25 Eylül 2026 Cuma
Kocaeli’de milli mesai başlıyor: Türkiye - Fransa karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Muaviye ve oğlu Yezid…
Terörsüz Türkiye’nin kıymeti…
Osmanlı arşivinde, Kudüs, adalet!
Sayın cumhurbaşkanımıza ve Sayın Adalet bakanımıza açık arzımızdır.
50 yaşından sonra kadın görünmez olmamalı
Ülkemizde 25 Eylül 1Ekim arasındaki günleri kapsayan hafta ” İtfaiyecilik Haftası” diğer adıyla “yangından korunma ve İtfaiyecilik Haftası” olarak kutlanmaktadır.
İtfâ, arapçada ”söndürme, yangını bastırma”
anlamına gelir.
İtfaiye ise yangın söndürmeye tahsis edilen ekip ve donanımın tamamı için kullanılan bir terimdir.
Yangın söndürmekle yükümlü itfaiye çalışanlarına ise itfaiyeci denilmektedir.
İnsanoğlunun ateşi bulmasından itibaren faydalı kullanımından yararlandığı gibi ateşin kontrolden çıktığında büyük facialara sebep olacağından can ve mal kayıplarından oluşan zararlara da uğranılacağı bilinmektedir.
Bilgisizliğin, ihmallerin ve tedbirsizliğin sonucu olarak oluşan yangınlara karşı insanoğlu çeşitli önlemler almaya çalışmıştır.
Günümüzde de bu önlemlerin en geliştirilmişi İTFAİYE teşkilâtıdır.
Ateşin olumsuzluklarını önlemeye, zararlarını azaltmaya çalışan bu teşkilâtın tarihçesi ABD’nin kuruluşundan daha eskidir.
Osmanlı Padişahlarından üçüncü Murat afet haline gelen yangınların önüne geçmek için 1579 yılında İstanbul kadısına gönderdiği fermanda; her evde büyük bir fıçı su ve dam yüksekliğinde bir merdiven bulundurulmasını, yangın çıkan yerlerde halkın kaçmayıp yangın söndürme çalışmalarına katılmalarını istemesi itfaiye tarihimizde yangınlara karşı alınan ilk yazılı tedbir olarak kabul edilmektedir.
Aslen fransız olan Müslüman olduktan sonra Gerçek Davut ismini alan bir mühendis 1714 yılında ilk yangın tulumbasını icat eder.
1718 yılında tüfekhane ve tophanede çıkan yangınlarda icat edilen bu tulumbanın çok büyük yarar sağladığının görülmesi üzerine 1714 yılında faaliyet gösteren itfaiye müfrezesi Padişah üçüncü Ahmet ve sadrazam Damat İbrahim Paşa‘nın emirleriyle 1720 yılında yangın tulumbasının mucidi olan Gerçek Davut’un idaresinde yeniçeri ocağına bağlı “Dergâhı Âli Tulumbacı Ocağı” adıyla teşkilâtlanmıştır.
Kurulan bu ocak günümüz modern itfaiyeciliğinin çekirdeğini oluşturmuş olsa da ilk itfaiye müfrezesinin oluşturulduğu 1714 yılı itfaiye teşkilâtının ilk kuruluş yılı olarak kabul edilmiştir.
İkinci Mahmut tarafından 1826 yılında her yönüyle bozulduğu düşünülen yeniçeri ocağının kaldırılması sonucunda buna bağlı olarak Tulumbacı Ocağı da dağılmak zorunda kalır.
Ancak 1828 yılında çıkan Büyük Hoca Paşa yangını yeni bir teşkilat kurmanın gerekliliğini ortaya koyar.
Bunun üzerine zamanın yetkilileri tarafından yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye içerisinde bir Tulumbacı Taburu oluşturulur ve kaldırılan yeniçeriliği hatırlatmaması için de Yangıncı Taburu diye isimlendirilir.
