DOLAR 47,7436 0.18%
EURO 55,2510 0.32%
ALTIN
BITCOIN 30928930,80%
İstanbul
30°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Ali Tiryaki

Ali Tiryaki

05 Ağustos 2026 Çarşamba

Bizler dirilmeden zulüm ölmeyecek!

Bizler dirilmeden zulüm ölmeyecek!

Dininle Yüzleşmeden Diriliş Olmaz!

Ey Müslümanlar!

Bu ülkede din çok konuşuluyor ama uygulama zayıf.

Camiler dolu ama güven az.

Cemaatler çok ama ahlak yozlaşıyor.

Diyanet devasa büyük ama etkisi sınırlı.

Mahkemeler var ama Adalete güven yok.

Bu çelişkileri konuşmadan dirilişten söz edemeyiz.

Kurum Var, Cesaret Zayıf

Diyanet, bu ülkenin en büyük dini kurumu.

Bütçesi büyük, teşkilatı yaygın, kürsüleri güçlü.

Fakat bu kurumsal güç, toplumsal dönüşüme aynı oranda yansımıyor.

Çünkü Diyanet çoğu zaman devletin politik sınırları içinde konuşuyor.

Genel ahlak çağrıları yapıyor ama somut adaletsizliklere açıkça dokunmuyor.

Liyakat krizini doğrudan hedef almıyor.

İsraf düzenine karşı sistematik bir bilinç üretmiyor.

Güç sahiplerini rahatsız eden bir dil kurmuyor.

Oysa Kur’an indiği toplumda statükoyu sarstı.

Güç sahiplerini rahatsız etti.
Yetimi, yoksulu, ezileni merkeze aldı.

Sosyal adaleti tesis etti.
Adaleti gücün önüne koydu.

Bugün din, gücü ve güçlüyü rahatsız etmiyorsa; orada ciddi bir sorun vardır.

Diyanet’in krizi bütçe değil, içerik ve cesarettir.

Korkarak konuşmak, dönüştürmez sadece kuzulaştırır.

Mazlumu zalime bas eğdirir ve aslanı çakala yedirir.

FETÖ: Sorgusuz İtaatin Bedeli

Bu ülke FETÖ ihanetini yaşadı.
Din dili kullanan, hizmet söylemiyle büyüyen bir yapı; kapalı hiyerarşi ve lider kültü üzerinden devlete sızdı.
Sorgusuz itaat üretti, eleştiriyi bastırdı.

Bu sadece bir örgüt meselesi değildi.
Bu, denetlenmeyen cemaat kültürünün nasıl bir tehdide dönüşebileceğinin göstergesiydi.

FETÖ bize şunu öğretti:

• Dinî görünüm masumiyet garantisi değildir.

• Sadakat hakikatin yerine geçerse çürüme başlar.

• Lider kutsanırsa akıl devre dışı kalır.

Bu ders unutulmadan diğer dini yapılar da konuşulmalıdır.

Cemaatler: Aidiyet mi, Ahlak mı?

Süleymancılar, Menzil, İsmailağa ve benzeri yapılar Türkiye’de ciddi bir etkiye sahip.

Yurtları, kursları, vakıfları, sosyal ağları var. Bu etki varsa, eleştiri de olacaktır.

Sorulması gereken soru şudur:

• Bu yapılar bireyi özgürleştiriyor mu, yoksa bağımlı hale mi getiriyor?

Kur’an merkezli bilinç mi artı üretiyorlar, yoksa lider merkezli sadakat mi?

• Şeffaflar mı? Hesap verebilirler mi?

• Liyakati mi savunuyorlar, yoksa kendi mensubunu mu önceleyen kapalı bir yapı mı kuruyorlar?

Bir cemaat insanı Allah’a yaklaştırıyorsa değerlidir.

Ama insanı kendi hiyerarşisine bağımlı hale getiriyorsa orada sorun vardır.

Kur’an, kula kulluğu kaldırmak için geldi. Eğer din adına kurulan yapılar yeni bağımlılık alanları üretiyorsa, bu ciddi bir sapmadır.

Kur’an ile Aramızdaki Duvar

Asıl kırılma burada.

Biz Kur’an ile aramıza “din” adına duvarlar ördük.

Yorumları, alışkanlıkları, cemaat aidiyetlerini, kutsallaştırılmış tortuları vahyin önüne koyduk.

Kur’an ile aramıza ördüğümüz bu tortuları temizlemedikçe, Kur’an aramızdaki mesafeyi kapatmayacak.

Gelenek değerlidir.

Ama gelenek vahyin önüne geçtiğinde perde olur.

Bugün gençler Kur’an’dan değil, din adına konuşan yapıların çelişkilerinden uzaklaşıyor. Söylem ile hayat arasındaki mesafeyi görüyorlar.

Din Kimlik Oldu, Ölçü Kayboldu İslam’ı çoğu zaman kimlik olarak savunuyoruz.

