DOLAR 47,7078 0.16%
EURO 55,2036 0.29%
ALTIN
BITCOIN 30961060,80%
İstanbul
30°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Recep SEYMEN

Recep SEYMEN

07 Ağustos 2026 Cuma

Dua başlı başına bir ibadettir

Dua başlı başına bir ibadettir

Dua sözlük olarak; çağırmak, seslenmek, yakarmak ve ibadet etmek anlamına gelmektedir.

Dua, Allah’ın (c.c) yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içinde lûtuf ve yardımını istemesini ifade etmektedir.

İnsanoğlu sınırlı ve acizdir.

Yüce Allah (c.c) sınırsız ve sonsuz kudret sahibidir.

İnsanoğlu kendisinin ve bütün âlemlerin sahibi, Rabbi olan Allah (c.c) ile dua vasıtasıyla diyalog kurmaktadır.

Dua, kulun Allah (c.c) ile iletişim kurmasında bir araç olarak âdeta halini arzeden dilek ve

temennilerini içeren bir dilekçe mesabesindedir.

Bizleri yaratan ve yaşatan, yoktan var eden, kendisinden başka kulluk edilecek ilâh olmayan

şanı yüce Rabbimiz hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir.

O, (c.c) Azizdir.

Bizler ise aciziz.

Dua aciz olanın aziz olandan istemesidir.

Yüce Allah (c.c) “Duanız olmasa Allah (c.c) size ne diye değer versin.” ( Furkan suresi,ayet;77″) buyurarak, duanın Allah’a (c.c) değil, insana değer kattığını hatırlatmaktadır.

Duanın hangi dilde yapıldığı değil, nasıl ve ne halde yapıldığı; içten gelerek mi, gaflet içerisinde mi,  âdaba uygunmu olduğu önemlidir?

Duanın dili aslında kalbin dilidir.

Duada kelimelerin, kurulan cümlelerin dilden dökülmesinden daha önemli olan samimiyetle ve kalpten söylenmiş olmasıdır.

Muhatabımızın bizi bizden daha iyi bilen ve daha iyi tanıyan Allah (c.c) olduğu bilinciyle yakarışımızı

yapmamızdır.

“Kullarım sana benden sorarlarsa deki; “Şüphesiz ben onlara çok yakınım.

Bana dua edenin duasına icâbet ederim.

Öyleyse onlar da benim davetime uysunlar ve bana iman etsinler.

Böyle yaparlarsa,

en doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara suresi, ayet;

186) buyuran yüce Rabbimiz başka bir ayette yakınlığını “Biz kulumuza şah damarından daha yakınız.” diyerek tarif ediyor.

Dualarımızı bize şah damarımızdan daha yakın olan Rabbimize arzettiğimizi ve azameti karşısında acizliğimizin idrakinde olarak yapmalıyız.

Sözlü dualarımızı elbette yapmalıyız lâkin fiilî dualarımızı da asla unutmamalıyız.

Allah (c.c) kâinattaki meydana gelecek tüm olayları belli sebeplere bağlamıştır.

Arzu ettiği bir şeyin olmasını dileyen kişi, onun sebeplerini yerine getirmek zorundadır.

Sınavlarda başarılı olmak isteyen öğrencinin derslerine çalışması fiilî bir duadır.

Hayvanı hasta olan birinin tedavisiyle ilgilenmeyip

sadece dua ettiğine şahit olan arif bir zatın o kişiye “Duana birazda ilâç katıver” demesi manidardır.

Bir işin gerçekleşmesi için gayret göstermeyip hiçbir sebebe sarılmadan oturduğu yerden dua eden kişinin yapmış olduğu haraket ne kadar yanlış ise, bütün çalışmaları yapıp gerekli tedbirleri aldıktan yani fiilî duasını tamamladıktan sonra “Ben gereğini yaptım bu iş mutlaka olacak” diye hele işin içine biraz da kibir katarak sözlü dua etmeyenin yapmış olduğu davranış da o derece yanlıştır.

