20 Mart 2026 Cuma
Arda Güler’li dev Madrid derbisi başlıyor: Real Madrid - Atletico Madrid karşılaşması saat kaçta başlayacak, hangi kanaldan yayınlanacak? Maçı canlı izle
İslam’da muttakiliğin özü…
Naylon devletler…
Ben bir akıncıyım; mazlumların dostu, zalimin hasmıyım!
Bayram tatlıdır ama ölçüsü daha tatlıdır
Yıkanlar ve yapanlar…
Bugün 20 Mart 2026 Ramazan Bayramı’nın birinci gününü yaşamaktayız.
Üstelik günlerden Cuma.
Bizlere çifte bayram yaşatan Rabbimize hamdolsun.
Türkçe bayram kelimesi, Farsça (bezm+ram) kelimesinden gelir ki manası “neşe meclisi” demektir.
Arapça bayram için iyd kelimesi kullanılır.
Bayramlar sevinç günleridir.
Neşelenmenin, meşru bir biçimde eğlenmenin, güzel giyinmenin, gülümsemenin, çocukları özellikle de yetim ve öksüzleri sevindirmenin tavsiye edildiği günlerdir.
Bayramlar, birlik ve dayanışma günleri, bir araya gelme, ihtiyaç sahiplerini gözetme, hatırlarını sorma, gönüllerini alma, özellikle de yetimlerin ve yoksulların gönüllerini ferahlandırma vesilesidir.
Hayatın tek düzelikten çıkıp renklendirildiği günlerdir.
Halk arasında eğlenceli zamanlara “Bayram havası” seyrek yapılan işler için “Bayramda seyranda” veya “Bayramdan bayrama” denir.
Aşırı sevinmek manasına “Bayram etmek” denilmektedir.
Enes bin Mâlik’ten (r.a) rivayet edilmiştir ki;
“Peygamber Efendimiz (s.a.v) Medine’ye geldiğinde halkın eğlence ile geçirdiği iki gün vardı.
Peygamber Efendimiz (s a.v) “Bu iki günün özelliği nedir?” diye sordu. “Cahiliye döneminde o günlerde eğlenirdik.” diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Allah (cc) sizin için o günleri onlardan daha hayırlı olan kurban ve fıtır (Ramazan) bayramlarıyla değiştirdi” (Ebu Davud, salât,239)
Buhâri ve Müslimde geçen rivayette Hz. Aişe annemizden nakledilen bir hadisede; “Bir bayram günü, habeşliler mescidin avlusuna gelip mızrak oyunu oynadılar resûlullah (s.a.v) beni çağırdı. Doyasıya seyretttim.” demiştir.
Yine aynı yerde geçmektedir.
Bir bayram günü Hz Ebubekir (r.a) kızı Hz. Âişe’nin yanına girdiğinde, iki küçük cariyenin tef çalıp şarkı söylediğini gördüğünde onlara serzenişte bulununca Efendimiz (s.a.v) “Bırak ey Ebubekir, bayram günleridir!” buyurdu.
Bayram günleri oruç tutmak bile yasaktır.
Ramazan Bayramı’nın birinci günü, Kurban Bayramı’nın dört günü yılda beş gün oruç tutmak tahrimen mekruhtur.
Birçoğumuzun dilinden klâsikleşmiş “Nerede o eski bayramlar” cümlesini duymak mümkündür.
Aynı cümleyi dedelerimiz kullandı.
Babalarımız kullandı.
Bizler kullanmaktayız.
Muhtemeldir ki bizden sonrakiler de kullanacaktır.
Bu belki de çocuklukta yaşadığımız, tat aldığımız, sevinç duyduğumuz bayramların hazzını, büyüyüp hayatın zorluklarıyla ve çeşitli dertlerle karşılaşıp, o eski hazları alamayışımızdan dolayı olabilir.
Bayramları bayram gibi yaşamaya, çocuklarımıza ve daha sonraki nesillere aktarmaya çalışmalıyız.
Ne yazık ki günümüzde bayram denilince gittikçe çok kişinin aklına tatil gelmektedir.
