanda mutluluğa vesile olur.
Ne yazık ki öyle kişiler vardır ki, insanların zararına olabilecek ortamları hazırlayıp insanları böyle ortamlara teşvik etmeyi, insanlara bir hizmetmiş gibi sunarak ilk önce kendilerini kandırmakta ve insanları ikna etmeye çalışmaktadırlar.
Şu “çivisi çıkmış” dediğimiz dünyanın düzelebilmesi için yeryüzünde iyiliğin gelişmesi, yaygınlaşması gerekmektedir.
Dünyadaki karmaşanın, zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin ortadan kalkması, aç ve açıkta kalan kimsenin olmaması, çocukların, kadınların, hayvanların işkenceye uğramaması, cinayetlerin önlenmesi ancak ve ancak iyiliğin ve iyi insanların artması, insanların iyilikte birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde olmaları bu uğurda maddî ve manevî güçlerini birleştirmeleri ve iyiliği yeryüzüne yaymaları için her türlü meşru yolları kullanmalarıyla mümkün olacaktır.
Bu konuda medya organlarının da gayret göstermeleri gerekmektedir.
İnsanlar her gün verilen kötülük haberlerinden bunalmakta, psikolojileri bozulmaktadır.
Dünya sadece kötülüklerden ibaret değildir.
Toplumun arzusu, kötülük haberleri verilirken tekar tekrar verilmemesi, iyilik haberlerine daha sık yer verilmesi ve kötülük haberlerinin tersine iyilik haberlerinin tekrar tekrar verilmesidir.
Yüce Rabbimden bizlere, iyilik yapanlardan, iyiliği yaygınlaştıranlardan, ve iyilik konusunda yarışan, dayanışma, yardımlaşma ve birliktelik oluşturanlardan olmayı nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Kabir, kabir hayatı ve kabir ziyareti…
Kabir, arapça bir kelime olup “ölen bir insanın defnedildiği yer” anlamına gelmektedir.
Dilimizde daha çok kabir yerine arapça “ziyaret edilen yer” anlamına gelen mezar kelimesi kullanılmaktadır.
Kabir hayatı; insanın ölümüyle başlayıp kıyamet koptuktan sonra yeniden dirilişine kadar süren, dünya ile ahiret arasındaki geçiş dönemidir.
Bu dönem berzah âlemi diye de adlandırılmaktadır.
Berzah sözlük olarak, “iki şey arasındaki perde” anlamına gelmektedir.
İslâm inancında kişi kabre defnedilince Münker- Nekir diye isimlendirilen melekler tarafından sorgulanır.
Mlekler: “Rabbin kim, peygamberin kim, dinin ne, kitabın ne, kıblen neresi?” diye sorular sorarlar.
Sorulara doğru cevap verenler rahat bir kabir hayatı ile ödüllendirilirken cevap veremeyenler sıkıntılı bir kabir hayatıyla cezalandırılırlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu durumu:
“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye beyan etmişlerdir. ( Tirmizî, kıyame, 26)
İnsan hayatı üç aşamalıdır diyebiliriz.
Birinci olarak dünya hayatı: Ruhun bedenle birlikte olduğu şu anda yaşadığımız hayat.
İkinci olarak berzah hayatı: Ruhun dünyada birlikte olduğu bedenden ayrıldığı, insanın kabir sorguları karşısındaki tavrına göre yaşayacağı hayat.
Üçüncü olarak da ahiret hayatı: Kıyametin kopup berzah âleminin bittiği ruhların cesetlere dönmeleri ve insanların kabirlerinden kalkıp dirilmeleriyle başlayan hayat.
Anlaşıldığı gibi berzah hayatı dünya ve ahiret hayatı arasında yaşanan bir zamandır.
Dünya ve berzah hayatı fani, ahiret hayatı ise ebedidir.
Dünya hayatı çalışma, bir nevi ekip dikme hayatıdır.
Ahiret ise çalışmanın, ekip dikmenin karşılığını görme, hasılatını elde etme hayatıdır.
Elbette ki insan ameline göre karşılığını görecektir.
Dinimize göre kabirler gösterişten uzak, sade olmalı, israftan kaçınılarak lüks ve şatafatlı yapılar halinde olmamalıdır.
Kabrin yerinin belli olması için üzerinde sadece kimlik bilgilerinin bulunduğu bir taşın dikilmesi caizdir.