İnsanlar var olduğundan beri dualar vardır ve farklı şekillerde fert ve topluluk olarak devam ettirilmektedir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v: “Dua ibadettir.” veya “Dua ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Daavât, 1) buyurmak suretiyle, Allah’a (c.c) kulluğu en iyi şekilde ifade eden hal ve tavrın dua olduğunu belirtmiştir.

İbadet, kendisine kulluk edilecek yegâne varlık olan Allah’a (c.c) en üstün saygı ve en büyük tevazu ile yüzünü dönmektir.

İbadet kulun, Allah’ın ( c.c) huzurunda hiçliğini, yoksulluğunu ve sadece O’na muhtaç olduğunu dile getirmesidir ki bunu en iyi anlatan hal de

duadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hayatının her karesini dualı yaşamıştır.

Bizlerde O’nun dualarını öğrenip, dualarımıza katmakla istifade etmeliyiz

Dua, insan ile Rabbi arasındaki en büyük bağdır.

Dualarımız ile en sevinçli halimizden, en kederli halimize, maddî ve manevî en üst seviyeden, en alt seviyeye, her hal ve durumda Allah (c.c) ile olan bağımızı canlı tutmuş oluruz.

Müslümanın Rabbi ile ilişkisinin canlılığını koruması hayatını disipline etmesi bakımından duanın önemi büyüktür.

“Tabiat boşluk kabul etmez” kaidesini iyi anlayarak davranışlarımızı bu kaideye göre düzenlemeliyiz.

Çok iyi bilinmelidir ki kalp, zihin, beden Allah’ı (c.c)

anmaz ise Allah (c.c) ile sürdürülmesi gereken bağ zayıflarsa, Allah’a (c.c) ait kılınması gereken bu alanlar başka şeylerle doldurulur; Allah (c.c) korusun, şeytanların ve nefsin hoyratça kullandığı alanlara dönüşür.

Çünkü Hak ile meşgul olmayanın batılın peşine düşmesi her an için mümkündür.

Dua etmek kadar duanın nasıl yapılacağı da önemlidir.

Kulun bu ihtiyacına ve bu sorularına cevap her şeyde olduğu gibi yine Kur’an ve sünnetten gelir.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Peygamberlerin de yapmış olduğu dua örnekleri mevcuttur.

Şunu da unutmamalıyız ki, yüce kitabımız bir dua niteliğinde olan Fatiha Suresi ile başlamakta yine

birer dua olan Felak ve Nas Sureleri ile son bulmaktadır.

Bu durum da duanın önemli olduğunu gösteren bir delildir.

Yüzyıllardır islâm âlimleri Kur’an ve sünnetten ilham alarak duanın nasıl yapılacağı konusunda temel ilkeler belirlemişlerdir.

Bu ilkeleri; duaya başlarken Allah’ın (c.c) birliğini dile getirme ve O’nu övgüyle anma, Resülûne salavat getirme,

Allah’tan (c.c) af, merhamet ve hayır gibi manevî isteklerde bulunma, bunun yanında dünyevî isteklerini dile getirme, sonunda da hamd, salâvat ve tesbihle duayı sonlandırma olarak sıralayabiliriz.

Şu da gözardı edilmemelidir ki, doğru kelâm ve üslup ile yapılan duanın kabul edileceği konusunda şüphe duyulmamalıdır.

Doğru kelâmı; duada kullanılan kelimelerin o yüce makama yakışır tarzda olması ve Allah’ın (c.c) rahmetini cezbedecek nitelikler  taşıması gerekir diye anlamak lazımdır.

Doğru üslûp olarak da Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) dua ederken nasıl bir ses tonu kullanılması gerektiği, tevazu halinde olunması, ellerin semaya açılması mümkünse kıbleye yönelinmesi gibi tavsiyelerinin dikkate alınması gerekir diye anlamalıyız.

Muttefekun aleyh diye tabir edilen Hadis-i Şerifler’in birinde Peygamber Efendimiz (s.a.v)

“Ey iman edenler! Sizler işitmeyen veya sizleri görmeyen bir Allah’a (c.c) dua etmiyorsunuz.

O her  halde ve durumda sizleri görmektedir.

Öyleyse buna göre davranın.” diye uyarıda bulunmuştur.

Dua için özel bir zamanın zorunluluğu yoktur.

