26 Eylül 2026 Cumartesi
Kocaeli’de milli mesai başlıyor: Türkiye - Fransa karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
Muaviye ve oğlu Yezid…
Terörsüz Türkiye’nin kıymeti…
Osmanlı arşivinde, Kudüs, adalet!
Sayın cumhurbaşkanımıza ve Sayın Adalet bakanımıza açık arzımızdır.
50 yaşından sonra kadın görünmez olmamalı
SESLI MAKALE EN ALTTA
MUAVİYE VE YEZİD “HAZRET”, AMA OĞLU ALİ–OSMAN!
Yazmazsam münafıklık yaparım.
Ben mezhep kavgası çıkarmaya gelmedim.
Benim derdim çok daha net: Müslümanın tarih karşısındaki samimiyet sınavı.
Bugün bazıları Muaviye’yi ve Yezidi öyle bir savunuyor ki, neredeyse her fiillerinde bir “hikmet” etiketi yapıştırılıyor.
Hz. Âişe Annemizin onunla bir müddet aynı safta durması da bu savunmanın kalkanı hâline getiriliyor.
Peki o zaman çok basit bir soru:
Madem Muaviye sizin için “Hazret”, neden çocuklarınıza Muaviye ismini vermiyorsunuz?
Yezid’i sevip savunuyorsanız, neden kimse çocuğuna Yezid adını koymuyor?
Cevap? Genelde yok.
Yerine şu kaçış geliyor:
“Fitne çıkmasın, bu konulara girmeyelim.”
Fitne mi? Hayır. Bu hakikatten kaçış.
Ve işin en çarpıcı tarafı şu:
Muaviye’yi güzelleyenlerin büyük çoğunluğu kendi oğullarına Ali, Osman, Ömer, Bekir ismi veriyor.
Yani ağız başka söylüyor, vicdan başka seçiyor.
Savunduğu tarihî figür başka, evladına verdiği isim başka.
Bu bile tek başına bir itiraf değil midir?
Dürüst olalım.
Muaviye ve Yezid’i gerçekten övgüyle anılacak şahsiyetler olarak görüyorsanız, bunu açıkça söyleyin. Arkasında durun.
Savunun. İsmini koyun. Sahiplenin.
Ama çocuklarınıza Ali, Osman, Ömer, Ebubekir ismini verip; sonra Muaviye ve Yezid’i göklere çıkarıyorsanız, burada vicdanınızın size attığı bir fren vardır.
Ve o fren boşuna değildir.
Çünkü Müslüman olmak, mensup olduğu çevrenin her tarihî anlatısını sorgusuz sualsiz tekrar etmek değildir. Bazen “Burada yanlış var” diyebilmek de imandır.
Bazen “Bu olayın hesabını bugün yaşamıyoruz ama ders çıkarmalıyız” diyebilmek de ahlaktır.
Bir insanı savunmak başka şeydir; tarihî sorumluluğunu yok saymak başka.
Eleştirmek başka şeydir; hakaret etmek başka.
Ve asıl mesele burada patlıyor.
Hz. Âişe’ye (Müminlerin Annesi’ne) ağza alınmayacak sözler söyleyenlere sesleniyorum:
Allah’tan hiç mi korkmuyorsunuz?
Eleştiri yapacaksan yap.
Tarih konuşacaksan konuş.
Ama küfür nedir? Hakaret nedir?
Bu nasıl bir dil?
Kur’an’ın ölçüsü ortada:
“Birbirinizi ayıplamayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.” (Hucurât, 49-11)
Peki siz ne yapıyorsunuz?
Tarihi, bugünün insanına karşı kin ve nefret malzemesi hâline getiriyorsunuz.
Tarih konuşulur.
Savaşlar konuşulur.
Siyasi mücadeleler konuşulur.
Hatalar konuşulur.
Ağır eleştiriler yapılır.
Ama hakaret ilim değildir.
Küfür cesaret değildir.
Tarihte hatalar olmadı mı?
Oldu.
Kur’an ne diyor?
“Onlar bir ümmetti, gelip geçti.” Bakara 2:134
Bu ayetin karşısında hâlâ geçmişin kavgasını bugüne taşımak neyin aklıdır?
Bizim görevimiz geçmişi putlaştırmak değildir.
Geçmişe küfretmek hiç değildir.