Ama ölçü olarak yaşamıyoruz. Kimlik aidiyet üretir.

Ölçü sorumluluk yükler.

Biz aidiyeti seçtik, sorumluluğu erteledik.

Başörtüsünü savunduk ama kul hakkını aynı cesaretle savunmadık.

Ümmet dedik ama liyakat konusunda suskun kaldık. Mazlum için ağladık ama kendi çevremizdeki haksızlığa göz yumduk.

Bu çelişkilerle medeniyet kurulmaz.

Sonuç: Dini Alan Temizlenmeden Diriliş Olmaz

Diriliş dışarıdan başlamayacak, içeriden başlayacak.

Diyanet daha cesur bir dil kurmak zorunda.

Cemaatler şeffaf olmak zorunda.

Lider, kültü sorgulanmak zorunda.
Sadakat değil, liyakat esas olmak zorunda.

Din kimlik olmaktan çıkıp yeniden ölçü haline gelmek zorunda.

Biz Kur’an ile aramıza ördüğümüz duvarları yıkmadan, dini yapıları eleştiri üstü görmekten vazgeçmeden, gücü kutsamayı bırakmadan zulüm bitmeyecek.

Çünkü zulüm sadece dışarıda değil.
Bazen suskunlukta, bazen kör bağlılıkta,bazen içeriksiz dindarlıkta yaşar.

Biz dirilmeden zulüm ölmeyecek.

Ve diriliş, önce kendimizle ve din adına konuşan yapılarla dürüst bir yüzleşmeyle başlayacak.

Vesselam.

Devamını Oku

İspanya neden hedef tahtasına konuldu?

İspanya neden hedef tahtasına konuldu?

“Filistin’e verdiği destek, Madrid’i hedef tahtasına mı oturttu?”

30 Temmuz 2026’da Ceuta‘ya yönelen kitlesel göç dalgası, birçok analiste göre sıradan bir insani hareketlilik değil, uluslararası bir cezalandırma operasyonu olarak tarihe geçti.
Hedefte ise
Filistin davasına Avrupa’da en güçlü desteği veren İspanya lideri Pedro Sanchez vardı.

İspanya’nın İsrail karşıtı politikaları kronolojik olarak şöyle öne çıktı: 2024’te Filistin devletini tanıması, 2025’te Gazze saldırılarını ICC’ye taşıması, 2026 başında silah ambargosunu savunması ve Temmuz 2026’da AB’de yaptırım çağrısı yapması.

Bu adımlar, Tel Aviv’de kırmızı çizgi olarak görüldü.

Krizin görünen tetikleyicisi, İspanya Yüksek Mahkemesi‘nin düzensiz göçmenlerin otomatik sınır dışı edilemeyeceğine dair kararıydı.
Ancak bu karar kaçakçılarca çarpıtıldı;
80 bin nüfuslu Ceuta‘ya 24 saat içinde 70 bin kişi giriş yaptı.
Kaos sırasında
50’den fazla kişi hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı.
Uzmanlara göre bu kadar büyük ve organize bir akın,
Fas makamlarının bilgisi ve göz yumması olmadan mümkün değildi.

Zamanlama da dikkat çekiciydi: kriz, Sanchez’in Cezayir ile ilişkileri normalleştirmesinden sadece 48 saat sonra patlak verdi.

Fas için bu doğrudan bir ihanetti”.

Analistlere göre Fas’ın bu kadar rahat hareket etmesinin arkasında Fas-İsrail-ABD üçgeni vardı.

Abraham Anlaşmaları sonrası İsrail‘den gelen askeri ve istihbarat desteği, ABD’nin Batı Sahra üzerindeki egemenliği tanıması ve Kongre’deki Fas lobisi, Rabat’a büyük bir özgüven kazandırdı.

Ceuta’daki göç dalgası, bu üçlü ittifakın İspanya’ya gönderdiği cezai mesajdı: Filistin konusunda İsrail’e karşı sert tavır alırsan, sınırındaki göçmen selini durdurmayız.

Bu okuma kendi değerlendirmemdir; basında bulduğum haberler krizi doğrudan Filistin politikasına değil, Sanchez’in Cezayir’e yakınlaşmasının Fas’ı rahatsız etmesine bağlıyor.

İki tablo birbirini dışlamıyor ama okur ayrımı bilerek yapmalı: birincisi doğrulanmış bir zincir, ikincisi benim öngörüm.

Başbakan Sanchez krizi, İspanya’nın toprak bütünlüğüne yönelik saldırıolarak tanımladı.
İspanya, bir yandan
Avrupa değerlerine sahip çıkmaya çalışırken, diğer yandan Fas’ın göç baskısı, ABD’nin diplomatik yalnızlaştırması ve İsrail’in örtülü tehditleri arasında sıkıştı. Avrupa Birliği ise somut destek vermedi.

On binlerce göçmen, uluslararası siyasetin acımasız satrancında piyon olarak kullanıldı.