Dinimize göre kabir ziyareti müstehap/ menduptur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) ilk yıllarda cahiliye adetlerinin revaçta olduğundan Kabir ziyaretini men etmiş daha sonra islâm itikadının kuvvetlenip cahiliye adetlerinin mahzurları anlaşılıp tevhid akidesi kuvvetlenince, ahireti hatırlatıp ibret alınmasını sağladığı için kabirlerin ziyaret edilmesini teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatırlatır.” (İbn mâce, cenaiz,47)
Peygamber Efendimiz (s.a.v) de sıkça Baki kabristanına giderek ziyarette bulunur,
“Selâm size, ey bu diyârın mümin ve müslim halkı! İnşâallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın (c.c) bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” derdi.
(Müslim, cenaiz, 104)
Kabir ziyaretine abdestli gidilmesi daha faziletlidir.
Kabre varınca ayak ucunda durup yüz kabrin baş ucuna bakar vaziyette Kur’an-ı Kerim’den Yasin, Mülk, Fatiha ve İhlâs surelerini okumak sevabını ziyaret edilen ve kabristanda bulunan tüm mevtaların ruhlarına bağışlamak müstehaptır.
Kabir ziyaretinde kabirde yatan kişiden medet ummak (kişinin dileğinin yerine getirilmesini kabirde yatan kişiden istemek), bez bağlamak, mum dikmek, anahtar sürtmek, ev veya araba resimleri çizmek, mum yakmak, ölü adına adak dileyip kesmek gibi islâm adabına uymayan davranışlarda bulunmak caiz değildir.
Ayrıca kabirlerin üzerine oturmak, üzerlerine basıp çiğnemek, yüksek sesle ağlamak, kabri öpmek, etrafında tavaf etmek ve mezar başında namaz kılmak mekruh olup yasaklanan davranışlardandır.
Kabir ziyaretlerinin ölümü ve ahireti hatırlatma, ibret alma, insanı züht ve takvaya yöneltme, aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engelleme, kişiyi iyilik yapmaya yöneltme gibi faydaları vardır.
Yüce Rabbim bizlere kabirlerden ibret almayı ve son nefesimizi iman ile vermeyi nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selâmlarımla.
Devamını Oku
Mahallenin geçleri cami derneğinin çay ocağında bir araya gelip sohbet ederlerken Pamuk Dede’nin içeriye girdiğini farkedince Pamuk Dede‘nin masalarına oturmalarını rica ettiler.
Pamuk Dede, de gençlerin daveti üzerine aralarına oturup karşılıklı hal ve hatır sormalarından sonra aralarında koyu bir sohbet başlamış oldu.
Sohbet esnasında gençlerden biri: “Pamuk Dede’muk dede muharrem ayının son günlerini yaşamaktayız.
Kısa bir süre sonra 15 Temmuz Çarşamba günü Safer ayının ilk gününü yaşayacağız inşâallah bazı kimseler Safer ayının uğursuz olduğunu bu ayda belâların sağanak halinde yağabileceğini bilhassa da son çarşambasına dikkat edilmesini onun için çok istiğfar nafile namaz ve dualarla belâlara karşı Allah’a (c.c) sığınılması gerektiğini söylemektedirler.
Siz bu konu hakkında ne dersiniz.” diye sorunca Pamuk Dede: “Öncelikle her daim istiğfar ve nafile namaz ve dua ve Allah’a sığınma müslümanın yapacağı hayırlı bir ameldir.
Ancak Safer ayının uğursuzluğuna gelecek olursak konuyu önce Safer ayı ne demek ve uğursuz bir aymıdır diye detaylandırmalıyız?
Safer ayı; hicrî, kamerî ayların ikincisidir.
Safer sözlükte “Boş kalmak, boşluk, sararmak, sarılık anlamlarına gelmektedir.”
Yaygın olan yoruma göre cahiliye döneminde Araplar bu ayda savaşa çıkıp evleri boş kaldığı veya saldırdıkları evlerin eşyalarını alıp boşalttıkları için böyle isimlendirilmiştir.
Diğer bir yoruma göre ise; cahiliye döneminde insanların yüzlerinin sararmasına yol açan veba salgınının bu aya denk gelmesiyle kelimenin “sararmak” anlamıyla irtibatlandırılmıştır.
Bazıları da bu ismin Arapların nafakalarını elde etmede önemli bir yere sahip olan Yemen’deki Saferiyye adlı panayırla ilişkili olduğunu dillendirmişlerdir.