İnsan istediği her zaman diliminde dua edebilir.

Ancak Efendimiz’in (s.a.v) özellikle ilâhî bir fırsat gibi önümüze serdiği ve tavsiye ettiği zaman dilimlerini değerlendirmekte yarar vardır.

Bu zaman dilimleri şu şekilde ifade edilebilir:

Gecenin son üçte birlik kısmı, cuma günleri ezan ile kamet arasında, yağmur yağarken, oruçlunun iftar öncesinde, kadir gecesinde, seher vakitlerinde, namaz sonrasında.

Duada mekân konusu da zaman gibidir.

Ama zamanda olduğu gibi yine Peygamberimiz (s.a.v), bazı mekânlar için özel tavsiyeler etmiştir.

Bu mekânlardan en önemli yeri, hiç şüphesiz Hacc’da yapılan dualar tutar.

Yeryüzünün sevap bakımından en bereketli yeri Mekke ve Medine’dir.

Onun için Peygamberimiz (s.a.v)  Tavafta, zemzem kuyusunda, Safa ve Merve arasında ve Arafat’ta

duaların yapılmasını tavsiye etmiş, kendisi de bu mekânlarda özel dualar etmiştir.

Yine Efendimiz (s.a.v) namazlarda secde halinde,

camiler ve mescidlerde, yolculuk esnasında dua edilmesini tavsiye etmiştir.

Duayı özel bir ruh hali ile ve haşyet içerisinde, samimi bir şekilde yapmalı, duaya icâbet edilmesi için acele etmemeli, kavlî duadan önce fiilî duaları yapmalı, yenilen ve içilenlerin helâl olmasına dikkat edilmelidir.

“O kadar dua ediyoruz, bir türlü karşılık bulamıyoruz” denilmemeli, duada ısrar edilip asla bu ibadet ihmal edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki Allah (c.c) ihmal etmez, imhal eder yani süreyi uzatır.

Rabbimiz kulunun duasına icâbet eder.

Ya duasının karşılığı olan isteğini verir veya kulun isteğinin hayrına olmayacağını bildiği için isteğinin yerine ona ulaşacak bir kötülüğü önleyerek ona ihsanda bulunur.

Ya da isteğini kat kat karşılık vermek üzere ahirete erteler.

İhtimal dahilindedir ki, bizim yana yakıla istediğimiz şey, hakkımızda hayırlı olmayabilir

Yüce Rabbim bizleri duası kabul olunan kullarından eylesin.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Şiir dünyam (2)

Şiir dünyam (2)

Hatırlanacağı gibi daha önce şiirlerimden bir kısmını kaleme almıştım…

Okuyucularımızdan “devamı gelir mi?” diye beklenti içerisinde olanlara cevaben şiirlerimden bir demet daha beğenilerinize sunuyorum…

Sevgi ve şefkat ile iyileşir yaralar

Ellerin taşından çok dostun gülü yaralar.

                            * *  *

Hürmetle selâmlarım gerçek dava erini, vatan söz konusuysa feda eder serini

                             * * *

Elbet hane bile yıkar su-i zan,

Rabbim nasip et irfan ile izan

                             * * *

Olmaz derler dağların doruğu karsız

Kusursuz yâr arayan kalırmış yârsız.

                             * * *

Anneniz hayattayken kıymetini biliniz,

Ağlatmayın ağlarsa yaşlarını siliniz.

                             * * *

Zulmeti dost sanana düşman görünür ziya,

Düşün neden görülmez küçük çocukta riya.

                             * * *

Ana çeker sanma ağyar gam çeker,

Yad güler haline dost biraz gam çeker.

Gül ehlinazdır hoşlanır niyazdan

Bülbüle sor ki söylesin ne gam çeker.

Lisan söyleşir ehlidil gam çeker

Esrar-ı sevdayı bil ki zi gam çeker.

Canâ rakibe teveccüh eylersen

Bu sıklet-i meşekkati bi gam çeker.

                            * * *

Muttakî yaşayanın haram girmez midesine,

Hain sırttan vurur, vurmaz yiğit sinesine.

                           * * *

Güneşin ışığını saklasa da bulutlar,

Bu böyle gider diye kesilir mi umutlar.