Analistlerin çoğuna göre, bu satrancın kraliçesi açıktı: İsrail, İspanya’yı Filistin politikası nedeniyle cezalandırıyordu.

Almanya’da Yurtlardan Yükselen Gürültü

Almanya‘daki Türk göçmen mahallelerinde yıllardır sessizce işleyen Süleymancı yurtları, son haftalarda manşetlere taşındı. Alman basını, cemaatin gençler üzerindeki etkisini ve kapalı yapısını sorguluyor. “FETÖ sonrası en görünür dini ağ” olarak tanımlanan Süleymancılar, göçmen ailelerin çocuklarını barındıran yurtlarıyla yeniden tartışma konusu oldu.

Washington’da Eski Dosyalar Açılıyor

ABD’de ise 1980’lerin CIA raporları yeniden gündeme geldi. Raporda Süleymancıların “Batı Avrupa’daki Türk işçiler arasında açıkça faaliyet gösterdiği” ve şeriat yanlısı bir çizgi izlediği iddia ediliyordu.

Bu eski dosyaların yeniden dolaşıma girmesi, sosyal medya da “FETÖ’den sonra yeni bir parelel cemaat mi doğuyor?” sorusunu tetikledi.

Ankara’da Çete Söylemi

Türkiye’de hükümet cephesinden gelen açıklamalar, cemaatin geleceğini tartışmaya açtı.

Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, isim vermeden “FETÖ’ye özenen veya benzer arayışta olan çete örgütlere karşı hukuki mücadelenin kararlılıkla süreceğini vurguladı.

Bu ifade, isim geçmemesine rağmen bazı yorumcular tarafından doğrudan Alman istihbaratıyla iç içe girdiği söylenen Süleymancılara işaret olarak okundu ve cemaatin kontrol altına alınması için bazı çevrelerce yeni bir operasyon hazırlığının işareti şeklinde yorumlandı.

Aladağ’daki yurt yangını ve son yıllarda ortaya çıkan istismar iddiaları, kamuoyunda hâlâ taze.

Avrupa ve Türkiye’de Çifte Baskı

Avrupa‘da: Süleymancılar, göçmen topluluklar içinde güçlü bir dini-sosyal ağ olarak görülüyor ama kapalı yapıları tartışma yaratıyor.

Türkiye‘de: Cemaat, AKP ile dönemsel ittifaklar kurmuş olsa da bugün hükümetin kontrol altına almak istediği yapılar arasında ancak bu, Uçum‘un sözlerinden değil, yorumculardan gelen bir okuma.

ABD‘de: Eski istihbarat raporları, cemaatin geçmişte devlet kurumlarına sızma iddialarını yeniden gündeme taşıyor.

Sonuç: Almanya’da yurtlardan yükselen tartışmalar, Washington’da açılan eski dosyalar ve Ankara’da “çete” söylemi

Süleymancılar hem Avrupa’da hem Türkiye’de yeniden mercek altında.

Bir yanda göçmen çocukların kaderi, diğer yanda devletin güvenlik kaygıları.

Bu tablo, cemaatin önümüzdeki dönemde daha sert bir sorgulama sürecine gireceğini gösteriyor. 

Vesselam.

Değerli Medya Radikal okurlarımız, paylaştığım yazılarım binlerce kez okunuyor; bunun için teşekkür ederim.

Hakkın ve haklının yanında durmanız, size en çok yakışan duruştur.

Ayrıca , Filistin Konvoyu için İstanbul Başakşehir Meydanı’nda buluştuk.

Beklentim on binlerce insanımızın katılımıydı; olmadı.
Elbette üzüldüm, ama yine de
kalabalıkların yüzeysel coşkusundansa azınlıkların samimi desteğiyle mutlu olmak bana daha içten geliyor.

Umarım Sakarya’da ve diğer illerde tam destek gelir.
Peki
neden sivil örgütler sessiz kaldı?
Neden siyasiler yoktu?
Nerede bu destekler?

Lafa gelince bağır çağırlar, işe gelince yoklar…

Yoksa bilmediğimiz başka bir şey mi var ki, bu organizasyon yetim çocuk gibi muamele görmekte?

Devamını Oku

Terörsüz Türkiye; barış mı, büyük yanılsama mı?

Terörsüz Türkiye; barış mı, büyük yanılsama mı?

FETÖ‘nün Kucağında PKK Barış mı, Büyük Yanılsama mı?

Türkiye‘nin PKK süreci, iç irade ile jeopolitik satranç arasında sıkışan kırılgan bir geçiş evresinde.

Ne Zafer Ne Fiyasko

Temmuz 2026. “Terörsüz Türkiye” ne kesin bir zafer ne açık bir fiyasko kırılgan bir geçiş evresi.
Öcalan‘ın
27 Şubat 2025’te İmralı‘dan yaptığı çağrı, kırk yılı aşkın bir kanı durdurma potansiyeli taşıyor ama kaderini artık Ankara değil, Tahran‘dan Şam‘a, Erbil‘den Washington’a uzanan bölgesel satranç belirliyor.