Cahiliye döneminde Safer ayı uğursuz kabul edilmiştir.
Bu ayda başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı ve kötü bir şekilde biteceği şeklindeki batıl inanışların islâm’dan sonra da bazı kişilerce varlığını sürdürmüş olup günümüze kadar da ulaştığı anlaşılmaktadır.
Peygamber efendimiz (s.a.v), batıl bir inanış olan safer ayının uğursuzluk sayılmasını: “Eşyada uğursuzluk yoktur. Safer ayında uğursuzluk yoktur. Baykuşun ötmesinde de uğursuzluk yoktur.” Hadis-i şerifinde beyan edildiği gibi reddetmiştir. (Müslim, selâm, 202)
Bu hadise istinaden safer ayının uğursuzluk anlayışını zihinlerden silmek için safer ayı “Saferülhayr” diye anılmıştır.
Uğursuzluk; sözlükte, işlerin ters gitmesine yol açtığına inanılan nesne, olay, fiil ve durum anlamına gelmektedir.
Uğursuzluk, insan ve hayvanlarla diğer bazı nesnelerin haraket, ses ve duruşlarını uğursuz sayma şeklinde de tanımlanır.
İnsanlar, ilk çağlardan beri çevrelerinde gördükleri birtakım nesnelerde, tabiat olaylarında, insanların ve hayvanların davranışlarında, duydukları bazı seslerde uğursuzluk bulunduğuna inanagelmişlerdir.
İslâm öncesi arap toplumunda da böylesi inanışlar yaygındı.
Kuşların uçma şekillerinden, ötmelerinden anlamlar çıkarmakta kendilerince uğursuz saymaktaydılar.
Bazı hayvanların uğursuzluk getirdiğine inanmaktaydılar.
İnsanların çeşitli dönemlerinde eski çağlardan beri var olan uğursuzluk inancı, kültürler arası etkileşimle toplumlar arasında inanma biçimi olarak bazı ortak özellikler taşımaktadır.
Bazı hayvanların ve günlerin uğursuz sayılmasında olduğu gibi.
Değişik çağlarda pek çok kişide var olan uğursuzluk anlayışının günümüzde de varlığını sürdürdüğüne şahit olmaktayız.
Günümüzde de birçok kişi uğursuzluk olarak niteledikleri şeylerden kendilerine bir kötülük ve zarar geleceğine inanmakta olup uğursuz saydıkları şeylerden uzak durmaya çalışmaktadırlar.
Dinî bir kaynağı olmayan uğursuzluk, birçok kişiyi tedirgin etmekle hayatlarının bazı dönemlerini korku, kaygı ve telaş içerisinde geçirmelerine sebep olmaktadır.
Günümüzde de salı günü işe başlamanın, gece aynaya bakmanın, eşik üstüne oturmanın, vefat eden çocuğu olan kadının arife günleri eline iğne almasının, belirli bazı günlerde çamaşır yıkama ve süpürge kullanmanın, ayakkabı veya elbiseyi ters giymeye başlamanın, iki bayram arası nikâh yapmanın, evin damında baykuş veya karga ötmesinin, insanın yolda giderken önünden kara kedinin geçmesinin, mezarlığı parmakla işaret etmenin, köpek ulumasının, kurban kesilirken hayvanın dilini dışarıya çıkarmasının, horozun vakitsiz ötmesinin, gece kül dökmenin, gelin alayının kırkı çıkmamış kadının evinin önünden geçmesinin, geceleri su birikintisi üzerinden atlamanın, gece ıslık çalmanın, üç yol ağzında yatmanın vb. dillendirildiğini duymuşsunuzdur.
Eski Mısır’dan kalma bir uğursuzluk inancı olan duvara dayalı merdiven altından geçmenin, günümüzde de devam ettirildiğine rastlamak mümkündür.
Uğursuzluk, insanların kendi düşünce, zan ve vehimlerinde oluşturduğu bir kavramdır.
İnsanlar, kendi isabetsiz karar ve eylemlerinden dolayı uğramış oldukları zararları başkalarının üzerlerine yıkıp kendilerini avutmak istemelerinden dolayı uğursuzluk kavramına sığınmaktadırlar.
İşler ters gidince sorumlusu olarak bazı insanları, hayvanları ve tabiat olaylarını suçlu ilan edip böylece bir miktar vicdanlarını rahatlatmak istemektedirler.