Anlamak, ayırmak, sorgulamak ve ders çıkarmaktır.
Yanlışı tespit edeceğiz ki tekrar etmeyelim.
Doğruyu göreceğiz ki yaşatalım.
Ama kimseyi sırf bir tarihî şahsiyeti savunuyor diye aşağılamayacağız. Kimseye de sırf farklı düşünüyor diye küfretmeyeceğiz.
İş ortamlarında, sohbetlerde, ilmi konuşmalarda bu meselelerin ölçüsüz, öfkeli, hakarete varan bir dillekonuşulduğunu duyduğumda tek bir soru beliriyor:
Bu öfke gerçekten ilimden mi geliyor, yoksa miras alınmış bir taassuptan mı?
Çünkü insan önce kendi hayatına bakmalı.
Ahlakına bakmalı. Düşüncesini ne kadar olgunlaştırdığına bakmalı.
Sonra başkasının tarihini yargılamalı.
Ve ben açıkça söylüyorum:
Ben “kimse alınmasın diye hakikati susturma” anlayışını reddediyorum.
Kim olursa olsun.
Muaviye de olsa, Yezid de olsa, Hz. Âişe de olsa, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman da olsa…
Tarihi konuşalım.
Fiilleri konuşalım. Sorumlulukları konuşalım.
Ama kimseyi putlaştırmayalım. Kimseyi de hakaret ederek küçültmeye çalışmayalım.
Çünkü Müslümanın ölçüsü şudur:
Sevdiğini savunurken adaleti kaybetmeyecek.
Eleştirdiğine karşı da ahlakını kaybetmeyecek.
Aksi hâlde savunduğumuz şey İslam’ın ölçüsü değil, kendi taassubumuz olur.
Vesselam.
SESLİ MAKALE👇
Devamını Oku
REİS: SÖZÜNÜN AĞIRLIĞI BURADA BAŞLAMALI-TARİHİ YAZMAK ZORUNDASINIZ.
TAM DA ŞİMDİ: DÜNYAYA ÖRNEK OLACAK ANAYASAYI YAZACAK GÜCÜNÜZ VAR MI?
Son dönemde “din eksenli anayasa” talebi giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. Bir toplumun inanç dünyasını temel metinlerde görmek istemesi samimi bir arayış olabilir; bu yönüyle anlaşılabilir. Ancak anlaşılabilir olması, doğru olduğu anlamına gelmez.
NEDEN Mİ?
Ben de bir Müslümanım ve doğrusu İslam’ın adaletine, hukukuna, değerlerine sonsuz güvendiğim için elbette onunla yönetilmek isterim. Bu benim içten ve dürüst bir arzumdur. Ama Türkiye’den- ya da yaşadığım başka bir ülkeden- bunu böyle talep etmem doğru değildir, doğru da olamaz. Çünkü bu ülkelerin kurucu iradesi farklı bir tercihte bulunmuştur. Bu tercihin doğru mu yanlış mı olduğunu tartışmıyorum; mesele bu değil.
Benim yapabileceğim şey şudur: Kendi değer (ler)imi yaşayarak örnek olmak ve eğer mevcut sistemin noksanlıkları varsa, zulüm üretiyorsa, haksızlık doğuruyorsa bunu eleştirip, hak ve hukuk içinde düzeltilmesi için mücadele etmektir. En azından ben böyle düşünüyor ve böyle inanıyorum.
Bir insanın değeri, iddia ettiğinden değil; adaletinden, merhametinden, vicdanından gösterdiğiyle doğar. Zulmeden, hakkı çiğneyen birinin hangi inanca mensup olduğunun hiçbir kıymeti yoktur. Kimlik insanı yüceltmez; insanı yücelten hakkaniyetli davranışıdır.
İşte bu nedenle anayasa, kimlikleri değil; doğrudan insanı, insanın hakkını, insanın özgürlüğünü korumalıdır.
DİN ÖZGÜRLÜĞÜ: ÇOĞUNLUĞUN DEĞİL, İNSANIN HAKKI
Bugünkü Anayasa’nın 24. maddesi din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alırken, Anayasa Mahkemesi de devletin bu hakkı sadece “dokunmayarak” değil, yaşanabilir bir ortam kurarak korumak zorunda olduğunu belirtmektedir.