Dün MYK Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplandı, gündemin başında yine bu süreç vardı.
AK Parti sözcüsü Ömer Çelik‘in
“ince işçilik aşamasındayız, propaganda zamanı değil sözleri boşuna değil: iktidar bile bunun kutlanacak bir zafer değil, kırılgan bir inşaa olduğunu biliyor.

Çerçeve Yasa: Kâğıt Henüz Kurumadı

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, altı partiyle yaptığı istişare turunun ardından çerçeve yasanın komisyon aşamasının bittiğini açıkladı.

Ama yasanın madde sayısı haftalar içinde sekizden on beşe fırladı bu dalgalanma tek başına bir gösterge: metin hâlâ oturmadı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek‘in doğruladığı çerçeve şu: örgüt feshi Cumhurbaşkanlığı kararıyla tescil, dönenlere beş yıl adli kontrol, kamu görevi ve siyaset yasağı ama genel af yok, Öcalan’a özel madde yok.

Yasa 3 Ağustos’ta Meclis’e geliyor.
Ama asıl kritik detay şu:
yasa çıksa da sahadaki silah bırakma bitmeden fiilen uygulanmayacak.
Kâğıt ile gerçek arasında hâlâ bir uçurum var.

Taslağın varlığı mutabakat demek de değil.

DEM Parti, Öcalan’ın önerdiği kapsamlı bir “kök yasa” isterken, iktidarın metni dar ve güvenlik eksenli kalıyor.

İYİ Parti karşı, CHP ise somut teklif yokluğunu gerekçe göstererek beklemede. Meclis’teki “ortak irade” görüntüsü, sürecin çatısı üzerinde bir uzlaşı; içeriği üzerinde değil.

Öcalan Kartı: Asıl Kriz Burada

PKK, Karasu’nun televizyona çıkmasından önce zaten resmi ağızdan söylemişti: Önderliğin fiziki özgürlüğünü içermeyen yasa hiçbir sorunu çözmez.

Karasu, bunu somutlaştırdı önce “özgür çalışan” bir Öcalan, sonra kısa vadede tam serbestlik.

Devletin bugünkü çizgisi bunun tam tersi: 2005’te isme özel konan yasak hâlâ yürürlükte, ağırlaştırılmış müebbetliler kapsam dışı.

Ama AİHM bu düzenlemeyi işkence yasağı ihlali saymış durumda ve Devlet Bahçeli‘nin kendisi umut hakkı reformunu gündeme getirmiş Öcalan‘a özel görünmeyen genel bir infaz reformu, hükümetin gerçek manevra alanı burada.

Devlet bu kapıyı aralık bırakıp dar yasada ısrar ederse, Kandil‘in süreç yürümez tehdidi boş laf olmaktan çıkar.
Kaldı ki kırk yıllık yapının Avrupa’dan Rojava’ya uzanan otonomlaşmış kolları, merkezin vereceği kararı sahanın uygulamama riskini hâlâ diri tutuyor Öcalan‘ın otoritesi baskın olsa da bu risk ortadan kalkmıyor.

Dört Dış Fitil

İran: Haziran savaşı sürece zarar vermedi, tam tersine Türkiye’yi güçlendirdi; NATO Zirvesi ve Trump‘ın yaptırım kaldırma açıklaması bölgeye tek bir mesaj verdi rüzgâr Ankara‘dan esiyor.
Suriye: SDG, Rakka ve Deyrizor‘un büyük bölümünü, petrol-gaz sahalarını, sınır kapılarını Şam’a devretmeyi kabul etti; ama uygulama yavaş ve güvensiz, Şam netleşmezse Kandil‘e “Suriye’de kardeşlerimiz ayakta” bahanesi kalıyor. Irak: silahların fiili tasfiyesi bu topraklarda olacak, KDP-PUK rekabeti belirleyici Erbil-Barzani hattı tasfiyeden yana, Süleymaniye-Talabani hattı daha yumuşak; PKK‘lıların KDP bölgesine geçmesi “teslim“, PUK bölgesine yerleşmesi “nakil” anlamına gelir, nihai adres hâlâ belirsiz.

Kandil:bekleme odası” stratejisinin zemini İran savaşı sonrası daraldı, ama strateji tükenmedi; zaman artık Kandil‘den yana işlemiyor.

15 Temmuz Hafızası

15 Temmuz’un onuncu yıldönümünün bu hafta anılması da tesadüf değil.

MİT Başkanı İbrahim Kalın‘ın yıldönümü öncesi Irak‘a gidip ardından İmralı heyetiyle temasa geçmesi, sürecin darbe hafızasıyla aynı hafta ivme kazanmasının rastlantı olmadığını gösteriyor.