Bugün de burda verelim mola,

Sürç-i lisan ettiysek affola.

Yüce Rabbimden bizlere şiir tadında bir hayat ve son nefesimizi iman ile vermeyi nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun

Selâmlarımla.

Devamını Oku

İyilik yapmaktan vaz mı geçelim?

İyilik yapmaktan vaz mı geçelim?

Kıymet bilmeyenlerin yüzünden iyilikten vaz mı geçmeliyiz?

İyilik; iyi olma durumu, sağlığı yerinde olma anlamına gelse de yazımıza konu olan iyilik, karşılık beklemeden yapılan yardım, lûtuf, kerem, ihsan, inayet anlamına gelmektedir.

İyiliğin çeşitleri çok ve alanı da çok geniştir.

İyilik, sevginin, şefkat ve merhametin eylem haline dönüşmüş şeklidir.

Bir insanın, insana, topluma, doğaya, çevreye, hayvanlara, bitkilere doğrudan ya da dolaylı olarak yarar sağlaması, faydalı olanların ve güzelliklerin gelişimine destek vermesi, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi yönünde yaptığı eylemdir.

İyilik, güler yüzlü olmak, tebessümü  eksik etmemek, yumuşak, tatlı ve güzel söz söylemek olabildiği gibi, insanlara zarar verebilecek şeylerin giderilmesi, yazın sıcağında herhangi bir hayvanın su ihtiyacını gidermek, ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak, herhangi bir konuda fikren yardımcı olunmasını isteyen birine doğru, iyi ve güzel olanı tavsiye ederek yol göstermek, kış ortasında zorda kalmış kuşların, vahşi hayvanların bile hayatlarını sürdürebilmelerine katkılar sunmak da iyilik adına yapılan eylemlerden bazılarıdır.

Güzel söz söylemek bir iyiliktir.

Sözü güzel söylemek de bir iyilik ayrıca da zarafettir.

İnsanoğlu fıtraten iyiliğe de kötülüğe de meyillidir

İnsanoğlunun vicdanı, içindeki sevgi, şefkat ve merhamet duyguları ve selim olan aklı insanı iyiliğe yönlendirdiği gibi, nefsi ve şeytanı da kötülüğe yönlerdirir.

Kişi, iyiliğe yönlendiren sesi dinler ve iyilik işlerse iyilerden olur.

Tam tersini dinler ve o yönde haraket ederse kötülerden olur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), iyi insanı tarif ederken “Sizin en iyiniz, kendisinden hep iyilik beklenen ve kötülük etmeyeceğinden emin olunandır.” diye buyurmuşlardır. (Tirmizi, Fiten, 76)

İyilik, karşılığı iyilik yapılandan değil, sadece Allah’tan (c.c ) beklenen söz ve eylemdir.

İyiliğin karşılığını, iyilik yapılandan beklemek, iyiliğe karşı yapılmış bir kötülüktür.

Yapılan hiçbir iyilik küçük görülmemeli, küçük gibi görünen iyiliklerin büyük faydalara vesile olabileceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Dar imkânlara sahip olanların yaptığı basit gibi görünen iyiliklerin geniş imkânlara sahip olanlara örneklik oluşturacağı ve onları teşvik edip iyiliklere yönlendirebileceği unutulmamalıdır.

İnsan görevi icabı yapmış olduklarını iyilik yapıyormuş gibi göstermemeli, muhatabına da hissettirmemelidir.

Yapılan iyilikler hiçbir zaman başa kakılmamalıdır.

Yüce Rabbimiz: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır.
Allah (c.c) hiçbir şeye muhtaç değildir. Halimdir, yumuşak davranır. diye buyurmaktadır. (Bakara Suresi ayet: 263)

Yapılan iyiliklerin gösteriş için, insanların övgüsünü kazanmak için yapılmaması gerekir.

Gösteriş için yapılan iyiliklerin kişiye ahiret âleminde hiçbir faydası dokunmayacaktır.