Yeni anayasa bu ilkeyi daha da tahkim etmelidir: İnanan inancını özgürce yaşayabilmeli, hiçbir inancı olmayan da inançsızlığı nedeniyle baskı görmemelidir.
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı’nın verilerine göre Avrupa’daki Müslümanların yüzde 47’sinin ayrımcılığa uğraması elbette acı bir tablodur. Fakat Türkiye’de din özgürlüğünün gerekçesi dış dünyadaki haksızlıklar değil, insanın doğuştan gelen onuru olmalıdır. Bir hak, başkaları çiğnediği için değil; insanın varoluşsal hakkı olduğu için korunur.
DOĞAYI VE GELECEK NESİLLERİ KORUMAK
İnsan doğadan bağımsız değildir. Onu korumak; soluduğu havayı, içtiği suyu, toprağı, ormanı ve denizi korumakla başlar. Çevre politikası denen şey, doğrudan insanın yaşam hakkıdır. Hayvanların yaşamı da lütfa değil, anayasal güvenceye bağlanmalıdır.
Kur’an, çağlar öncesinden insanın sebep olduğu ekolojik tahribata şöyle dikkat çeker:
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak ister ki belki dönerler.” (Rum Suresi, 30/41)
Bu ayet; doğadaki bozulmanın kader değil, insan eliyle üretilmiş bir adaletsizlik olduğunu vurgular. “Belki dönerler” uyarısı, vaktin daraldığını hatırlatır.
Yeryüzünü tüketmek değil, imar etmekle yükümlü olan insan (Hud, 11/61), henüz doğmamış çocukların hakkını bugünden gözetmelidir. Bugünün kârı uğruna geleceğin yaşam alanlarını yok etmek, doğrudan kuşaklararası bir adalet sorunudur.
GELECEĞİN BÜYÜK SINAVI: YAPAY ZEKÂ VE İNSAN İRADESİ
Yeni bir anayasa sadece geçmişin yaralarını saramaz; ufuktaki en büyük güce, yani yapay zekâya karşı da insanı hazırlamak zorundadır.
Yapay zekâ artık yalnızca teknik bir araç değil; eğitimden adalete, sağlıktan güvenliğe kadar kaderimizi etkileyen kararların ortağıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM kürsüsünden belirttiği gibi, dijital gücün birkaç merkezde toplanması küresel bir eşitsizlik tehdididir. ABD Başkanı Trump’ın “Artık super intelligence diyeceğiz ve bunu kazanan her şeyi kazanır” sözü de meselenin büyüklüğünü teyit etmektedir.
Bu yeni çağda anayasanın görevi açıktır: Teknolojiyi değil, teknoloji karşısında insanı korumak.
Hollanda’da yaşanan Toeslagenaffaire skandalı bu tehlikenin somut kanıtıdır: Çocuk bakım yardımı denetiminde algoritmanın milliyeti bir “risk faktörü” sayması, on binlerce ailenin hayatını karartmış ve hükümetin istifasına yol açmıştır. Dosyaların insan görevlilerce onaylanması dahi sistemik ayrımcılığı engelleyememiştir.
Bu tecrübeden hareketle yeni anayasa şu kesin ilkeleri koymalıdır:
Teknoloji kararın aracı olabilir; ancak insan haklarının hakemi olamaz.
TARİHİ BİR FIRSAT: ÇAĞ AÇAN BİR MODEL
Yeni anayasa; bir zümrenin, ideolojinin ya da dönemsel çoğunluğun değil; inanan-inanmayan, zengin-yoksul, kadın-erkek tüm yurttaşların ortak güvencesi olmalıdır.
Devlet karşısında insanı, çoğunluk karşısında azınlığı, güçlü karşısında güçsüzü, bugünün çıkarları karşısında yarının hakkını koruyan bir metin… İşte gerçek anayasa budur.
Türkiye, eski yozlaşmış kalıplarını veya başka ülkelerin metinlerini tekrarlamak zorunda değildir. İklim krizinden dijital tahakküme kadar dünyanın hukuk arayışında olduğu bir dönemde; vicdanı, doğayı, insan onurunu ve geleceğin teknolojisini harmanlayan öncü bir metin inşa edebilir.