FETÖ Dersi: Görünmeyen Bitmez

Sorulması gereken soru şu: PKK, kırk yıl gerçekten yenilmez miydi, yoksa içeriden birilerinin gölgesinde mi büyüdü?
FETÖ soruşturmaları ilerledikçe ortaya çıkan tablo bir şey söylüyordu: güney sınırındaki bazı komutanların ve bölge illerindeki emniyet müdürlerinin FETÖ soruşturmalarıyla açığa alınıp tutuklanması, iki yapının zaman zaman aynı masada oturduğunu gösterdi.
Bunu
PKK ile FETÖ aynı örgüttür diye okumak yanlış olur ideolojileri, kadroları apayrı.

Ama devlet içindeki bir yapının terörle mücadelenin tam kritik anında istihbaratı köreltmesi, muhbir ağını çözmesi, operasyonları geciktirmesi soruşturmalarla kayıt altına alınmış bir gerçek; ordunun ve emniyetin FETÖ‘den arındırılmasıyla operasyonel etkinliğin görülür biçimde artması da ikinci ihtimali güçlendiriyor.

FETÖ bugün de bütünüyle ortadan kalkmış değil, yalnızca görünürlüğünü büyük ölçüde terk etti.

1999’daki ateşkes de 2013-2015 çözüm süreci de benzer şekilde başarısızlıkla sonuçlandı.

Bugünkü fark: PKK‘nın masaya kendi tercihinden çok bölgesel sıkışmışlığın etkisiyle oturmuş görünmesi ama bu, yıllar içinde oluşmuş kripto yapıların bir gecede ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Bir zamanlar devletin içine bu kadar sızmaları mümkün değil diyenler vardı.

Sonradan görüldü ki olmaz denilen ihtimaller bazen en büyük güvenlik zafiyetine dönüşebiliyor.

Bu nedenle şu soruyu sormak paranoya değil, ihtiyatlı bir güvenlik refleksidir: PKK‘nın üst kadrolarında veya örgütün stratejik karar alma mekanizmalarında, kimliğini gizleyen FETÖ bağlantılı kişiler hâlen etkili olabilir mi?

Bu soruya bugün kamuoyuna açık bilgilerle kesin bir “evet” ya da “hayır” demek mümkün değil.
Ama FETÖ‘nün yıllarca devletin en kritik kurumlarına sistematik biçimde sızabildiği gerçeği ortadayken, benzer yöntemlerle başka yapılara nüfuz etmiş olabileceği ihtimalini peşinen reddetmek de sağlıklı bir yaklaşım olmaz.

Güvenlik politikalarının temel ilkesi, ihtimalleri sloganlarla değil; istihbarat, delil ve sürekli denetimle değerlendirmektir. FETÖ‘nün bıraktığı en önemli ders de tam olarak budur: bir daha asla olmaz demek yerine, böyle bir risk var mısorusunu sormaktan vazgeçmemek.

Sonuç:

Kâğıt Değil, fiili süreç artık somut bir yasaya ve somut bir tarihe bağlı, ama şeklini asıl belirleyecek olan üç dış aktör: Tahran‘ın Kandil‘e sıcaklığı, Şam‘ın SDG‘ye tanıdığı alan, Washington‘un YPG garantisi.
Bunlar Türkiye lehine dizilirse İran savaşı sonrası tablo şimdilik bu yönde Kandil köşeye sıkışır, silahsızlanma kaçınılmaz olur.
Biri can simidi atarsa çerçeve yasa kâğıt üzerinde kalır, süreç yıllarca sürecek bir “sözde silahsızlanma ama fiili varlık” evresine girer.

Bu ülkenin en kritik dosyalarından biri, hamasetten uzak okunduğunda budur: geçiş ve tıkanıklık ama artık masada somut bir metin ve somut bir takvim var.

Barış mı, büyük bir yanılsama mı olduğunu, önümüzdeki haftalar gösterecek.

Vesselam.

DAVET: Avrupa Filistin Gazze Konvoyu’ nu Karşılama ve Uğurlama Programı:

30 Temmuz 202608.00’de Başakşehir Merkez Camii Meydanı’ndan hareket edilerek Edirne İpsala Gümrük Kapısı’na yolculuk yapılacaktır.

19.00 Başakşehir Merkez Camii Meydanı’nda İstanbullular Filistin için yeniden buluşacaktır.

Bu anlamlı günde, Filistin’e destek için tüm okurlarımızı ve tüm çevrenizi bu anlamlı günde birlikte olmaya davet ediyoruz.

Devamını Oku

CHP ikiye bölündü; bir taraf “hain”, diğeri “hırsız!” diyor

CHP ikiye bölündü; bir taraf “hain”, diğeri “hırsız!” diyor

CHP’liler İkiye Bölündü: Bir taraf “Hain”, Diğeri “Hırsız!” diyor.

24 Temmuz 2026… Lozan’ın 103. yıl dönümü.

Bazıları için kutsal bir gün. Ama Türkiye siyaseti o gün utanç verici bir tabloya sahne oldu.

CHP’den 91 milletvekili birden istifa etti, YENİ Parti adıyla çatı kurdu.