Gösteriş için yapılan iyiliklerin faydasız olduğunu yüce Rabbimiz Bakara Suresi’nin 264. ayetinde verdiği örnekle şöyle açıklamaktadır: ”… Öyle birinin hali, bir kayanın haline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak yağmur inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş, öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler…”

İyiliğin Allah’tan (c.c) başkasından beklenerek yapıldığında ticaret haline hatta tefecilik haline dönüşme gibi bir tehlikesi vardır.

İyiliğe karşısı nankörlük yapanlar elbette vardır.

Bundan dolayı da “iyilik yap kötülük bul, iyilikten maraz doğar” gibi sözler söylenmektedir.

Lakin iyilik hakkında söylenen olumsuz sözler, iyiliğin zararlı olduğundan değil, iyilik yapılanın nankör olabileceği, kötülükle karşılık verme ihtimalinin olduğunu da düşünerek tedbirli davranılması içindir.

Yoksa iyilik mutlaka kötülükle karşılık bulur bundan dolayı iyilikte bulunmayınız anlamına değildir.

İyilikten asla vazgeçilmemesini tavsiye eden ecdadımız “İyilik yap denize at, balık bilmezse hâlik bilir.” diye çok güzel bir söz söylemişlerdir.

İyi bir insan, iyilik yaparken iyilik yaptığının saf ve temiz duygularından, masumiyetinden daha sonraları yararlanmayı, o kişiyi bazı emellerine alet etmeyi düşünmeyen insandır.

İyiliğin karşılığını yapılandan beklemek, iyiliği gizli bir rüşvete dönüştürmektir.

Suya atılan bir taşın suda oluşturduğu halkaların küçükten büyüğe doğru yayılıp genişlemesi gibi iyilik de önce yapanda, sonra iyiliğe erişende, daha sonra da bundan haberi olanda mutluluğa vesile olur.

Ne yazık ki öyle kişiler vardır ki, insanların zararına olabilecek ortamları hazırlayıp insanları böyle ortamlara teşvik etmeyi, insanlara bir hizmetmiş gibi sunarak ilk önce kendilerini kandırmakta ve insanları ikna etmeye çalışmaktadırlar.

Şu “çivisi çıkmış” dediğimiz dünyanın düzelebilmesi için yeryüzünde iyiliğin gelişmesi, yaygınlaşması gerekmektedir.

Dünyadaki karmaşanın, zulmün, haksızlığın, adaletsizliğin ortadan kalkması, aç ve açıkta kalan kimsenin olmaması, çocukların, kadınların, hayvanların işkenceye uğramaması, cinayetlerin önlenmesi ancak ve ancak iyiliğin ve iyi insanların artması, insanların iyilikte birlik, beraberlik ve dayanışma içerisinde olmaları bu uğurda maddî ve manevî güçlerini birleştirmeleri ve iyiliği yeryüzüne yaymaları için her türlü meşru yolları kullanmalarıyla mümkün olacaktır.

Bu konuda medya organlarının da gayret göstermeleri gerekmektedir.

İnsanlar her gün verilen kötülük haberlerinden bunalmakta, psikolojileri bozulmaktadır.

Dünya sadece kötülüklerden ibaret değildir.

Toplumun arzusu, kötülük haberleri verilirken tekar tekrar verilmemesi, iyilik haberlerine daha sık yer verilmesi ve kötülük haberlerinin tersine iyilik haberlerinin tekrar tekrar verilmesidir.

Yüce Rabbimden bizlere, iyilik yapanlardan, iyiliği yaygınlaştıranlardan, ve iyilik konusunda yarışan, dayanışma, yardımlaşma ve birliktelik oluşturanlardan olmayı nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku

Kabir ziyareti ve kabir hayatı…

Kabir ziyareti ve kabir hayatı…

Kabir, kabir hayatı ve kabir ziyareti…

Kabir, arapça bir kelime olup “ölen bir insanın defnedildiği yer” anlamına gelmektedir.

Dilimizde daha çok kabir yerine arapça ziyaret edilen yer” anlamına gelen mezar kelimesi kullanılmaktadır.

Kabir hayatı; insanın ölümüyle başlayıp kıyamet koptuktan sonra yeniden dirilişine kadar süren, dünya ile ahiret arasındaki geçiş dönemidir.

Bu dönem berzah âlemi diye de adlandırılmaktadır.