Bundan sonraki yıllarda değişik dönemlerde teşkilâtın daha verimli olması için düzenlemeler yapılmıştır.
İlk kuruluş yıllarında askerî bir kuruluş olan itfaiye teşkilâtı zaman içerisinde faaliyetlerini hem askeriye bünyesinde hem de belediyeler bünyesinde yürütmüştür.
25 Eylül 1923 yılında yapılan düzenlemelerle tamamen belediyeler bünyesinde faaliyet göstermesi yasal hale getirilmiştir.
Günümüzde itfaiyecilik belediye hizmet alanı içinde yer almaktadır.
Ülkemizde her yıl 25 Eylül 1Ekim arasında kutlanan İtfaiyecilik Haftası’ nda çeşitli etkinlikler düzenlenerek yayın organlarıyla halka, okullarda öğrencilere yangının zararları anlatılmakta, yangından korunma yolları ve alınması gereken önlemler belirtilerek bu konuda farkındalık oluşturulması ve halkın bilinçlendirilmesi amaçlanmaktadır.
Osmanlı döneminde yangın gözetlemeleri için yapılan kulelerin en meşhuru İstanbul şehrinin önemli simgelerinden biri olan Beyazıt Kulesi dir.
Yangın gözetlemek için Galata Kulesi ve İcadiye Kulesi’nden de yararlanılmıştır.
Günümüzde Beyazıt Kulesi’nden yangın gözlemlerinin yanında günlük meteorolojik haberler, üzerindeki ışıklar aracılığıyla halka duyurulmaktadır.
Mavi ışık havanın açık, yeşil yağmurlu, sarı sisli, kırmızı ise karlı olduğunu belirtmektedir.
Günümüzde yangın gözetlemeleri teknolojiden de yararlanılarak kurulan kameralı sistemlerle gerçekleştirilmektedir.
Ormanlık alanlarda yapılan gözetlemeler yüksek yerlere yapılan kulelerde görevlendirilen kişilerce yapılmakta, son zamanlarda bu alanlarda da teknolojiden yararlanılmaktadır.
Bu yıl 312. Kuruluş yıldönümünü kutlayan itfaiye teşkilâtımız dünyanın en köklü itfaiye teşkilâtlarından biridir.
Tulumbacılardan günümüze gelen itfaiyecilik en çaresiz kalınan anlarda uzanan bir yardım eli ve fedakârlık örneği olması bakımından kutsal meslekler arasında gösterilmektedir.
Bu meslekte ter akıtırken hissedilen yüksek bir manevî duyguyla itfaiyeciler zorda olana, darda kalana Hızır gibi yetişmekte en zor şartlarda en çaresiz anlarda dahi nefes nefese kalarak can kurtarmak için kendi canlarını ortaya koymaktadırlar.
Çaresizlere çare ve yardımlarına uzanan bir el olmak için gayret göstermektedirler.
Bundan dolayı ” itfaiyecilik, can kurtarmak için canını ortaya koyanların mesleğidir.” denilmesi hiç de abartılı bir söz değildir.
Aslî görevi yangın söndürmek olan itfaiye teşkilâtı yangın söndürmenin yanında sel ve diğer afet durumlarında, arama ve kurtarma faaliyetleri de yürütmektedir.
Halkın bilinçli olması,yangın konusunda kendine düşen tedbirleri alması, araçlarını park ederken özellikle dar sokaklarda itfaiye aracının geçişini engelleyecek şekilde park etmemesi, yanan binanın kendi evinin de olabileceği gerçeğini hatırdan çıkarmaması gerekir.
Bu yıl İstanbul İtfaiye Teşkilâtı 312. Kuruluş yıl dönümünü 21 eylül 25 eylül arasındaki günlerde kutlamaktadır.
İtfaiyecik Haftası‘nı kutlar, görevleri başında can veren itfaiye şehitlerimizi rahmetle yad eder, yaralı olan kahramanlarımıza acil şifalar dilerim.
Diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de gönüllü itfaiyecilik çalışmaları yeterli olmasa da yapılmaktadır.
Gönüllü itfaiyeciliğin geliştirilmesi şu an resmi olarak itfaiye çalışanlarının mevcut sorunlarının giderilmesinin ülkemiz ve milletimizin yararına olacağının dikkate alınmasını umarım.
Yüce Rabbimden bizleri dünya hayatımızda yangınlardan ve ahirette de cehennem azabından muhafaza etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
İsâr sözlükte; “Bir şeyi veya bir kimseyi diğerine tercih etme” manasına gelmektedir.
İsâr bir ahlâk terimi olarak da “Bir kimsenin, kendisi ihtiyaçlı olduğu halde ihtiyaç duyduğu eşyayı ve imkânlarını başkalarının ihtiyacını karşılamak için kullanması, başkasının yararı için fedakârlıkta bulunması.” demektir.
Türkçemizde îsârın karşılığı olarak diğergamlık ve özgecilik terimleri kullanılmaktadır.
İsâr, Peygamberimizin (s.a.v) ahlâkî özelliklerinden biridir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) ne yüce bir îsâr sahibi olduğunu hayatını incelediğimizde çok net olarak anlayabiliriz.
Yüce Rabbimiz Ahzap suresi 21. ayetinde,”Şanım Hakkı için muhakkak ki size Resûlullah’da Allah’a (c.c) ve ahiret gününe ulaşmayı umanlar için ve Allah’ı (c.c) çok zikreden kimseler için pek güzel bir örnek vardır.” diye övdüğü Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) eğitiminden geçen sahabe-i kiramın da hayatlarında birçok îsâr örneklerini görebiliriz.
Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere Medineli ensarın davranışları da îsârın en güzel örneklerindendir.
Yüce Rabbimiz de isâr sahibi olanları” … Kendileri muhtaç olsalar bile başkasını daha çok düşünürler…” diye övmektedir. (Haşr suresi, ayet,9)
Bu ayette, muhacirlerle tüm mal varlıklarını, ellerinde bulunan her türlü kıymetli eşyalarını paylaşan Ensar övgüyle anılmakta onların şahsında müslüman toplumun ahlâkî özelliklerinden bahsedilmektedir.
Cömertlik Allah (c.c) tarafından da insanlar tarafından da takdir edilen bir özelliktir.
Cömertliğin zirvesi de îsârdır.
Cömertlikte ihtiyaç fazlasını vermek de vardır.
Ancak îsâr ise, kişinin kendi ihtiyacı olandan vermesidir.
İsâr duygusu, hangi şartlarda olursa olsun müslümanların paylaşım özelliğini ortaya koyan ahlâkî bir yüceliktir.
Bütün faziletli davranışlarda olduğu gibi îsârın da değer kazanabilmesi için maddî bir karşılık beklemeksizin sırf Allah (c.c) için yapılması gerekir.
Çünkü yapılan iyilik karşılık beklenerek yapıldığında; karşılıklı alışveriş hattâ bir nevi rüşvet anlamına gelir.
Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v) sahaberinden birine bir koyun başı hediye edildi.
O da “Kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır.” dedi ve hediyeyi ona gönderdi.
O da bir başkasına, derken bu suretle yedi ev dolaştıktan sonra sonunda hediyeyi ilk alıp da başkasına gönderenin evine dönüp geldi.
Bu olay sahabe-i kiramın isâr konusunda ne kadar duyarlı olduklarını bizlere anlatmaktadır.
Sahabeden Huzeyfe (r.a) anlatıyor: “Yermük harbinde yaralılar arasında amca oğlumu arıyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sıcaktı. Amcamın oğlunu bulduğumda ağır yaralıydı. “Su ister misin” diye sordum. Başıyla “isterim” dedi.