ÖYLE BİR ANAYASA YAZILMALIDIR Kİ, DÜNYA ONU ÖRNEK GÖSTERİP “İŞTE BU!” DESİN. DİĞER DEVLETLER KENDİ ANAYASALARINI TÜRKİYE’NİN ANAYASASINA UYARLAMAK ZORUNDA KALSIN. EY YASA YAPICILAR; DÜNYAYA ÖRNEK OLACAK, ÇAĞA YÖN VERECEK BU BÜYÜK BAŞARIYI ELDE ETMEYE VAR MISINIZ.
Sesli makale👇
Devamını Oku
Bu yazıyı yazmak istemezdim.
Gerçekten istemezdim.
Yazar sorumluluğum yazmamı gerektirdi.
Çünkü memleketin gündemi zaten yeterince ağır.
PKK süreci, Suriye, Yunanistan, İran, İsrail… Bölge ateş çemberinde.
İçeride vatandaşın derdi geçim, adalet, eğitim, güvenlik ve gelecek kaygısı.
Böyle bir ortamda insan, parti içi polemiklerle ve siyasi atışmalarla uğraşmak istemiyor.
Ama siyaset böyle bir şey.
Memleketin gerçek meseleleri ortadayken, bazıları hâlâ kendi küçük hesaplarının peşinde.
CHP kendi içinde kaynıyor, hırsızları bulmaya çalışırken!
Yeni Parti daha sahneye çıkmadan ismi “hain, satılmışlar” ve isim hırsızı diye mahkemelik oluyor.
Bir de Yavuz abi var. Elinde bir anahtar, kapı kapı dolaşıyor. İlle de bir kapıya uydurup içeri girmeye çalışıyor.
Ama abi, o anahtar fazla elastiki.
Sağa sola eğiliyor, bükülüyor. Her kapıya göre şekil alıyor. Ama açmak için gücü yetmiyor.
Zaten olmaz. Olmaz.
Siyasette esneklik başka şeydir, omurgasızlık görüntüsü vermek başka. İnsan bazen bir kapıyı açmak pahasına anahtarını eğip bükmemeli.
Düz durmalı. Düz konuşmalı.
Düz yürümeli.
Bunlar ayrı ayrı konuşulacak meseleler. Benim bugün asıl söylemek istediğim başka.
Sayın Fatih Bey, artık sınırı zorluyorsunuz.
Bunu düşmanlıkla söylemiyorum.
Bir hayal kırıklığıyla söylüyorum.
Çünkü sizin biyolojik babanız olan Necmeddin Erbakan Hoca, benim için sıradan bir siyasetçi değildir.
Ben onu, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli siyasi şahsiyetlerden biri olarak görüyorum.
Tam da bu nedenle sizin üzerinizdeki beklentim yüksek. Çünkü siz Erbakan’ın oğlusunuz.
Bu bir ayrıcalık olabilir. Ama aynı zamanda ağır bir emanettir.
Erbakan’ın oğlu olmak yetmez.
Soyadı taşımak kolaydır. Asıl mesele, o soyadının ağırlığını taşıyabilmektir.
Bunun için sadece konuşmak, sadece eleştirmek, sadece sert cümleler kurmak yetmez.
Akıl gerekir. Kadro gerekir. Proje gerekir. Eser gerekir.
Bugün elinizde önemli bir siyasi imkân var. Milletvekilleriniz, teşkilatlarınız, seçmen tabanınız var.
Arkanızda da Türkiye siyasetinde iz bırakmış büyük bir gelenek bulunuyor.
Peki bunun karşılığı ne olmalı?
Siyaset üretin.
Ekonomi için uygulanabilir modeller ortaya koyun. Tarım için çözüm üretin. Gençlere gerçekçi bir gelecek programı sunun. Dış politikada devlet ciddiyetiyle konuşun.
İktidarı eleştirin ama sadece “yanlış yapıyorsunuz” demeyin.
Ardından şunu söyleyin:
“Siz böyle yapıyorsunuz. Biz ise şöyle yapacağız.”
İşte siyaset budur. Çünkü muhalefet etmek kolaydır.
Asıl zor olan, yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyin yerine bir çözüm koyabilmektir.
Milletin karşısına çıkıp bir yol gösterebilmektir.
Sözün sertliği, siyasetin ağırlığı değildir.
Erbakan Hoca’nın farkı da burada ortaya çıkıyordu. Sadece itiraz etmiyordu. Bir şey söylüyor, ardından nasıl yapılacağını anlatıyordu.
“Ağır sanayi” diyordu. “Üretim” diyordu. “Denk bütçe” diyordu. Gümüş Motor gibi somut girişimleri vardı.
Katılırsınız, katılmazsınız.
Ama ortada bir fikir, bir hedef ve bir istikamet vardı. İnsanlara yalnızca kızgınlık değil, bir yol göstermeye çalışıyordu.
Bugün sizin yapmanız gereken de budur. Babasının adını daha fazla kullanmak değil; babasının bıraktığı mirasın üzerine yeni bir şey koymak.
Çünkü miras, geçmişi tekrar etmek değildir.
Geçmişten aldığınız birikimle geleceğe yeni bir şey bırakabilmektir.
Bu millet slogandan yoruldu.
Polemiğe doydu. İnsanlar artık kimin kime ne söylediğini değil, kimin ne yapacağını bilmek istiyor.
Çözüm istiyor.
Proje istiyor.
Program istiyor. Gelecek istiyor.
Ben Yeniden Refah Partisi’nin siyasette güçlü bir aktör olmasını isterim.
Millî Görüş geleneğinin Türkiye siyasetinde bir ağırlığı olduğuna inanıyorum.
Tam da bu nedenle eleştiriyorum.
Çünkü küçülmenizi değil, büyümenizi istiyorum.
Ama büyümek, daha yüksek sesle konuşmak değildir. Büyümek, daha fazla fikir üretmektir.
Daha güçlü kadro kurmaktır. Daha ciddi projeler ortaya koymaktır. Devlet yönetimine hazırlanmaktır.
Çünkü bir gün bu millet size çok basit bir soru soracak:
“Babanız Erbakan’dı. Peki siz ne yaptınız?”
İşte o gün verecek güçlü bir cevabınız olmalı.
Çünkü soyadı bir yere kadar taşır.
Bir noktadan sonra artık sizin ne yaptığınıza bakılır.
Soyadı kapıyı açabilir. Ama içeride ne yapacağınızı söylemez.
Orada sizin aklınız konuşur. Sizin kadronuz konuşur. Sizin eseriniz konuşur.
Erbakan Hoca’nın adı günlük siyasi kavgaların ve günübirlik polemiklerin malzemesi olamayacak kadar büyük. O isim bir emanettir.
Emanet taşınır. Harcanmaz.
Şimdi önünüzde bir kapı var.
Mesele artık içeri girip girmemek değil.
Mesele, içeri girdiğinizde ne yapacağınız.
Hoca’nın bıraktığının üzerine bir şey koyacak mısınız? Yoksa sadece onun soyadını mı taşıyacaksınız?
Çünkü mesele Erbakan’ın oğlu olmak değil. Mesele, Erbakan’ın oğlu olarak ne yaptığını gösterebilmektir.
Millet bekliyor.
Tarih de bekliyor.
Vesselam.
SESLİ MAKALE👇
Devamını Oku
8 Temmuz’da bu köşeden açık bir uyarıda bulunmuştum: “Türkiye’de binlerce genç cinsiyetini değiştirmek istiyor!”
O gün bu cümleyi yazarken bir slogan atmıyordum; toplumun en kırılgan fay hattını işaret ediyordum.
Derin bir kimlik bunalımının eşiğinde savrulan gençler, dijital yönlendirmelerden özel kliniklere, ilaç tekellerinden fonlu yapılara kadar uzanan çok katmanlı, organize bir endüstrinin hedefindeydi.
Ama ne oldu? Bu tespiti “abartı” diye yaftalayanlar, meseleyi hafife alanlar, kendini basın ve mecmua çevrelerinde bilge zannedenler… Bugün yargının ve kamu denetiminin başlattığı Ailem Güvende operasyonlarıyla ortaya saçılan vahim tabloyu izlemek zorunda kalıyor.
Gerçek bütün çıplaklığıyla ortada duruyor: Abartı değilmiş. Gecikmiş bir uyarıymış!
Ve bugün yaşananlar, o gün yazdığımın birebir teyidi.
Tıbbi Zorunluluk Değil, Ömür Boyu Süren Müşterilik
Yıllardır sessizce işletilen bu çark, kimlik arayışındaki genci bir özne değil, kâr üreten bir “müşteri” olarak konumlandırdı.
Kapıdan giren her birey geri dönüşü olmayan bir medikal bağımlılığın içine çekildi.
Ve bu devasa faturanın neredeyse tamamı, kimse itiraz etmeden kamu maliyesinin, yani milletin sırtına yüklendi.
2013 tarihli düzenlemelerle cinsiyet uyum operasyonlarının ve hormon tedavilerinin SGK kapsamına alınması, suiistimale açık bir pazarın kapısını araladı:
• Karşı cinsiyet hormon tedavileri geçici bir reçete değil; ömür boyu süren kesintisiz bir ilaç bağımlılığıdır.
• 18 yaşında bu sürece dahil edilen bir bireyin 60 yaşına kadar, yani on yıllar boyunca kullanacağı ilaçlar, düzenli kan tahlilleri ve endokrinolojik kontroller; geri dönüşsüz cerrahi müdahaleler, revizyon ameliyatları ve komplikasyon tedavileriyle birleştiğinde tek bir bireyin faturası bile onlarca milyon lirayırahatlıkla aşmaktadır.
• Bu maliyet artık bireysel bir sağlık hizmeti olmaktan çıkmış; sosyal güvenlik sistemini sarsan yapısal bir yük hâline gelmiştir.
Burada hayati bir ayrım yapmak zorundayız: Bu gençlerin kaçı gerçek anlamda klinik bir cinsiyet disforisi yaşıyordu; kaçı sosyal medyanın, dijital akımların ve akran baskısının tetiklediği geçici bir ergenlik krizinin kurbanıydı?
Özel kliniklerin hızla tanzim ettiği raporlar, ilaç tekellerinin kabaran kâr marjları, özel hastanelerin ameliyat kotaları… Gençlerin ruhsal kırılganlıkları üzerinden bir avuç çıkar odağına aktarılan kamu kaynakları; manevi faturası gence ve ailesine, maddi faturası ise SGK’ya, yani vatandaşın primlerine kesildi.
Bu nedenle yürütülen soruşturmalar sadece sosyolojik bir refleks değil; gecikmiş bir kamu maliyesi denetimi ve etik hesaplaşmadır.
Şeffaflık Çağrısı: Dış Finansman ve Sivil Toplum Sınırı
Mesele yalnızca SGK ile sınırlı değil.
Yıllardır çeşitli dernekler, platformlar ve sivil toplum görünümlü yapılar üzerinden yürütülen faaliyetlerin finansal arka planı da ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Bu yapıların bir kısmı, gençlerin kimlik arayışını “sosyal proje” adı altında fonlayan; ancak sahada aileleri daha da yalnızlaştıran bir etki üretti.
Bu noktada meşru bir soru sormak her yurttaşın hakkıdır: Bu kaynaklar gerçekten evrensel bir sivil toplum dayanışması mıydı, yoksa toplumun demografik ve kültürel dokusunu dönüştürmeyi hedefleyen fonlu bir mühendislik projesinin parçası mıydı?
Bu sorunun cevabı hamasetle değil; bağımsız yargının ve mali denetçilerin şeffaf raporlarıyla ortaya konmalıdır. Meşru sivil toplum faaliyeti ile dış güdümlü ajandalar arasındaki sınır netleşmelidir ki ne hak arayışı kriminalize edilsin ne de organize manipülasyonlar cezasız kalsın.
Enkazın Altında Kalanlar: Sessizce Çöken Aileler
Bu kurgulanmış fırtınada en büyük bedeli sessizce ödeyenler anne babalar oldu.
Evladının gözlerinin önünde adım adım yabancılaşmasını izleyen aileler; ne devlette rehberlik edecek bir muhatap bulabildi ne de sağlık sisteminde güvenli bir liman.
Bir yanda dijital mecraların ve lobilerin ideolojik baskısı, diğer yanda özel sağlık sektörünün ticari yönlendirmeleri… Anne babalar bu iki değirmen taşı arasında ezildi. Kimlik siyasetinin gürültüsü, evlatları için çırpınan ailelerin sessiz çığlığını bastırdı.
Sonuç: Yarayı Kapatmak İçin Bataklığı Kurutmak Şart
“2026–2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu doğrultusunda başlatılan adımlar kıymetlidir; ancak sadece tabelalara ve vitrindeki aktörlere odaklanmak sorunu çözmez.
Asıl mesele, gençlerin arayışını bir kâr kapısına, ailelerin çaresizliğini bir faturaya dönüştüren mekanizmayıbütünüyle tasfiye etmektir.
• Tıbbi teşhis ve onay süreçleri bağımsız, çok daha sıkı bilimsel ve hukuki denetime tabi tutulmalıdır.
• Kamu kaynaklarının kontrolsüzce ticari odaklara akıtılmasının önüne geçilmelidir.
• Aileleri koruyacak, gençlere doğru psikolojikrehberliği sağlayacak kurumsal destek ağları ivedilikle kurulmalıdır.
Hiçbir çocuğun geleceği rant düzeninin yakıtı olamaz.
Bu hesap tüm boyutlarıyla sorulmadan, açılan toplumsal yara asla kapanmayacaktır.
SESLİ MAKALE👇
Devamını Oku
Toplumun en sessiz ama en derin kırılmalarından birini yaşıyoruz. Utancımızdan artık “benim oğlum” ya da “benim kızım” diyemiyoruz.
Bir tarafta ömrünü ailesine, çocuklarına ve onların geleceğine adamış anne ve babalar var.
Diğer tarafta ise sahip oldukları birçok imkânın hangi bedeller ödenerek elde edildiğini bilmeden büyüyen, savurgan ve çoğu zaman da nankör bir nesil…
Mesele yalnızca kuşak farkı değil. Asıl mesele, bir hayatın emeği ile o emeğin sonucu arasındaki bağın kopmasıdır.
Çünkü çocuklara çoğu zaman sonucu gösterdik, bedeli göstermedik.
Sıcak bir ev sunduk ama o evin nasıl kurulduğunu anlatmadık.
Sofraya yemek koyduk ama o sofranın kurulması için kaç saat çalışıldığını söylemedik.
Okullarını, diplomalarını, imkânlarını önlerine koyduk.
Fakat bunların arkasındaki mücadeleyi göstermedik.
Bir Ömür Görünmez Oldu
Bir anne yıllarca kendi ihtiyaçlarını erteledi.
Bir baba ailesi eksik kalmasın diye yoruldu, sustu, bazen istemediği işlerde çalıştı.
Kendi hayallerinden vazgeçti, çocuklarının hayallerine yatırım yaptı.
Çocuk ise çoğu zaman sadece sonuca baktı:
Ev vardı. Araba vardı.
Eğitim vardı. Sofrada yemek vardı.
Hayat “bir şekilde” devam ediyordu.
Ama o “bir şekilde”nin arkasında bir ömür vardı.
İşte bugün bazı anne ve babaların içinde taşıdığı en büyük sızı burada başlıyor: Bir ömürlerinin görünmez hâle gelmesi.
İnsan görmediği emeğin değerini anlamakta zorlanır.
Bilmediği fedakârlığı takdir etmekte zorlanır. Duymadığı bir hikâyeyle bağ kurmakta zorlanır.
Yaşı Büyük, Yükü Küçük Yetişkin
Bugünün gençleri teknolojiyle, hızlı iletişimle ve bilgiye kolay erişimle büyüdü.
Bir tuşa dokunarak dünyanın öbür ucundaki bilgiye ulaşabiliyorlar.
Fakat bilgiye ulaşmak, hayatı anlamak değildir.
Hayatın yükünü taşımayan insan, sorumluluğun ağırlığını tam olarak kavrayamayabilir.
Bazen karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:
Özgürlük istiyor ama sorumluluğu taşımakta zorlanıyor.
Haklarını biliyor ama yükümlülüklerini aynı ölçüde önemsemiyor. Hayattan çok şey bekliyor ama hayatın karşılığında ne istediğini düşünmüyor.
Elbette bütün gençleri aynı kefeye koyamayız.
Çalışan, ailesine sahip çıkan, sorumluluk alan, anne ve babasının kıymetini bilen çok sayıda genç var.
Meselemiz bir nesli suçlamak değil. Meselemiz, anne ve baba ile çocuk arasında neden böyle bir mesafe oluştuğunu anlamak.
Biz Neyi Yanlış Yaptık?
Belki de anne ve babalar olarak kendimize sormamız gereken sorular var.
Çocuklarımızı korumak isterken onlara hayatın gerçeklerini ne kadar gösterdik?
“Ben çektim, çocuğum çekmesin” dedik. “Ben yokluk gördüm, o görmesin” dedik. “Benim yaşadığım zorlukları çocuğum yaşamasın” dedik.
Bu düşüncenin içinde büyük bir sevgi vardı.
Ama bazen sevginin başka bir sonucu ortaya çıktı:
Korumak isterken köklerinden kopardık.
Çocuklarımız bizim çektiğimiz sıkıntıları görmedi. Çünkü biz onların görmesini istemedik.
Onlara yokluğu değil, varlığı gösterdik. Mücadeleyi değil, sonucu gösterdik. Bedeli değil, imkânı gösterdik.
Sonra da büyüdüklerinde neden bizim gibi düşünmediklerine şaşırdık.
Belki de sorun onların nankör olması kadar basit değildi.
Belki biz onlara yeterince hikâye anlatmamıştık.
Çözüm Ceza Değil, Hafıza
Bugün çocuklarımızla ilgili konuşurken çoğu zaman şikâyet ediyoruz:
“Bizi anlamıyor.” “Bizim kıymetimizi bilmiyor.” “Her şeyi hazır bekliyor.” “Eskileri bilmiyor.”
Peki biz ne yaptık?
Onlara geçmişimizi anlattık mı? Dedelerinin, ninelerinin hangi şartlarda yaşadığını söyledik mi?
Kendi gençliğimizde neler çektiğimizi anlattık mı?
Bugün sahip oldukları evin, eğitimin, özgürlüğün ve imkânların hangi mücadelelerin sonucunda ortaya çıktığını gösterdik mi?
Sadece “Bunun kıymetini bil” demek yetmez. Kıymet, hikâyesi anlatıldığında anlaşılır.
Bir çocuğa “Bu ev için yıllarca çalıştım” demek başka şeydir.
O yılları anlatmak başka…
Nerede yaşadığını, ne kadar kazandığını, hangi zorluklardan geçtiğini, hangi hayallerinden vazgeçtiğini anlatmak gerekir.
Çünkü aile hafızası yalnızca geçmişi anlatmaz; insana kim olduğunu da anlatır.
Geçmişini Bilmeyen Geleceğini Eksik Kurar
Bir toplum gençliğini kazanmak istiyorsa önce hafızasını kaybetmemelidir.
Hafıza zayıfladığında, nesiller arasındaki bağ da zayıflar.
Bir çocuk anne ve babasının hayat hikâyesini bilmezse, onların bugün bulunduğu noktayı yalnızca “normal” ve “zaten olması gereken” bir durum olarak görebilir.
Oysa hiçbir hayat kendiliğinden oluşmaz.
Her evin arkasında mücadele vardır. Her diplomanın arkasında yıllar vardır. Her sofranın arkasında emek vardır. Her özgürlüğün arkasında bir bedel vardır.
Bunları çocuklarımıza anlatmak onları geçmişe mahkûm etmek değildir.
Tam tersine, geleceği daha sağlam kurabilecekleri bir bilinç kazandırmaktır.
Anne ve babaların da çocuklarından yalnızca saygı beklemek yerine, kendi hikâyelerini anlatmaları gerekir.
Hafıza aktarılmadan değerler aktarılmaz.
Sözün Özü
Bugün anne ve babaların sessizce taşıdığı bir ızdırap var.
Onlar çoğu zaman bizden büyük şeyler istemiyor:
Bir teşekkür. Bir telefon. Bir ziyaret.
Bir hatırlama.
Ve belki de en önemlisi: Hayatlarının boşa gitmediğini hissetmek.
Çünkü insan yaşlandığında yalnızca çocuklarının başarısıyla değil, verdiği emeğin karşılığında onların kendisini anlayabilmesiyle de huzur bulur.
Belki bugün birbirimize kızmadan önce bunu düşünmeliyiz:
Biz çocuklarımıza sadece bir hayat mı verdik, yoksa o hayatın hikâyesini de anlattık mı?
Çocuklarımıza sonucu gösterdik.
Ama bedeli göstermedik.
Şimdi yapılması gereken, geçmişi çocukların omzuna yüklemek değil; geçmişle gelecek arasında yeniden bir bağ kurmaktır.
Bir nesli suçlamak kolaydır.
Asıl zor olan, o neslin neden böyle yetiştiğini anlamaktır.
Ve belki de bugün hepimizin birbirine söylemesi gereken en önemli cümle şudur:
“Siz olmasaydınız, biz bugün burada olmazdık.”
Vesselam.
Devamını Oku