Büyükleri ziyaret etmek, hatırlarını sormak, yüzyüze görüşmek yerine, nasıl olsa telefonla bayramlaştık deyip hele de görüntülü görüşüldüyse vazife yerine getirilmiş kabul edilerek bir an önce tatil beldelerine akın edilmektedir.
Zamanımızın çocukları o eski bayramların güzelliklerini yaşayamamaktadırlar.
Her şeyin sanalını yaşamaya alıştıkları gibi bayramları da sanal olarak yaşamaktadırlar.
Müslümanlar olarak her ne kadar bayramlar sevinç günleri olsa da islâm coğrafyasının birçok yerinde akan gözyaşı ve kanın, İsrail terör örgütünün Filistin‘de yaptığı zulmün, ilk kıblemiz olan Mescid-i Âksa’nın durumunun, Çin‘in Müslüman olan Uygur Türklerine akıl almaz, vicdan kabul etmez, ahlâkî ve insanî ilkelerin hiçbirisine uymaz işkence ve asimilasyon uygulamasının, Filistin Gazze‘de yaşanan insanlık dramının şehirleri başlarına yıkılan çaresizlerin gıda ve ilaçtan mahrum bırakılmalarının bir silah olarak kullanılmasının verdiği hüznün sevinçlerimizi gölgelediği bundan dolayı bayramlarımızı buruk bir şekilde yaşadığımız da aşikârdır.
Ayrıca Hz. Ali’nin ( r.a) bir sözünü hatırlatmakta fayda olduğunu düşünmekteyim.
Şöyle ki: Hz Ali’ye (r.a) sormuşlar; “Bayram nedir?”
“Günahsız geçen hergün bayramdır.” diye cevaplamış.
Her müslümanın kendisine ilke edinmesi gereken muhteşem bir söz.
Ramazan Bayramı’mızı tebrik eder, milletimizin, islâm âleminin ve bütün insanlığın hayrına vesile olmasını yüce Rabbimden niyaz ederim.
Ramazan Bayramız ve Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Zarif bir Osmanlı geleneği olarak; zimem defteri ve sadaka taşı…
Zimem, arapça kökenli borç anlamına gelen zimmet kelimesinin çoğul halidir.
Zimem defteri de borç defteri anlamına gelmektedir.
Veresiye defteri de denilebilir.
Yaşı ellinin üzerinde olanlar eskiden bakkal, manav, kasap gibi esnafların, müşterilerinin sonradan ödemek üzere aldıklarının karşılığını borç olarak yazdıkları veresiye defterlerini hatırlıyorlardır.
O zamanlarda şimdiki gibi büyük sermaye sahiplerinin zincir markerleri, alışveriş merkezleri yoktu.
Günümüzde zincir marketlerde veya birkaç şubesi olan alışveriş merkezlerinde veresiye uygulaması mümkün değildir.
Eskiye göre azalmış olsalarda bakkal ve diğer küçük esnaf piyasa şartlarından dolayı veresiyeden kaçınmaktadır.
Bir şefkat ve merhamet medeniyeti olan Osmanlı‘da onbir ayın sultanına özel güzel âdetlerden biri de zimem defteri geleneğiydi.
Ramazan ayı gelince hayır hasenat yapmak isteyen varlıklı kimseler zenginliğini belli etmeyen bir giyim tarzıyla bulundukları semtlerden başka semtlere giderek esnafları dolaşır, “zimem defteri” denilen borç (veresiye) defterinin bir kısmını veya tamamını satın alırlardı.
Varlıklı olan kime yardım ettiğini, fakir olan da kim tarafından yardım edildiğini bilmezdi.
Bakkal da borcu ödeyenin kim olduğunu bilmezdi.
Böylesi zarif ve güzel âdetle zenginin gururlanmadan yardım etmesi, fakirin de mahcup olmadan yardım alması sağlanmış olurdu.
Hatırlayanlar vardır.
Eskiden birçok kişi mahalle bakkalından veresiye alarak ihtiyaçlarını karşılar, maaş günü gelince almış olduklarının karşılığını öderdi.
Günümüzde şartların değişmesinden, süper ve hiper marketlerin çoğalmasıyla sıkıntıya düşen esnafın, mahalle bakkallarının piyasadan çekilmesinden dolayı veresiye olarak ihtiyaç karşılamak âdeta imkânsız hale geldi.