Uğursuzluk, halk arasındaki söylentilerden ibarettir.
İnsanların, hayvanların, bazı nesnelerin ve tabiat olaylarının uğursuzluk sayılmasının dinimizce bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur.
Hz. Peygamberimiz’in oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulunca bazı kimseler iki olay arasında irtibat kurmuş, Efendimiz (s.a.v) de: “Güneş ve ay ilâhi birer alâmettir. Herhangi bir kişinin ölümü üzerine tutulmazlar.” diye buyurmuştur. (Buhâri, küsuf, 1,15; Müslim, küsuf,10, 23, 29 )
Peygamber Efendimiz (s.a.v), İslâm da uğursuzluk anlayışının bulunmadığını, daima iyimser ifadelerin kullanılması gerektiğini söylemişlerdir. (Buhâri, tıp,44,54)
Müslümanlar olarak bizler meşru olan eylem ve söylemlerde bulunup, netice olarak Rabbimizden hayr, sağlık ve bereket ihsan etmesini dilemeli ve beklemeliyiz.” diyerek sözlerini tamamlayan Pamuk Dede, tekrar görüşme dileğiyle gençlerle vedalaştı.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Yaz Kur’an Kursları ve dinî eğitim açısından önemi …
Okulların yaz tatiline girmesiyle milyonlarca öğrencinin velileri yavrularının minik yüreklerine itikadî, imanî ve ahlâkî değerleri nasıl yerleştirebiliriz arayışı içine girmektedir.
Velilerden birçoğunun bu arayışına Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın hemen hemen yurdun her köy, kasaba ve şehir camilerinde tertip edilen Yaz Kur’an Kursları cevap vermektedir.
Günümüzde gerek devlet, gerekse de özel sektörde çalışmakta olan anne babalar için bu kurslar önemli ve kaçırılmaması gereken bir fırsattır.
Çucuklarını bu kurslara gönderen veliler bir nebze de olsa boşa vakit geçirmekten ve dijital ortamdan uzak tutmuş olacaklardır.
Yaz Kur’an Kursları’nda eğitim 06 Temmuz Pazartesi başlayacak 14 Ağustos Cuma günü sona erecektir.
Temiz yürekli masum yavruların bu kurslarda öğreneceği temel dinî bilgiler ilerleyen hayatlarında kendileri için bir yol gösterici olacak, onların ahlâkî durumlarına etki edecektir.
Yaz mevsimi çocuklar için dinlenme ve eğlenme zamanıdır.
Ancak bu zamanın bir kısmını Yaz Kur’an Kursları’nda alınan dinî eğitimle birlikte, saygı ve sorumluluk bilincini de öğrenen çocukların ileri ki yıllarda toplumla daha uyumlu ve olumlu birer birey olacakları daha önce ki yıllardan edinilen tecrübelerle sabittir.
Yaz Kur’an Kursları’nda çocuklar, Kur’ an-ı Kerim okumayı öğrenmenin yanında temel dinî bilgileri, Peygamberimizin (s.a.v) hayatını ve O’nun güzel ahlâkını öğrenme imkânı bulurlar.
Bunun yanında çeşitli etkinlik ve sosyal faaliyetler sayesinde arkadaşlık bağlarını güçlendirmeyi, birlikte haraket etmeyi ve yardımlaşmayı da öğrenmiş olurlar.
Bu yönüyle yaz kursları çocukların hem zihinsel hem de manevî gelişmelerine katkı sunmuş olur.
Bu kurslarda eğitimcilerin özverisiyle ailelerin desteğinin bütünleşmesi kurslardan alınacak verimin artmasını sağlayacaktır.
Anne ve babalar çocuklarına dinini öğretmekle yükümlüdürler.
Çocuklar, dünya hayatının süsü ve Rabbimizin birer emanetidirler.
Dünya hayatı geçicidir.
Önemli olan ahiret hayatına hazırlık yapmaktır.
Çocuklarımızı dünya hayatını bir kenara bırakmadan ahiret hayatına hazırlamamız görevimizi yapmış olma açısından uygun olandır.
Yüce Rabbimiz Tahrim suresi 6. ayette bizleri ” Ey iman edenler! kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. ” diye uyarmaktadır.
Kendimizi cehennem azabından korumamız gerektiği gibi ailemizi de korumamız gerekir.
