“Suçun Yaşı 12’ye İndiyse Bu Bir Çöküştür”
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu tablo, birkaç “asayiş olayı” ile açıklanamaz.
Bu, münferit suçlardan ibaret bir durum değildir.
Bu, toplumun sinir uçlarına kadar yayılmış sistematik bir çürüme meselesidir.
Ve artık meseleyi doğru isimle çağırmak zorundayız:
Bu ülkede suç sadece artmıyor; üretiliyor.
Çünkü suç, hukukun zayıfladığı yerde büyür. Devletin caydırıcılığının eridiği yerde kök salar.
Çocuklar tetikçiyse, bu artık güvenlik değil nesil meselesidir.
Bugün 14-15-16 yaşındaki çocukların tetikçi olarak kullanıldığına dair kesinleşmiş deliller var.
Ama mesele bununla da sınırlı değil.
Suç yaşı 11’e, 12’ye, 13’e kadar indiyse… Burada artık yalnızca bir “güvenlik sorunu” yoktur.
Burada bir nesil sorunu vardır.
Ve nesil sorunu, yalnızca polis gücüyle çözülmez.
Bu sorun; eğitim, aile, ekonomi, sokak düzeni ve hukuk birlikte çöktüğünde ortaya çıkar.
İddianameler bir gerçeği yüzümüze vuruyor: Çocuklar suç makinesine çevriliyor.
“Casperlar”, örgütüne dair hazırlanan iddianame kamuoyuna yansıdı:
839 sayfa. 213 sanık. 70’i tutuklu.
Reşit olmayan sanıklar var.
Örgütün lider kadrosu 20’li yaşlarda.
Ölüm emri verilen de çocuk, tetiği çeken de çocuk.
Sosyal medya üzerinden lüks hayat, motosiklet, silah ve para vaat edilerek gençler hedef alınıyor. “Yapmazsan aileni öldürürüz” tehdidiyle çocuklar eyleme sürükleniyor.
Kaçmak isteyenin evi taranıyor.
Kız çocuklarının bile örgüt içinde kullanıldığına dair ifadeler var.
“Daltonlar”, benzeri yapılanmalarda da tablo farklı değil:
Madde bağımlısı hâline getirilen çocuklar gasp, tehdit, yaralama ve cinayet gibi suçlarda kullanılıyor.
Bu, artık “suç şebekesi”nin ötesinde bir şeydir:
Bu, çocukları imha eden bir düzendir.
Bakan Ali Yerlikaya’nın mücadelesi takdire şayan ama yetmiyor.
Burada hakkı teslim etmek gerekir.
İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya, hem terör örgütlerine karşı yürütülen operasyonlarda hem de organize suç örgütlerine yönelik mücadelede önemli bir kararlılık ortaya koymuştur.
Bu mücadele, sahada karşılığı olan bir mücadeledir.
Ancak bir başka gerçek daha vardır: Bu operasyonlar gerekli olsa da, tek başına yeterli değildir.
Çünkü bugün suçun yapısı değişti.
Artık suç sadece sokakta büyümüyor. Suç, internet üzerinden büyüyor.
Bu yüzden devletin mücadelesi de iki ayaklı olmak zorunda.
• Sahadaki operasyon: yakalama, çökertme, tutuklama…
• Dijital operasyon: İz sürme, ağ çözme, şifreli iletişim ağlarını kırma, çocukları hedefleyen çevrimiçi avcılığı durdurma
İşte burada ikinci bir isim kritik bir yere oturuyor.
Türkiye Cumhuriyeti Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır…
Bugün çocukları sosyal medya üzerinden kandırıp çetelerin içine, mafyanın içine, uyuşturucu ağlarının içine çekmeye çalışan yapıların en güçlü silahı artık tabanca değil; dijital propaganda, sahte kimlik, şifreli haberleşme, sanal ağlar ve internet üzerinden kurulan av mekanizmalarıdır.
Bu nedenle, İçişleri Bakanlığı’nın sahadaki mücadelesi ile Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın dijital kapasitesi birleşmeden bu savaş kazanılamaz.
Yerlikaya’nın yürüttüğü pratik operasyonlar, sokaktaki tetikçiyi yakalar.
Kacır’ın yürüttüğü teknolojik mücadele ise, o tetikçiyi üreten dijital ağın damarını keser.
Ve gerçek şudur:
Bu iki alan birleşmezse, sokakta yakaladığın çocuğun yerine internet ertesi gün yenisini üretir.
Çünkü suç yaşı 11’e, 12’ye, 13’e kadar indiyse…
Demek ki mesele yalnızca “yakalama” değildir.
Demek ki mesele yalnızca “operasyon” değildir.
Demek ki biz, bir nesli koruyacak yapısal zemini kaybediyoruz.
Uyuşturucu evlere girdiyse bu artık “ahlak” değil, devlet meselesidir.
Uyuşturucu artık yalnızca “kötü semtlerin” meselesi değil.