Ana muhalefet sıfatı bir gecede el değiştirdi; CHP göz göre göre 44 vekille enkaza döndü, paramparça oldu.

Bu ne vizyon ne mücadele ne devrim tam bir ihanet ve acizlik tiyatrosu.
Cumhuriyet tarihinin en büyük muhalefet kırılmalarından biri yaşanıyor; milletvekilleri koltuk uğruna birbirini yuhaladı, siyasetin son kalan itibarını da ayaklarının altına aldılar.

Bir Gecede Değişen Denge, Ama Boşuna Değil

İşin görünen kısmı basit: 91 eski CHP’li yeni çatı altında toplandı, grup kurdu, meclis aritmetiğiyle fiilen ana muhalefet koltuğuna oturdu.

Bütçe müzakereleri, komisyon dengesi, gensoru hakkı, denetim mekanizmaları hepsi artık onların elinde.

CHP ise 44 vekille “hâlâ gruptayız” tesellisine sarılıyor.

Ama görünenin perde arkasında aylardır biriken bir hesaplaşma var; kopuş bir anda patlak vermedi.

Mayıs 2026’da bir mahkeme kararıyla mutlak butlan hükmüyle Özel’in CHP genel başkanlığı düşürülmüş, bu kararın ardından Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığa geri dönmüştü.

Özel bir süre milletvekilleri tarafından seçilmiş grup başkanı sıfatıyla partide kalmış, olağanüstü kurultay talebi karşılık bulmayınca da bugün kopuşu resmileştirmişti.

CHP’den istifa eden vekil sayısı 91.
Şimdiden medya/sosyal medya da karşılıklı laf yetiştirme yarışı başladı: “Sen hainsin”, “Sen hırsızsın.”
Eminim bu sözleri önümüzdeki dönemde meclis çatısı altında sıkça duyacağız.

CHP’de Geriye Kalan: Ne İnanç Ne İsyan

Kalan 44 vekilin büyük bölümü, aslında Kılıçdaroğlu’na tam bir inançla değil, mahkeme kararıyla göreve dönmüş olan lidere karşı “şimdilik burada kalmak, en az kötü seçenek” hesabıyla bağlı.
Bir kısmı ise hiçbir tarafa gerçekten inanmadan, sadece “üçüncü yolcu” sıfatıyla ortada dolanıp kamuoyu tepkisinin hangi yöne döneceğini bekliyor.

Buna ilkeli bir duruş demek zor; daha çok ölçülü bir korkaklık.

Birkaç vekil daha koparsa CHP’nin grubu düşer, tüzel kişiliği bile tartışmaya açılır.

Parti artık bütünlüklü bir gövde olmaktan çıkmış, dağılmakta olan bir enkaza dönüşmüş durumda.

Sembolik Vitrin, Somut Zemin Yok

Kuruluşu Lozan’a denk getirdiler, Hacı Bayram’da cuma namazı kıldılar Mustafa Kemal’in 23 Nisan 1920’de aynı camide kıldığı namaza açık bir gönderme sonra yine onun talimatıyla kurulan Anadolu Kulübü’nde toplanıp “kurucu değerler” nutku attılar.
Sembolik anlamda hesaplı, itiraf etmek gerekir. Ama sembol başka, siyasi meşruiyet başkadır.

Bu vitrin, önce Kılıçdaroğlu’na karşı verilen kirli mücadelenin; delegeleri satın alma, makam vaadi vererek devşirme yapma, iş-aş vaad ederek destek isteme.

Hatta CHP’yi bölen ikinci kopuşun üzerini örtmeye yetmiyor.

Asıl Facia: Örgüt ve Para

Kuruluş dilekçesi verildi, kurucu genel başkan seçilecek, il ve ilçe başkanları belirlenecek ama sahadaki asıl mesele para.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun ek 1. maddesine göre, hazine yardımı milletvekili sayısına değil, son genel seçimdeki oy oranına bağlanıyor; kanunun aradığı eşik yüzde 3. YENİ Parti 2023 seçimine kendi adıyla girmediği için, 91 vekili olsa dahi bu yardımdan yararlanamıyor; CHP’nin hazine yardımı da kendi tüzel kişiliğinde kalıyor.

Üstüne, sandığa girebilmek için kanun en az 41 ilde teşkilatlanmayı ve seçimden altı ay önce bunu tamamlamayı ve kongrelerini yapmayı şart koşuyor.
Kaynak bulunamazsa bu “yeni” parti, meclis’te koltuk işgal eden ama sahada iz bırakmayan bir hayalete dönüşebilir.
Koridorlarda dolaşan dedikodu ise daha ağır: FETÖ bağlantılı dış destek iddiaları bunlar şimdilik teyitsiz, kanıtlanmış hiçbir şey yok ama devlet bu tür transferleri yakından izler; kirli para varsa parti daha kurulmadan batar.