Tam suyu içireceğim esnada birinin “Ah su” diye inlediği işitildi. Amca oğlum suyu ona vermemi işaret etti. Su isteyenin yanına vardığımda inleyenin Asım’ın oğlu Hişam olduğunu gördüm. Tam suyu ona vereceğim sırada bir başkası “Su” diye inledi. Hişam suyu içmeyip beni ona gönderdi. Arayıp buldum. Fakat şehit olmuştu.
Hemen Hişam’ın yanına koştum. O da şehit olmuştu.
Bari suyu amca oğluma içireyim diye onun yanına vardığımda o da şehit olmuştu. Su elimde kalmıştı.”
Düşünelim, derler ki insan can vermek üzereyken şiddetli bir şekilde su içme ihtiyacı hisseder.
Böyle bir durumda olan insanın su diye inleyen diğer bir kardeşine suyu gönderip içmemesi büyük bir fedakârlık ve isâra güzel bir örnek değil midir?
Malla yapılan îsâr olduğu gibi canla yapılan îsâr da vardır.
Bunun en güzel örneklerinden biri de Hz.Ali Efendimiz‘in (r.a) Peygamberimizin (s.a.v) hicreti esnasında Peygamberimizin yatağında sabahlayarak bütün tehlikesine ve işin içinde ölümle dahi karşı karşıya kalınabilecek olunmasına rağmen fedakârlıkta bulunmasıdır.
Bakara suresi 207. Ayet: “Yine insanlardan kimi de vardır ki Allah’ın (c.c) rızasına ermek için kendini feda eder. Allah (c.c) ise kullarına çok merhametlidir.“
Bazı müfessirlere göre ayet bu olay üzerine nazil olmuştur.
Yine Uhud savaşında sahabelerin Peygamber Efendimiz’i (s.a.v) korumak için canlarını ortaya koyan davranışlarda bulunmaları ki bunlardan biri de Hz. Talha bin Ubeydullah idi.
Öyle ki savaş sonrası Uhud’tan dönüldüğünde vûcudunda tam 75 yarası vardı.
Başı yarılmış, uyluk damarı kesilmiş, eli ise çolak olmuştu.
Hz. Talha‘nın durumu canla yapılan isâra muhteşem bir örnektir.
Günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde açlıktan ölen insanların varlığı, evinde yapayalnız ölüp de günler sonra bulunan kimselerin olması, kışın soğuğunda sokakta sabahlayan insanlar ve bazılarının donarak ölmesi, insanların gittikçe bencilleşip kendilerinden başkasını düşünmemeleri, dünya toplumlarının özellikle müslüman toplumların ne kadar da îsâra ihtiyaç duyduklarının bir göstergesi değil midir?
İsâr, karşılığı cennet olan ahlâkî bir davranıştır.
Yüce Rabbim bizleri îsâr sahibi olan kullarından eylesin.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Zühd ve Vera mü’minin değerine değer katan bir özelliktir…
Zühd sözlükte “Terk etmek, ilgi göstermemek, yüz çevirmek, azla yetinmek.” anlamlarına gelmektedir.
Zühd, kişinin Allah’a (c.c) yönelerek dünyaya dönük tutkulardan, bedenî zevkler peşinde koşmaktan, nefsin heva ve hevesinin esiri olmaktan uzaklaşması anlamını ifade eder.
Bu tür bir hayat tarzını benimseyen kişiye “Zahid” denir.
Arapça zühd ve zahid aynı kökten gelmektedir.
Ülkemizde erkek çocuklarına Zahid, kız çocuklarına da Zahide isimleri verilmektedir.
Zühd, islâm tarihinde dinî idealleri gerçekleştirmede ve manevî değerleri yaşantıyla bütünleştirmede bir duyarlılık haline getirme amacıyla kullanılmıştır.
Zühdün ahlâkî bir yönü de bulunmaktadır.