Berzah sözlük olarak, “iki şey arasındaki perde” anlamına gelmektedir.

İslâm inancında kişi kabre defnedilince  Münker- Nekir diye isimlendirilen melekler tarafından sorgulanır.

Mlekler: “Rabbin kim, peygamberin kim, dinin ne, kitabın ne, kıblen neresi?” diye sorular sorarlar.

Sorulara doğru cevap verenler rahat bir kabir hayatı ile ödüllendirilirken cevap veremeyenler sıkıntılı bir kabir hayatıyla cezalandırılırlar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu durumu:

Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” diye beyan etmişlerdir. ( Tirmizî, kıyame, 26)

İnsan hayatı üç aşamalıdır diyebiliriz.

Birinci olarak dünya hayatı: Ruhun bedenle birlikte olduğu şu anda yaşadığımız hayat.

İkinci olarak berzah hayatı: Ruhun dünyada birlikte olduğu bedenden ayrıldığı, insanın kabir sorguları karşısındaki tavrına göre yaşayacağı hayat.

Üçüncü olarak da ahiret hayatı: Kıyametin kopup berzah âleminin bittiği ruhların cesetlere dönmeleri ve insanların kabirlerinden kalkıp dirilmeleriyle başlayan hayat.

Anlaşıldığı gibi berzah hayatı dünya ve ahiret hayatı arasında yaşanan bir zamandır.

Dünya ve berzah hayatı fani, ahiret hayatı ise ebedidir.

Dünya hayatı çalışma, bir nevi ekip dikme hayatıdır.

Ahiret ise çalışmanın, ekip dikmenin karşılığını görme, hasılatını elde etme hayatıdır.

Elbette ki insan ameline göre karşılığını görecektir.

Dinimize göre kabirler gösterişten uzak, sade olmalı, israftan kaçınılarak lüks ve şatafatlı yapılar halinde olmamalıdır.

Kabrin yerinin belli olması için üzerinde sadece kimlik bilgilerinin bulunduğu bir taşın dikilmesi caizdir.

Dinimize göre kabir ziyareti müstehap/ menduptur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ilk yıllarda cahiliye adetlerinin revaçta olduğundan Kabir ziyaretini men etmiş daha sonra islâm itikadının kuvvetlenip cahiliye adetlerinin mahzurları anlaşılıp tevhid akidesi kuvvetlenince, ahireti hatırlatıp ibret alınmasını sağladığı için kabirlerin ziyaret edilmesini teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatırlatır.” (İbn mâce, cenaiz,47)

Peygamber Efendimiz (s.a.v) de sıkça Baki kabristanına giderek ziyarette bulunur,

Selâm size, ey bu diyârın mümin ve müslim halkı! İnşâallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah’ın (c.c) bizi de sizi de bağışlamasını dilerim.” derdi.

(Müslim, cenaiz, 104)

Kabir ziyaretine abdestli gidilmesi daha faziletlidir.

Kabre varınca ayak ucunda durup yüz kabrin baş ucuna bakar vaziyette Kur’an-ı Kerim’den Yasin, Mülk, Fatiha ve İhlâs surelerini okumak sevabını ziyaret edilen ve kabristanda bulunan tüm mevtaların ruhlarına bağışlamak müstehaptır.

Kabir ziyaretinde kabirde yatan kişiden medet ummak (kişinin dileğinin yerine getirilmesini kabirde yatan kişiden istemek), bez bağlamak, mum dikmek, anahtar sürtmek, ev veya araba resimleri çizmek, mum yakmak, ölü adına adak dileyip kesmek gibi islâm adabına uymayan davranışlarda bulunmak caiz değildir.

Ayrıca kabirlerin üzerine oturmak, üzerlerine basıp çiğnemek, yüksek sesle ağlamak, kabri öpmek, etrafında tavaf etmek ve mezar başında namaz kılmak mekruh olup yasaklanan davranışlardandır.

Kabir ziyaretlerinin ölümü ve ahireti hatırlatma, ibret alma, insanı züht ve takvaya yöneltme, aşırı dünya hırsını ve haram işlemeyi engelleme, kişiyi iyilik yapmaya yöneltme gibi faydaları vardır.