Yedek Parti: Bir İhtiyat Hamlesi

Dikkat çeken bir ayrıntı da “Değişim Partisi” adıyla kurulacak yedek oluşum.
Bunun makul okuması açık: olası bir kapatma davasına, isim ya da kuruluş sürecine yönelik bir itiraza, hatta erken seçim ihtimaline karşı bir sigorta.
Özel’in kendi ağzından çıkan “kıyamet senaryosu” tabiri de bunu doğruluyor; bu hamlenin erken seçime hazırlıklı yakalanma stratejisinin bir parçası olduğunu gösteriyor.

Özgür Özel Baltayı Taşa Vurdu

İşte tam da bu ihtiyatsızlığın ilk faturası geldi.

YENİ Parti Genel Merkezi daha doğrusu YENİ Parti Kuruluş Çalışma Grubu adını taşıyan oluşum yazılı bir açıklama yayımlayarak, “YENİ Parti” isminin izinsiz ve hukuka aykırı biçimde kullanıldığını duyurdu.

Açıklamaya göre, “YENİ Parti” ismi için marka tescili ve alan adı başvuruları daha önce kendileri tarafından yapılmıştı.

Buna rağmen Özgür Özel ve ekibinin aynı adla parti kuruluş başvurusunda bulunduğu, hatta CHP TBMM Grubu’na ait sosyal medya hesabının adının da “YENİ Parti” olarak değiştirildiği belirtildi.

Böylece daha kuruluş dilekçesinin mürekkebi kurumadan, YENİ Parti ilk hukuki tartışmasıyla karşı karşıya kaldı. “Yeni bir anlayış” iddiasıyla yola çıkan bir hareketin, daha ilk günde başkaları tarafından hak iddia edilen bir isim nedeniyle hukuki ihtilafın tarafı hâline gelmesi ve bu nedenle hırsızlıkla suçlanması, kamuoyunda ciddi eleştirilere yol açtı.

Kısacası, daha yolun başında yapılan bu tercih, Özgür Özel ve ekibinin baltayı daha ilk hamlede taşa vurmasına neden oldu.

Sonuç Yerine

Türkiye siyaseti bu haliyle komaya girmiş durumda. 91 vekillik bu kopuş, cumhuriyet tarihinin en ağır muhalefet rezaletlerinden biri olarak kayda geçiyor.

CHP eski hâliyle ayakta kalamadı; “yeni” parti de henüz gerçek bir alternatif olamadı üstelik kendi ismini bile tartışmasız kullanamıyor.
İkisi de birbirini yıpratarak sol seçmenin umudunu ve siyasetin kalan itibarını tüketiyor.

Geçenlerde bir yazımda “ayrılacaklar hayırlısıyla” demiş, ardından dua etmiştim.

Görünen o ki âmin diyenler çokmuş, dua kabul olmuş.

Siyasetin bu hâline bakınca, buyurun, afiyetle seyredin.

NOT: Filistin Konvoyu (Palestine Convoy) Hollanda’dan yola çıkan kara konvoyu, ilk durak olarak Bosna-Hersek Srebrenitsa’ya uğrayacak. Avrupa’nın her yerinden gelen katılımcılarla birlikte Srebrenitsa katliamı anılacak ve buradan büyük bir konvoy halinde İstanbul’a doğru yola çıkılacak.

İstanbul’da dünyanın her yerinden gelen aktivistlerle buluşulacak ve yolculuk Suriye’ye devam edecek.

Ben bu yolculuğun takipçisi olacağım, inşallah.

Sizleri gerekli şekilde haberdar edeceğim.

Devamını Oku

Türkiye’ye verilen 1,47 milyar dolarlık ceza?

Türkiye’ye verilen 1,47 milyar dolarlık ceza?

Gerekirse Kendi Parmağımızı Kendimiz Keseriz

Bu satırların yazarının AK Parti‘ye yakın durduğu bilinir; bunu saklamıyorum, zaten öyleyim de.

Ama siyasi yakınlık, yanlışı görmezden gelmeyi gerektirmez tam tersine, kendi çevremize yönelik eleştirinin daha ağır bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum.

Bu yüzden bu yazıdaki her iddiayı ulaşabildiğim kaynaklarla karşılaştırdım; doğrulayabildiğimi doğrulanmış bilgi, doğrulayamadığımı iddia olarak ayırdım.

Sonunda ortaya, yutması kolay olmayan bir tablo çıktı.

Bu tabloyu önünüze koyuyorum; gerekirse kendi parmağımızı kendimiz keseriz demek, işte tam olarak budur.
Vicdanınızdaki hüküm size ait.

Türkiye, son yılların en pahalı uluslararası hukuk davalarından birini kaybetti.
Ama asıl mesele kararın kendisi değil, bu kararın
aylarca resmi ağızlardan tek kelimeyle duyurulmamış olması.