Bugün uyuşturucu:
• Okul çevresinde,
• Apartman girişinde,
• Cami cemaatinin çocuğunda,
• Ailelerin evinde, yurtlarda.
Bu noktada hâlâ “bu risk değil” diyebilen bir zihin varsa, o zihin sadece yanılıyor değildir; o zihin, felaketi normalleştiriyordur.
Çünkü burada olan şey şudur:
Çocuğun eline silah veriliyor.
Çocuğun damarına zehir veriliyor.
Çocuğa “şunu vur” deniyor.
Çocuğa “şunu sat” deniyor.
Bu, bir neslin bile isteye çürütülmesidir.
Suç uluslararası boyuta taşındı: Türkiye suç koridoru riskinde.
Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye iletildiği belirtilen yüzlerce kişilik suç listeleri, SKY ECC benzeri şifreli haberleşme kayıtları ve uluslararası soruşturmalar, suçun artık sınır tanımadığını gösteriyor.
Yurt dışında yakalanıp Türkiye’ye getirilen 9 kişilik suç örgütü örneği de bunun son halkasıdır.
Suç artık:
• Avrupa’da barınıyor.
• Dışarıdan finans sağlıyor.
• Dışarıdan emir alıyor.
• İçeride çocuk kullanıyor.
Bu tablo yalnızca güvenliği değil, ülkenin itibarını ve ekonomisini de tehdit eder.
Cezaevleri doluyor ama suç bitmiyor.
Çünkü kaynağa inilmiyor.
Bugün cezaevleri doluyor.
Yeni cezaevleri yapılıyor.
Ama suç bitmiyor.
Çünkü suçun kaynağına inilmiyor.
Yakalanan çoğu zaman en alt basamak:
Torbacı, kurye, tetikçi.
Ama suçun asıl yaşadığı yer, üstteki ağdır:
Para, koruma, ilişki, dokunulmazlık.
Bu ülkede suç, yalnızca silahla büyümüyor.
Suç, dokunulmazlık hissiyle büyüyor.
Vatandaş devlete değil çeteye güveniyorsa, devletin itibarı erimiştir.
Bugün bazı yerlerde vatandaşın dili şuna dönmüş durumda:
“Devlete gitsem bir şey çıkmaz.”
“Mahkemeye gitsem yıllar sürer.”
“En iyisi mahalledeki abiyle konuşalım.”
Bu, basit bir sosyolojik ayrıntı değildir.
Bu, devletin vatandaş nezdinde hakemlik pozisyonunu kaybetmesi demektir.
Devletin hakemliği kaybolursa, boşluğu çete doldurur.
Bu, tarihin en eski kuralıdır.
Dindar nesil önce adalet ister.
Bu tablo ortadayken “dindar nesil” sloganını tek başına tekrar etmek eksik kalır.
Çünkü dindarlık önce şunu ister:
• Adalet,
• Kul hakkının korunması,
• Yetimin ve çocuğun korunması,
• Haramın engellenmesi.
Çocuklar tetikçi olmuşsa…
Uyuşturucu evlere girmişse…
Adalet duygusu çökmüşse…
Orada “dindar nesil” değil, yaralı nesil vardır.
Ve yaralı nesil sloganla iyileşmez.
Adalet binası yapıyor ama adalet inşa edemiyor.
Adalet sarayı bina değildir.
Adalet sarayı iradedir.
Bugün bina dikiyoruz.
Mahkeme var.
Yasa var.
Ama güven eriyor.
Caydırıcılık zayıflıyor.
Anayasa delik deşik ediliyor.
Hukuk, toplumun gözünde bir “hakem” olmaktan uzaklaşıyor.
Bu ülke artık kan kusuyor.
Ve bu kan mecaz değil.
Çocuklarımızın kanı.
Bu mesele siyaset üstüdür.
Bu mesele parti meselesi değildir.
Bu mesele “bizim çocuklarımız” meselesidir.
Eğer bu çürüme kökten durdurulmazsa:
• Aile ayakta kalmaz,
• Okul ayakta kalmaz,
• Ekonomi ayakta kalmaz,
• Toplum ayakta kalmaz.
Ve en sonunda…
Devlet de ayakta kalmaz.
Bu yüzden artık laf değil, irade gerekir.
Devletin asli vazifesine dönmesi gerekir:
Çocuğu korumak. Hukuku ayağa kaldırmak. Adaletin sarayını değil, adaletin kendisini büyütmek.
Aksi halde suç büyür.
Büyüyen suç, bir gün sadece sokakları değil; devletin kendisini de teslim alır.
O gün geldiğinde artık mesele “güvenlik” değildir.
O gün geldiğinde mesele, devletin varlığıdır.
GÜNDEM
07 Mart 2026SPOR
07 Mart 2026GÜNDEM
07 Mart 2026GÜNDEM
07 Mart 2026GÜNDEM
07 Mart 2026UNCATEGORİZED
07 Mart 2026EKONOMİ
07 Mart 2026