Yüce Rabbim bizlere kabirlerden ibret almayı ve son nefesimizi iman ile vermeyi nasip etmesini niyaz ederim.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selâmlarımla.

Devamını Oku

Pamuk Dede ile Sohbetler…(10)

Pamuk Dede ile Sohbetler…(10)

Mahallenin geçleri cami derneğinin çay ocağında bir araya gelip sohbet ederlerken Pamuk Dede’nin içeriye girdiğini farkedince Pamuk Dede‘nin masalarına oturmalarını rica ettiler.

Pamuk Dede, de gençlerin daveti üzerine aralarına oturup karşılıklı hal ve hatır sormalarından sonra aralarında koyu bir sohbet başlamış oldu.

Sohbet esnasında gençlerden biri: “Pamuk Dede’muk dede muharrem ayının son günlerini yaşamaktayız.

Kısa bir süre sonra 15 Temmuz Çarşamba günü Safer ayının ilk gününü yaşayacağız inşâallah bazı kimseler Safer ayının uğursuz olduğunu bu ayda belâların sağanak halinde yağabileceğini bilhassa da son çarşambasına dikkat edilmesini onun için çok istiğfar nafile namaz ve dualarla belâlara karşı Allah’a (c.c) sığınılması gerektiğini söylemektedirler.

Siz bu konu hakkında ne dersiniz.” diye sorunca Pamuk Dede: “Öncelikle her daim istiğfar ve nafile namaz ve dua ve Allah’a sığınma müslümanın yapacağı hayırlı bir ameldir.

Ancak Safer ayının uğursuzluğuna gelecek olursak konuyu önce Safer ayı ne demek ve uğursuz bir aymıdır diye detaylandırmalıyız?

Safer ayı; hicrî, kamerî ayların ikincisidir.

Safer sözlükte “Boş kalmak, boşluk, sararmak, sarılık anlamlarına gelmektedir.”

Yaygın olan yoruma göre cahiliye döneminde Araplar bu ayda savaşa çıkıp evleri boş kaldığı veya saldırdıkları evlerin eşyalarını alıp boşalttıkları için böyle isimlendirilmiştir.

Diğer bir yoruma göre ise; cahiliye döneminde insanların yüzlerinin sararmasına yol açan veba salgınının bu aya denk gelmesiyle kelimenin “sararmak” anlamıyla irtibatlandırılmıştır.

Bazıları da bu ismin Arapların nafakalarını elde etmede önemli bir yere sahip olan Yemen’deki Saferiyye adlı panayırla ilişkili olduğunu dillendirmişlerdir.

Cahiliye döneminde Safer ayı uğursuz kabul edilmiştir.

Bu ayda başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı ve kötü bir şekilde biteceği şeklindeki batıl inanışların islâm’dan sonra da bazı kişilerce varlığını sürdürmüş olup günümüze kadar da ulaştığı anlaşılmaktadır.

Peygamber efendimiz (s.a.v), batıl bir inanış olan safer ayının uğursuzluk sayılmasını: “Eşyada uğursuzluk yoktur. Safer ayında uğursuzluk yoktur. Baykuşun ötmesinde de uğursuzluk yoktur.” Hadis-i şerifinde beyan edildiği gibi reddetmiştir. (Müslim, selâm, 202)

Bu hadise istinaden safer ayının uğursuzluk anlayışını zihinlerden silmek için safer ayı “Saferülhayr” diye anılmıştır.

Uğursuzluk; sözlükte, işlerin ters gitmesine yol açtığına inanılan nesne, olay, fiil ve durum anlamına gelmektedir.

Uğursuzluk, insan ve hayvanlarla diğer bazı nesnelerin haraket, ses ve duruşlarını uğursuz sayma şeklinde de tanımlanır.

İnsanlar, ilk çağlardan beri çevrelerinde gördükleri birtakım nesnelerde, tabiat olaylarında, insanların ve hayvanların davranışlarında, duydukları bazı seslerde uğursuzluk bulunduğuna inanagelmişlerdir.

İslâm öncesi arap toplumunda da böylesi inanışlar yaygındı.