Paris İstinaf Mahkemesi 5. Dairesi, 10 Mart 2026 tarihinde, Türkiye’nin Irak lehine verilen yaklaşık 1,47 milyar dolarlık ICC tahkim kararını iptal ettirme talebini reddetti. Bunun ardından kamuoyuna kapsamlı bir açıklama yapılmadı; halkın büyük kısmı bu kararı ancak 13 Temmuz 2026’da CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz‘ın paylaştığı belgelerden öğrendi.
Bilinçli bir gizleme mi, yoksa önemsenmediği için mi es geçildi elimizde bunu kanıtlayan bir belge yok.

Ama sonuç aynı kapıya çıkıyor: milyarlarca dolarlık bir yükümlülük doğuran karar, devletten değil bir muhalefet vekilinden öğrenildi.

Bu, tek başına hesap verebilirlik açısından sorgulanması gereken bir durum.

Tahkim Kararı Ne Diyor?

Uyuşmazlığın özü şu: 2014-2018 arasında Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (KRG) çıkardığı petrol, Bağdat’ın onayı olmaksızın Ceyhan üzerinden dünya piyasalarına satıldı. ICC Tahkim Mahkemesi, 13 Şubat 2023 tarihli nihai kararında Türkiye’yi 1973 tarihli Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması‘nı ihlal etmekle suçlu buldu.

• Fazladan ödenen taşıma ücretleri için: 1,325 milyar dolar

• Petrolün piyasa fiyatının altında satılmasından doğan zarar için: 673 milyon dolar

• Net anapara: 1,47 milyar dolar

Burada altını kalınca çizmem gereken bir nokta var: mahkeme Türkiye’yi, petrolü kime sattığı için değil, Bağdat’ın onayı olmadan bu ihracata izin verdiği için sorumlu tuttu.

Petrol En Çok Nereye Gitti?

Reuters, Financial Times, Washington Institute ve bağımsız tanker verileri, bu petrolün en büyük ve en düzenli alıcısının İsrail olduğunu gösteriyor.

• 2015: İsrail’in ham petrol ithalatının yaklaşık %77’si KRG kaynaklıydı

• 2017: oran neredeyse yarıya düştü

• 2023’ün ilk aylarında yeniden %40’a çıktı

Yunanistan’a da sevkiyatlar yapıldı, hacim küçük kaldı; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin alıcı olduğu iddiası ise teyit edilmedi.

Powertrans İddiası

Nordic Monitor’ın haberine göre, Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın yönettiği Powertrans bu ticaret zincirinde önemli rol oynadı.
Aynı habere göre Ankara, ICC sürecinde bazı belgeleri gizlilik gerekçesiyle heyete sunmadı.
Bu, mahkemenin kesinleşmiş bir tespiti değil; sadece gazetecilik çalışmasına dayanan bir iddiadır.

Asıl Tartışılması Gereken

Bizim de yakın durduğumuz bu siyasi çevrede tekrar eden bir örüntüyle karşı karşıyayız: kurumlar denetleniyor, ama siyasi karar alıcılar hesap vermiyor.

Ceyhan petrolü meselesi bunun en somut örneği: milyarlarca dolarlık bir yükümlülük doğuran karar aylarca halka açıklanmıyor, hiçbir bakan istifa etmiyor, hiçbir resmî açıklama yapılmıyor.

Burada bazı dostların ne diyeceğini şimdiden biliyorum. Standart nutuk hazırdır:

“Bunun zamanı mıydı şimdi?, ‘Bunu yazmanın sırası mıydı?’
Söylemeyin kardeşim, söylemeyin.”

Ben bu yazıyı 4 ay geciktiği için ve şimdide tam zamanı olduğu için yazdım.

Sonuç;

Bu yazının amacı doğrulanmış bilgiyle siyasi iddiayı karıştırmak değil.
Tartışmasız olan şu:
ICC kararı verildi, Paris Mahkemesi bunu iptal etmedi, Türkiye 1,47 milyar dolarlık bir yükümlülükle karşı karşıya.

Tartışmalı olan da şu: Powertrans’ın rolü, bazı belgelerin neden paylaşılmadığı, siyasi sorumluluğun kime kadar uzandığı.

Devletin görevi faturayı ödemek kadar, bu faturanın hangi kararlarla kesildiğini bütün açıklığıyla anlatmaktır.
Gerekirse kendi parmağımızı kendimiz keseriz derken kastettiğim tam olarak budur.

NOT: Bizim çok akıllılarımız var ya; şimdi şöyle söylüyorlar: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, davayı ya da borcu ödemeyi gereksiz kılacak bir siyasi manevra veya diplomatik çözüm bulacağına inanıyorlar.
Devletin yükümlülüğü var ama lider bir çıkış yolu bulur.

Diyeceğim tek şey:
bakalım, görelim ve hayırlısı diyelim.

Son Söz:

AK Parti’nin düşmanları ellerini boşuna ovuşturmasın.

Biz dürüstçe  yanlışlarımızı da eleştirileri de üstlenen bir yüreğe sahibiz.

Başkaları gibi pısırık, korkak, çamur atarak, iftiraya sığınarak ya da hırsızlık yaparak değil.

Devamını Oku