Zühd, ahlâkî yönüyle ve gerçek anlamıyla anlaşılıp tatbik edilebildiğinde islâm toplumunda gerçekçi ve samimi dindarlığın meydana gelmesine vesile olabileceği gibi yanlış anlama ve tatbikatlarda toplumun zillete düşmesine ve islâm dışı toplumların dayatmalarına karşı koyamaz hale gelmesine de sebep olabilir.
İslâm da zühdün gerçek çerçevesi halk içinde Hak ile birlikte olmaya gayret etmek şeklinde çizilmiştir.
İslâmi gelenekte zühd kavramı dünyanın tamamen değersiz ve mutlak anlamda kötü değil, ahirete göre daha düşük değerde olduğu şeklinde algılanmış ve değerlendirilmiştir.
Zühd kalbî bir duruşun hayata yansımasıdır.
Kişinin geçimini temin etmek için çalışması, aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılama konusunda gerekenlere sahip olmak için gayret etmesi zühd ile çelişmez.
Zühd, kişinin gelir elde etmesine, ticaretle, sanatla ve zanaatla, ilimle ve bir meslekle uğraşmasına mani olmaz.
Ama bu uğraşı ve elde edilenlere kalben bağlanmayı hele de bundan dolayı ibadetlerde gevşeklik göstermeyi, manevî degerlerden uzaklaşmayı uygun görmez.
İslâm da dünyadan tamamen el çekme, geçimini başkalarının sırtına yükleme, evlenmeme gibi ruhbanlı tavsiye edilmemiş ve hoş görülmemiştir.
İslâm da ruhbanlık yoktur denildiğinde ayrıca hristiyanlıktaki gibi ayrıcalıklı bir din adamları sınıfı da yoktur anlamındadır.
Zühdün dünya işleriyle uğraşmaya mani olmamasını “Sadık (doğru) tüccâr; peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizî,buyû, 4) hadis-i şerifinden de anlayabiliriz.
Yüce Rabbimiz de “Allah’ın (c.c)sana verdikleriyle ahiret yurdunu kazanmaya bak; dünyadan nasibini de unutma…” diye buyurmaktadır. (Kasas suresi, ayet: 77)
Vera, sözlükte “Sakınmak, kaçınmak, çekinmek” anlamlarına gelmektedir.
Vera, terim olarak da haram ve günah olup olmadığı şüpheli olanlardan itinayla kaçınıp helâl ve mübahların bir kısmından feragat etme” anlamındadır.
Bundan dolayıdır ki vera takvanın özel bir şekli olarak kabul edilmiştir.
Takva mahzurlu olanı vera ise helâl olması şüpheli olanı terk etmektir.
Vera, Arapça bir kelime olup ülkemizde kız çocuklarına isim olarak kullanılmaktadır.
Vera zühdün derecelerindendir.
İmam-ı Gazzâli, veradan bahsederken derecelendirmede ilk sırayı haramlığı açıkça belli olan günahlardan sakınmak olarak belirtilmiştir.
İkinci olarak günah olma ihtimali olanlardan sakınmak, üçüncü harama yol açmasından korkulanları terk, dördüncü olarak da Allah’a (c.c) daha fazla yaklaşmak için ömrün her anını O’ndan başkasına harcamaktan kaçınmak olarak sıralandırmıştır. (İhya I, 25,26; II,95)
İmam-ı Gazzâli, bu dört dereceden sadece birincisinin fıkhın konusuna girdiğini, diğer derecelerin ahlâki ve ahireti ilgilendirdiğini söylemiştir.
Dinî hükümlerdeki farklı derece ve mükelleflerin derecelerini dikkate almadan bütün müminlerin Vera sahibi olmalarını beklemenin birtakım vehim ve vesveselere yol açabileceğine işaret etmiştir.
Yüce Rabbimden bizlere zühd ve verayı doğru bir şekilde anlamayı ve hayatımıza tatbik etmeye gayret göstermeyi nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Sonbahar veya güz, yaz ile kış mevsimleri arasındaki mevsimdir.