Bu koruma yolunun da çocuklarımıza dinî bilgileri, doğru bir iman ve itikadı, haramı, helâli, sevgiyi, saygıyı, merhameti, şefkati, adaleti, insan ve hayvan haklarına riayet etmeyi, çevre bilincine sahip olmayı ve her konuda sorumluluk taşımayı öğretmekten geçtiğini de unutmamamız gerekir.
İyi bilmemiz gerekir ki, geleceğimiz açısından çocuklarımızın iyi bir din eğitimi alması, bedenî gelişimi sağlanırken ruhî gelişimi de unutulmadan ve dünya imar edilirken ahiretinde ihya edilmesi önem arzetmektedir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v): “Hiçbir anne baba çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.”
(Tirmizì, birr, 33)
Hadis-i şerifiyle çocuğa eğitim ve ahlâkî değerlerin verilmesinin önemine dikkat çekmiştir.
Çocukları Yaz Kur’an Kursları’na göndermenin önemini bu gün için yaşı 60 ve üzeri olan cami cemaatinin “biz namazlarımızı küçükken camide öğrendiğimiz bilgiler ve namaz sureleriyle eda etmekteyiz” demelerinden anlayabiliriz.
Yüce Rabbim yaz kur’an kurslarına katılacak çocuklara zihin açıklığı versin.
Sağlıklı, bereketli, hayırlı ömürler nasip etsin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selâmlarımla.
Devamını Oku
Yine orman yangınlarının mevsim olarak daha büyük bir ihtimalle gerçekleşebileceği günleri yaşamaktayız.
Yıllardır karşı karşıya kaldığımız bir sorunumuz olan orman yangınlarıyla üzülmekte, dertlenmekteyiz.
Maalesef son yıllarda her yıl bir önceki yıla göre daha fazla orman yangınlarıyla karşılaşmaktayız.
Geçen yıl bu sorunu yoğun bir şekilde yurdun birçok yerinde ve aynı zamanlarda yaşamıştık.
İnşâallah bu yıl önceki yıllarda karşılaştığımız can ve mal kayıplarıyla karşılaşmayız.
Can kayıpları derken insan olarak kaybettiklerimiz akla gelse de yangında kaybedilen bütün canlıların birer can taşıdığı da aklımızdan çıkmamalıdır.
Orman yangınlarının değişik sebepleri vardır.
Yangınlar doğal şartların oluşmasından meydana geldiği gibi insan kaynaklı da olabilmektedir.
Yetkililerin açıklamalarına göre yangın sebeplerinin yüzde doksan oranında maalesef insan kaynaklı olduğudur.
İnsan kaynaklı olanlar: tam söndürülmemiş sigara izmaritleri, orman içinde piknik yapanların yaktıkları ateşlerin tam anlamıyla söndürülmeden bırakılıp sonradan rüzgârın etkisiyle alevlenmeleri, geride bırakılan şişe gibi cam eşyaların bazı sebeplerle kırılan parçalarının mercek işlevi görmesinden dolayı güneş ışınlarını yansıtarak kurumuş ot, yaprak, çalı ve benzerlerini tutuşturması gibi insanların ihmal ve dikkatsizliğinden dolayı da kaynaklanmaktadır.
İnsan kaynaklı olanlardan biri de anız yakmalarından dolayı olan yangınlardır.
Anız yakmanın toprak altı ve üstü milyonlarca canlının yanarak ölmesine neden olduğu için Diyanet İşleri’nin fetvasında haram olduğu belirtilmiştir.
Ateşle azap Allah’a (c.c) aittir.
Anız yakmak bir nevi ateşle azap etmek gibidir denilmiştir.
Daha değişik bazı sebepler de sayılabilir.
Bunların dışında en üzücü ve kahredici olan da kasıtlı olarak çıkarılan yangınlardır.
Çıkan ya da çıkarılan orman yangınları yeşil alanların küle dönmesine, siyah bir renge bürünmesine, zaman zaman yerleşim alanlarını da etkileyerek evlerin, mahallelerin, köylerin etkilenmesine, bazılarının da tamamen veya kısmen yanmasına sebep olmaktadır.
Orman yangınlarında millî servetin heba olması yanında yüreklerimizi dağlayan can kayıpları, küçük ve büyükbaş hayvanların telef olması, orman alanlarında yaşayan milyonlarca karınca ve böcek türünün yanması, birçok yaban hayvanının acılar içinde kıvranarak can vermesine sebep olmaktadır.