Kuşların uçma şekillerinden, ötmelerinden anlamlar çıkarmakta kendilerince uğursuz saymaktaydılar.

Bazı hayvanların uğursuzluk getirdiğine inanmaktaydılar.

İnsanların çeşitli dönemlerinde eski çağlardan beri var olan uğursuzluk inancı, kültürler arası etkileşimle toplumlar arasında inanma biçimi olarak bazı ortak özellikler taşımaktadır.

Bazı hayvanların ve günlerin uğursuz sayılmasında olduğu gibi.

Değişik çağlarda pek çok kişide var olan uğursuzluk anlayışının günümüzde de varlığını sürdürdüğüne şahit olmaktayız.

Günümüzde de birçok kişi uğursuzluk olarak niteledikleri şeylerden kendilerine bir kötülük ve zarar geleceğine inanmakta olup uğursuz saydıkları şeylerden uzak durmaya çalışmaktadırlar.

Dinî bir kaynağı olmayan uğursuzluk, birçok kişiyi tedirgin etmekle hayatlarının bazı dönemlerini korku, kaygı ve telaş içerisinde geçirmelerine sebep olmaktadır.

Günümüzde de salı günü işe başlamanın, gece aynaya bakmanın, eşik üstüne oturmanın, vefat eden çocuğu olan kadının arife günleri eline iğne almasının, belirli bazı günlerde çamaşır yıkama ve süpürge kullanmanın, ayakkabı veya elbiseyi ters giymeye başlamanın, iki bayram arası nikâh yapmanın, evin damında baykuş veya karga ötmesinin, insanın yolda giderken önünden kara kedinin geçmesinin, mezarlığı parmakla işaret etmenin, köpek ulumasının, kurban kesilirken hayvanın dilini dışarıya çıkarmasının, horozun vakitsiz ötmesinin, gece kül dökmenin, gelin alayının kırkı çıkmamış kadının evinin önünden geçmesinin, geceleri su birikintisi üzerinden atlamanın, gece ıslık çalmanın, üç yol ağzında yatmanın vb. dillendirildiğini duymuşsunuzdur.

Eski Mısır’dan kalma bir uğursuzluk inancı olan duvara dayalı merdiven altından geçmenin, günümüzde de devam ettirildiğine rastlamak mümkündür.

Uğursuzluk, insanların kendi düşünce, zan ve vehimlerinde oluşturduğu bir kavramdır.

İnsanlar, kendi isabetsiz karar ve eylemlerinden dolayı uğramış oldukları zararları başkalarının üzerlerine yıkıp kendilerini avutmak istemelerinden dolayı uğursuzluk kavramına sığınmaktadırlar.

İşler ters gidince sorumlusu olarak bazı insanları, hayvanları ve tabiat olaylarını suçlu ilan edip böylece bir miktar vicdanlarını rahatlatmak istemektedirler.

Uğursuzluk, halk arasındaki söylentilerden ibarettir.

İnsanların, hayvanların, bazı nesnelerin ve tabiat olaylarının uğursuzluk sayılmasının dinimizce bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur.

Hz. Peygamberimiz’in oğlu İbrahim’in vefat ettiği gün güneş tutulunca bazı kimseler iki olay arasında irtibat kurmuş, Efendimiz (s.a.v) de: “Güneş ve ay ilâhi birer alâmettir. Herhangi bir kişinin ölümü üzerine tutulmazlar.” diye buyurmuştur. (Buhâri, küsuf, 1,15; Müslim, küsuf,10, 23, 29 )

Peygamber Efendimiz (s.a.v), İslâm da uğursuzluk anlayışının bulunmadığını, daima iyimser ifadelerin kullanılması gerektiğini söylemişlerdir. (Buhâri, tıp,44,54)

Müslümanlar olarak bizler meşru olan eylem ve söylemlerde bulunup, netice olarak Rabbimizden hayr, sağlık ve bereket ihsan etmesini dilemeli ve beklemeliyiz.” diyerek sözlerini tamamlayan Pamuk Dede, tekrar görüşme dileğiyle gençlerle vedalaştı.

Cumamız hayra vesile olsun.

Selamlarımla.

Devamını Oku