Güz, hazan ve bağ bozumu isimleriyle de anılmaktadır.
Kuzey yarım kürede eylül, ekim ve kasım; güney yarım kürede ise, mart, nisan ve mayıs aylarına denk gelir.
Aslında sonbahar 23 Eylül’de başlayarak 21 Aralığa kadar devam eden yazla kış arasında bir geçiş mevsimidir.
Sonbahar, kışın habercisi olup, insanların kendilerini kışa hazırlık yapmaları için uyarıda bulunmaktadır.
Bu mevsim kış hazırlıklarının yapıldığı, turşu, tarhana, erişte, konserve, reçel, marmelat gibi kışlık yiyeceklerin hazırlandığı, bazı sebze ve meyvelerin kurutularak kış için saklandığı bir mevsimdir.
Sonbaharda havaların değişik bir atmosferde seyretmesi insan sağlığı, ziraat ve hayvancılık için dikkate alınması gereken bir durumdur.
Sonbaharda nezle, grip ve benzeri hastalıklar çok görüldüğü için giyimde, yemede, içmede çok dikkatli olunmalı, bağışıklığı güçlendiren besinlerin ve C vitamininin alınmasına özen gösterilmelidir.
Sonbaharda gribal enfeksiyonlar artış gösterebileceğinden bu konuda tedbirlerimizi almamız, kendimiz ve toplumumuz için yararlı olacaktır.
Ülkemiz yeryüzünde dört mevsimi yaşan nadir ülkelerden biridir.
Yeryüzünün bazı bölgelerinde böyle bir imkân bulunmamaktadır.
İlkbahar ve yaz mevsiminde tek rengin hakim olduğu bazı yörelerde yeşilin her tonunun gözlemlenebildiği ormanlarımız sonbahar gelince gökkuşağında olduğu gibi çeşitli renklere bürünmektedir.
İlkbahar ve yaz mevsiminde daha enerjik, aktif ve neşeli olan insanların sonbaharın gelmesiyle halsizlik, uykusuzluk, yorgunluk gibi bazı şikâyetleri ortaya çıkabiliyor.
Mevsim değişikliklerinin insanlarda farklı şekilde ve farklı derecelerde etkileri olduğuna, beslenme bozukluğu ve vitamin eksikliği olan kişilerde olumsuz etkilenmenin daha yoğun görüldüğüne dikkat çeken uzmanlar, yorgunluk, bitkinlik, halsizlik ile başlayıp karamsarlıkla devam eden ve depresyona dönen ruh halinin tedavi edilmemesi halinde ciddi sorunları beraberinde getirebileceği uyarısında bulunmaktadırlar.
İlkbaharda tabiatın uyanışı, güneşin sıcaklığı ve ışığı insanda canlılık ve neşenin, geleceğe yönelik ümitlerin oluşmasına etki ediyor.
Sonbaharda günlerin kısalması, karanlığın artması, gecelerin uzaması, ağaç yapraklarının sararıp dökülmesi, güneş ışığının yerini bulutlara bırakması, tabiatın canlılığını kaybetmeye başlaması, ilkbaharın tersine bir etki oluşmasına sebep olmaktadır.
Mevsimlerin en güzeli hangisidir sorusuna herkes farklı mevsimler söylese de çok azı sonbahardır diyecektir.
Her konuda insanların farklı bakış açıları bu konuda da geçerli olabilir.
Güneşin ısısının düşük hissedilmesi, bulutlu, sisli ve yağışlı havaların oluşturduğu atmosferin hissettirdikleri ile yazın sıcak ve yağışsız günlerde suyu azalan barajların dolmaya başlaması, kuruyan derelerin tekrar suyla buluşması, kuruyan küçük kaynak ve su gözelerinin faaliyet haline geçmesinin hissettirdikleri aynı değildir.
Sonbahar, şairlere, hikâye ve roman yazarlarına ilham kaynağı olmaktadır.
Birçok şair kendi ruh hallerini de yansıtan şiirler kaleme almışlardır.
Müslüman her mevsimi kendi şartlarında en iyi, kendine ve topluma en yararlı ve Allah’ın (c.c) rızasına uygun bir şekilde yaşamaya çalışmalıdır.
Orta ve ileri yaşlılık dönemlerinin arasında bulunanların söylerken ve dinlerken duygu seline kapıldığı bir şarkının sözlerinde: “Ömrümüzün son demi son baharıdır artık. Maziye bir bakıver neler neler bıraktık.” denilmektedir.
İnsanlar bu şarkıyı söyler veya dinlerken, kendi ruh dünyasına dalmakta maziyi de ona göre yorumlamaktadır.
“Maziye bir bakıver ” cümlesini şöyle bir geriye dön de bakıver!
Doğru yaptıklarına devam et, yanlışların varsa düzelt, Rabbine karşı isyanların varsa tevbe et ve af dile.
Allah’ın (c.c) kullarına karşı yapmış olduğun hatalardan dolayı özür dile diye de anlayabiliriz.
İnsan ömrününde mevsimleri vardır.
Orta yaşlılık ile ileri yaşlılık arası insan ömrünün sonbaharıdır.
İleri yaşlılığın kış mevsiminden tek farkı ozanın birinin dediği gibi “Kışın sonu ne de olsa bahardır.” dizesindeki ümit ışığından yoksun olmasıdır.
Yüce Rabbim bizleri her mevsimi doğru ve sağlıklı bir şekilde yaşayan kullarından eylesin.
Cuma’mız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku
Takva kişiye değer katan bir özelliktir…
Takva; arapça kökenli bir kelime olup sözlükte “Korunmak, sakınmak, korkmak, çekinmek, hürmet göstermek ” anlamına gelmektedir.
Dinî bir terim olan takva, ”Allah’ın (c.c) emirlerini yerine getirme, yasaklarından (haram ve günahlardan) kaçınma hususunda gösterilen titizlik” anlamında bir kavramdır.
Sözlükte korkmak anlamına da gelmesine istinaden takvaya Allah’tan (c.c) korkmak anlamı verilse de bu korkuyu, korkunç olan bir şeyden korkma ile karıştırmamak gerekir.
Takvayı seven birinin sevdiğinin gönlünü incitmekten çekinmesi gibi kişinin yüce Rabbine karşı büyük bir saygı duyarak Rabbinin rızasından mahrum olma, kulluk görev ve sorumluluğunu yerine getirememe kaygısı olarak ifade etmek daha anlamlı olacaktır.
Takva sahiplerine “muttaki” denilmektedir.
Yüce Rabbimiz Bakara suresinin 2. ayetinde
“Kendisinde şüphe bulunmayan bu kitap, muttakiler için bir hidayet rehberidir.” diye buyurarak takip eden ayetlerde de muttakileri:
“Onlar gaybe iman edip, namazı ikame ederler
(doğru dürüst, hakkını vererek ve devamlı olarak)
kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan, Allah (c.c) yolunda gönül rızasıyla harcarlar.
Onlar sana ve senden önce indirilene ve ahiret gününe kesin olarak iman ederler. İşte bu insanlar hidayet üzerinedir. Kurtuluşa erenler de onlardır.” diye beyan etmektedir.
Bu ayetlerden de anlaşılmaktadır ki takvanın iman ve ibadetlerle bir bağı bulunmaktadır.
İbadetler bir yönüyle takvaya erişmek için bir vesiledir.
Allah (c.c) Bakara suresi 83. ayetinde “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.” diye buyurmaktadır.
Yüce Rabbimiz Hucurât suresinin 13. ayetinde Allah (c.c) katında en üstün olmayı en çok takvalı olmakla izah ederek takvanın önemini bizlere haber vermiştir.
Takvanın cennete girmeye vesile olacağı Meryem
Suresi 63. ayette “İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara vereceğimiz cennet budur.” diye açıklanmıştır.
Yüce Rabbimiz Âl-i İmran suresi 76. ayette
“Şüphesiz Allah (c.c) takva sahiplerini sever.” beyanıyla Allah’ın (c.c) sevgisini kazanma yolunun takva sahibi olmaktan geçtiğini bizlere haber vermektedir.
Müslümanın kendisini Allah’ın (c.c) sevmesine ve rızasını kazanmasına dolayısıyla cennetine girmesine vesile olacak olan takvanın yollarını araştırması ve adımlarını ona göre atması, davranışlarını ona göre düzenlemesi gerekir.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) ve bütün Peygamberler (Allah’ın (c.c) rızası ve selâm üzerlerine olsun) ümmetlerine takvalı olmayı tavsiye etmişlerdir.
Müslüman, dualarında takva sahibi olmayı istemeli, yüce Rabbine kulluk görevlerini yerine getirmede gayretli olmalı, sorumluluk duygusuna sahip olmalı ve Rabbini tanımaya çalışmalıdır.
Çünkü insan Rabbini tanıdıkça O’nu daha çok sevecek ve O’nun rızasını kaybettirecek olan amellerden uzak durmaya çalışacaktır.
Takvayı elde etmenin yollarından biri kişinin takva sahibi olanlarla beraber olmasıdır.
Çünkü huyların sirayet etme gibi bir özellikleri vardır.
İnsan takvalı olanlarla ne kadar çok zaman geçirirse, onların huylarını ve özelliklerini o kadar çok içselleştirecektir.
Allah’tan (c.c) korkmaz, kuldan utanmaz kişilerle zaman geçirenler de onların karakterlerine bürünmeye başlayacaklardır.
Bundan dolayıdır ki, müslüman kimlerle zaman geçirip dostluk kurduğuna dikkat etmelidir.
Takva sahibi olmak hiç günah işlememek demek değildir.
Zaten böyle bir şey kuldan beklenen bir durum da değildir.
Öyleyse takvalı olan kişi, günahlardan, haramlardan Rabbimizin yasak ettiği şeylerden uzak durmaya çalışan, hata edip günah işlediği zaman da pişman olup tevbe eden, bir daha aynı hatayı yapmamak için azimli olan kişidir.
Her insan kendi zaaflarını bilir.
Nefsinin düşkün olduğu şeyleri düşünür ve görürse kendini muhafaza etmesi zorlaşır.
Günaha giden yollar önce düşünmeyle başlar, ardından peşine düşmekle kişi kendine zarar vermiş olur.
Kişinin zihnini haramlarla meşgul etmesi, haramlara rahatlıkla ulaşabileceği ortamlardan kaçınmaması, işlediği günahın ardından hemen tevbe etmeyip bir daha işlememek için gayret göstermemesi, aksine günahlarda ısrar etmesi takvalı olmasına engel oluşturur.
Takvanın ahlâk ile de ilişkisi vardır.
Ahlâksız bir kişinin takvalı olduğu düşünülemez.
Takvalı olan kişi güzel düşünmeye, güzel işler yapmaya, insanlara, hayvanlara ve bitkilere yararlı olmaya, kendine, çevresine, topluma zarar vermekten uzak durmaya azami derecede gayret göstermeye çalışır.
Kişinin kendisinin takvalı olduğunu iddia etmesi uygun değildir.
Her amelin makbul olmasının ihlâsla irtibatlı olması gibi takvanın da ihlâsla irtibatlı olmasından dolayı kimin en takvalı olduğunu en iyi Rabbimiz bilir.
Yüce Rabbimden bizlere takvalı olmamızı nasip etmesini niyaz ederim.
Cuma’mız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Devamını Oku