Bu canlıların; canlı canlı yanmalarından dolayı da yüreklerimiz acımakta, gözlerimiz yaşarmaktadır.
Orman yangınlarından dolayı bitki florası etkilenmekte, bazı canlı türleri azalmakta, ekolojik denge bozulmaktadır.
Dünyamız ekolojik dengenin bozulmasından dolayı birçok sorunlar yaşamaktadır.
Yıllardır karşılaştığımız bu sorunlarla baş edebilmek için elbette yetkililer edindikleri tecrübelerle bazı önlemler almakta ve çalışmalar yapmaktadır.
Bu yangınları tamamen önlemek ve bitirmek imkânsız gibi gözükse de en aza indirmek mümkün olabilir.
Orman yangınlarının çıktığı bölgelerin çoğunlukla çam ormanlarından oluşması, yangın esnasında çam kozalaklarının patlayarak 200 metre uzağa kadar sıçraması, rüzgârın kuvvetli ve çok yönlü esmesi yangınla mücadeleyi zorlaştırdığı da bir gerçektir.
Bazı sebeblerden dolayı alınan tedbirlerin yetersiz kalması çoğumuzu üzmektedir.
Böylesi acılı günlerde insanımızın büyük çoğunluğu birlik ve beraberlik örnekleri sergilemektedir.
Elbette bazı eleştiriler de olacaktır.
Önemli olan eleştirilerin yapıcı ve yol gösterici olmasıdır.
Yetkililerin önlemler açısından daha geniş ve etkili yöntemlere başvurmasında teknolojinin en son yeniliklerinden faydalanmalarında büyük yararlar olacağı aşikârdır.
Böylesi durumlarda, ormanlar içerisinde söndürme araçlarının ve ekiplerin daha kolay ulaşım sağlamaları için daha çok yolların açılması, yetersiz yolların genişletilmesi, su sağlanacak kaynakların çoğaltılması, yangın kulelerinin arttırılması, çamlık alanlarının parsellenip, ara parsellere yangına dayanıklı ağaç türleriyle kozalak sıçrama mesafesinde ağaçlandırılması, yangınları önleme ve söndürme konusunda uzman olan kişilerden oluşacak, bu konuları sürekli takip edecek ve bu konuda çalışmalar yapacak merkezde oluşturulan kurullar dışında yangın çıkma ihtimali yüksek olan bölgelerde de oluşturulması ve sürekli faaliyet haline getirilmesi gibi önlemlerin yanında, emniyet birimlerinde oluşturulan bekçi kadrosu gibi kadroların oluşturulması düşünülebilir.
Orman yangınlarını önleme konusunda oluşturulacak bekçi kadroları binlerce işsiz gencimize istihdam imkânı da sağlamış olacaktır.
Bu kadroda görev alacak olanlar geceli gündüzlü çalışabilecek, gece görüş kameraları dahil son teknolojik imkânlarla donatılarak ve her görevliye yaya mesafesinde görev esnasında kontrol edebileceği alanlar belirlenmesi yangınların azaltılmasında etkili olacaktır.
Nasıl ki sağlık konusunda hastalanmadan önce alınacak sağlık tedbirleri, hastalandıktan sonra yapılacak sağlık giderlerinden çok daha az maliyet yükü getiriyorsa bu konuda da aynı fayda sağlanacaktır.
Bu konuda vatandaşların şuurlandırılması açısından ilgili bakanlıkça bastırılıp ilköğretim okullarına ücretsiz dağıtılacak kitapların öğretmenlerimizin gözetiminde tavsiye edilip takip edilmesinin yararlı olacağı aşikârdır.
Bu orman yangınlarında milî servetimiz, can ve mal kayıplarımız, yanan alanları tekrar yeşertmek için harcadığımız zaman ve para kaybımız, ciğerlerimizin yanması, yüreklerimizin dağlanması şu soruyu kendimize sordurmaz mı:
Yanan sadece orman mı?
Ormanlarımız millî servet olarak sadece bizlere ait değildir.
Gelecek nesillerinde hakları vardır.
Gelecek nesillerin varislerimiz olduğunu idrak ederek hepimiz sorumluluk sahibi olduğumuzu asla unutmamamız gerekir.
Yüce Rabbimden bizlere orman yangınlarıyla baş edebildiğimiz en aza indirdiğimiz günleri görmeyi nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku