Beykent Üniversitesi’nde çalışan bir kardeşim, geçenlerde arkadaş ortamında üzerinde düşünülmesi gereken bir konuyu gündeme getirdi. “Haşhaşiler ile FETÖ denen yapı arasında sadece yüzeysel bir benzerlik mi var, yoksa derinde yatan örgütsel bir akrabalık mı?” gibi bir soru attı ortaya.
Bana dönüp tebessüm ederek, “Al sana araştırma konun,” dercesine kaşlarını hafif kaldırıp güldü.
Aslında, ikisi de farklı çağların insanlarıydı ama “yürüdükleri vakit, karda iz bırakmayan” tipolojilerdiler.
Onların ortaklığı “dünyalarının” sinsilikte operasyonel benzerliğiydi.
Acaba FETÖ, Hasan Sabbah’tan doğrudan esinlenmiş olabilir miydi? Biri Selçuklu’nun ihtişamlı döneminde ortaya çıkmıştı, diğeri ise modern Türkiye Cumhuriyeti’nin bünyesinde sinsice kök salmıştı.
Merakımı bastıramadım ve bu sorunun peşine düşmeye karar verdim.
Tarih kitaplarını, mahkeme kararlarını, iddianameleri inceledim. Karşıma çıkan tablo, doğrudan bir “soy bağı” değil di belki, ama iktidar mücadelesinin yöntemlerinde ürkütücü benzerliklerdi.
Zamana karşı sabır.
İlk dikkatimi çeken, her iki yapının da “tarih” dediğimiz nehrin akışına karşı inanılmaz bir dirençle, bir “uzun oyun” stratejisi izlemesiydi. Ani zaferler, şaşalı fetihler onların işi değildi.
Onlar, toprağa bir meşe palamudu eker gibi, yüzyıllar sonrasını düşünerek örgütleniyorlardı.
Hasan Sabbah, meşhur Alamut Kalesi’ni ele geçirdiğinde (1090), koskoca Selçuklu İmparatorluğu’na meydan okuyup topyekûn bir savaş ilan etmedi.
Aksine, adeta bir örümcek gibi, İran ve Suriye’nin sarp dağlarına, birbirinden bağımsız görünen kalelerden bir ağ ördü.
Bu, on yıllar süren sessiz, sabırlı bir işgaldi.
Her kale sadece bir askeri üs değil, aynı zamanda bir “beyin yıkama” merkeziydi.
Fedailerini orada yetiştiriyor, ideolojisini orada damıtıyordu.
Aynı sabrın, bambaşka bir şekilde, modern Türkiye’de de tezahür ettiğini görüyorsunuz.
1970’lerden itibaren, yavaş yavaş filizlenen bir yapılanma… Önce küçük öğrenci yurtları, sonra dershaneler, ardından üniversiteler, gazeteler, bankalar…
Dışarıdan bakan için, sıradan bir sivil toplum hareketi, hatta hayırsever bir cemiyet gibi görünüyordu.
Kimse “bir gecede” olacak bir şey beklemiyordu.
Amaç, toplumun dokusuna, devletin bürokrasisine, nesiller boyunca, yavaşça nüfuz etmekti.
Devleti dışarıdan yıkmak değil, onun hücrelerinin içinde, onun DNA’sını değiştirecek bir virüs gibi çoğalmaktı.
Mahkeme dosyalarında “paralel devlet yapılanması” denen şeyin özü, bu sabırlı sızmanın sonucuydu.
2. Kutsal lider ve robotik itaat.
Bu kadar uzun vadeli bir stratejiyi hayata geçirebilmek için, bir disiplin ve sorgulanamaz bir otorite gerekiyor.
İşte ikinci büyük benzerlik burada yatıyor: Karizmatik lider kültü ve mutlak itaat.
Alamut’ta Hasan Sabbah sadece bir komutan değildi.
O, bir “hüccet”ti; yani hakikatin canlı kanıtı, dini ve siyasi otoritenin tek kaynağı.
Kalelerdeki yaşam, askeri bir kışladan farksızdı.
Fedailer, dünyevi zevklerden tamamen arındırılmış, liderin her buyruğunu en ölümcülü olsa bile tereddütsüz yerine getirmek üzere programlanmış gibiydiler.
“Cennet vaadi” büyük bir motivasyondu evet, ama asıl güç, bireysel benliğin tamamen örgütün kolektif iradesinde eritilmesinden geliyordu.
Modern yapılanmada da benzer bir psikolojik mekanizma işliyordu. Fethullah Gülen, takipçileri nezdinde sadece bir “hocaefendi” değil, neredeyse metafizik bir rehber, “kutup yıldızı”ydı.
Onun vaazları, “altın sözleri” mutlak doğru kabul edilirdi, örgüt içindeki hiyerarşi sıkı bir itaat ve sadakat ağı yaratıyordu.
Abi-kardeş ve abla-bacı düzeni, davranışın ve bağlılığın sürekli denetlendiği kapalı bir yapıya dönüşüyordu.
Üst kademe tarafından verilen bir talimat, polis memurundan öğretmene, savcıdan hakime kadar en alt birime hiçbir sorgulama olmadan ulaşıyordu.
Bu durum örgüte yüksek bir çeviklik, operasyonel gizlilik ve devlet kurumlarına nüfuz etme kapasitesi sağlıyordu.
Yargı süreçlerinde defalarca ortaya çıkan şifreli iletişim biçimleri ve tavsiye edilen kişiler listeleri, bu mekanik itaat kültürünün dışa yansımasıydı.
Bugün halen çözülemeyen FETÖ siyaset ilişkisi de aynı nedenle sıcak bir başlık olarak kalmaya devam ediyor.
On binlerce tutuklama yapılmasına rağmen, siyasi partilerde idareciler, belediye başkanı veya milletvekili düzeyinde açık biçimde FETÖ mensubu ilan edilip tutuklanan isimlerin olmaması ciddi bir çelişki yaratıyor.
Siyasi partiler, kendi içlerinde FETÖ bağlantılı olduğu bilinen veya en azından bu yönde güçlü kanaat bulunan bazı kişileri farklı gerekçelerle ve çoğu zaman düşük profilli bahanelerle tasfiye etti. Ancak bu durum, bu kişilerin örgütle ilişkili olduklarına dair gerçeği ortadan kaldırmıyor; yalnızca sürecin görünür değil kapalı yürütüldüğünü düşündürüyor.
Bu tablo, FETÖ siyaset ilişkisinin neden halen tam olarak aydınlatılamadığını ve neden uzun yıllar Türkiye’nin tartışma gündeminde kalacağını açıklıyor.
3. Truva atı stratejisi: Düşmanın kalbine sızmak
İşte belki de en çarpıcı benzerlik: İktidara ulaşmak için seçilen yol.
Her ikisi de, kaleyi dışarıdan kuşatmanın maliyetli ve riskli olduğunu çok erken fark etmişti.
Onun yerine, “Truva Atı” stratejisini mükemmelleştirdiler: Düşmanın içine, onun bir parçasıymış gibi sızmak.
Haşhaşiler, suikastlarıyla ünlüdür. Ancak bu suikastlar, sokak ortasında rastgele yapılan cinayetler değildi.
Son derece hedefli, sembolik ve psikolojik harp unsuru taşıyan eylemlerdi.
Bir Selçuklu veziri veya ünlü bir komutan, en güvenli sarayında, en sadık koruması kılığına girmiş bir fedai tarafından öldürülürdü.
Mesaj şuydu: “Sen güvende değilsin. Senin en yakınındaki kişi bile bizim ajanımız olabilir.”
Bu, devlet otoritesini korkuyla kemiren bir yöntemdi.
FETÖ yapılanması da, Türk devletinin resmi iddialarına göre, benzer bir mantığı modern araçlarla uyguladı.
Fiziksel suikastler yerine, kurumsal ele geçirme ön plandaydı.
Devletin en kritik kurumlarına (ordu, yargı, polis, eğitim) sınavlarda hile yaparak, liyakati bypass ederek, kendi kadrolarını yerleştirmek… Amaç, devletin gücünü, devletin kendi mekanizmalarını kullanarak ele geçirmekti.
15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bu stratejinin en şiddetli ve en açık tezahürü olarak kayıtlara geçti.
Tankları, uçakları hareket ettirenler, üniformalı subaylardı; yani “içeriden”olanlardı.
Haşhaşilerin hançerleri, modern çağda tank paletleri ve F-16’lara dönüşmüştü.
Darbe girişimi.
Darbe girişiminin yaşandığı gece İstanbul Büyükçekmece Tepecik’tedostlarımızla birlikteydik. Aramızda parti üyeleri, milletvekili ve belediye meclisi üyeleri arkadaşlarımız da vardı.
Bir dostumuzun düğününe gitmiştik. Her zamanki gibi siyaset, ekonomi ve terör üzerine kendi aramızda yorumlar yapıyor, değerlendirmelerde bulunuyorduk. Sohbetimiz gayet sakindi.
Saat 21.30 civarında Hollanda’dan bir telefon aldım.
Arayan, yıllardır tanıdığım biriydi. Ses tonunda belirgin bir tedirginlik vardı.
Bana bulunduğum yeri hemen terk etmemi, Hollanda, Amerika veya herhangi bir Avrupa ülkesinin konsolosluğuna gidip sığınmamı tavsiye etti.
O gece birçok kişinin hedef alınacağını, bu nedenle bana zarar gelmesini istemediğini söyledi.
Bu sözleri, darbe girişiminden önceden haberi olduğu izlenimini veriyordu(gerçeğini hiçbir zaman öğrenemedim).
Konuyu fazla uzatmadan, “Seni sevdiğim için uyarıyorum, zarar görmeni istemiyorum” dedi ve telefonu kapattı.
O ana kadar düğünde herkes rahattı.
Ardından telefonlar üst üste gelmeye başladı. Milletvekillerimizden, bürokratlardan ve AK Parti’de görev yapan arkadaşlarımızdan gelen aramalar durumun ciddiyetini doğruladı.
Hatta aramızda CHP’li arkadaşlarımız da vardı; onlar da aynı bilgiyi aldıklarını söylediler. Böylece duyduğumuz uyarı farklı kanallardan teyit edilmiş oldu.
Hemen toparlandık, düğünden ayrıldık ve hep birlikte Büyükçekmece’deki AK Parti ilçe binasına doğru hareket ettik.
Oradan da yeni talimatlar gelmeye başladı ve gece boyunca bu doğrultuda yönlendirildik.
(devam edecek)
GÜNDEM
14 Ocak 2026SPOR
14 Ocak 2026GÜNDEM
14 Ocak 2026GÜNDEM
14 Ocak 2026GÜNDEM
14 Ocak 2026UNCATEGORİZED
14 Ocak 2026EKONOMİ
14 Ocak 2026