Eskiden mahalle bakkalları mahallelinin faizsiz bankası gibiydi.
Faizsiz kredi gibi beş para ödemeden bir ay boyunca evin ihtiyaçlarını bakkaldan veresiye olarak almak mümkündü.
Ama veresiye bir şeyi marketlerden alamayız.
Marketler parasız, kredi kartsız sakız bile vermezler.
Misal olarak süper marketten aldığımız 155 TL.tutan alışverişte 5 liramız çıkışmazsa aldığımız ürünlerden birini bırakmak zorunda kalırız.
Ama bakkal öyle mi? Bakkal hesap edip: “Abi 155 tuttu siz 150 TL. veriniz yeter.” deyiverir.
Süper marketten aldığınız bir ürün bozuk çıksa iade etmek veya değiştirmek için bazı işlemler yapmak ve beklemek zorundasınız.
Bakkal ise “tezgâha bırak, dolaptan yenisini al.” deyip işi basit hale getirir.
Mahalle bakkalıyla süper marketler arasında daha birçok fark sayılabilir
Zarif bir Osmanlı geleneği olan ve genelde Ramazan ayında uygulanan bu zimem defteri geleneğini günümüzde de sürdürmek isteyen bazı kişilerin varlığını zaman zaman görsel ve yazılı medya haberlerine yansımalarından öğrenmekteyiz.
Bu güzel ve zarif geleneği yaşatmak isteyenlerin çoğalması, gösterişsiz, sırf Allah (c.c) rızasını kazanmak için yapılacak olan iyiliklerin yaygınlaşmasına katkı sunacaktır.
Osmanlı‘nın zarif geleneklerinden biri de sadaka taşı uygulamasıdır.
Sadaka taşları ecdadımızın ince zekâsının ve kibarlığının en güzel örneklerinden biridir.
Sadaka taşı genellikle cami, çarşı, çeşme, hastane gibi yerlerde ihtiyaç sahiplerinin alabilmeleri için para, altın, gümüş vb. bırakılan özel taşlardır.
Bu taşlar üzerinde yer alan oyuk kısma, genelde kimsenin olmadığı yarı karanlık zamanlarda, sabah ve yatsı namazlarına giderken sadaka bırakılan taşlardı.
Bu taşlarda biriken paralar ihtiyaç sahipleri tarafından, ihtiyaçları olduğu kadar alınır, geri kalanı kendileri gibi ihtiyaçlı olanların almaları için bırakılırdı.
Böylece veren el ile alan el birbirlerini görmezlerdi.
Sadaka taşına uzanan elin yardım koymak için mi, yardım almak için mi olduğu bilinmezdi.
Bu da zenginin kibrinin kırılmasını fakirin de utancının örtülmesini sağlardı.
Ecdadımız, sadaka taşlarıyla yardımlaşmayı asalet, fazilet ve hassasiyet göstererek en güzel çözüme ulaştırmışlardır.
Sadaka taşları genellikle silindir şeklinde olup boyları 130 cm ile 150 cm arasındaydı.
2 metreye kadar uzun olanları da vardı.
Çoğunluğu silindir şeklinde ve mermerdendi.
Uzun olanlarına erişmek için sabit iki basamaklı merdivenleri vardı.
İstanbul’da bir zamanlar 160 adet sadaka taşının olduğu kaynaklarda yer almaktadır.
Bunların en meşhuru Üsküdar İmrahor Cami önünde bulunan ve Üsküdar Belediyesi tarafından korumaya alınan devşirme kırmızı granitten yontulmuş sadaka taşıdır.
Sadaka taşları azalmış olsalar da İstanbul ve tarihî birçok şehirde bulunmaktadır.
Sadaka taşı geleneği Selçuklulara dayansa da yaygın hale gelmesi Osmanlı dönemindedir.
Ecdadımız sadakayla ilgili ayet ve hadislerin gereğini en güzel şekilde sadaka taşı uygulaması ile hayata geçirmişlerdir.
Bu uygulamayla hem sadaka sahibinin gösterişten uzak olmasını hem de ihtiyaç sahibi olup derdini kimseye açamayan, dilenmeyi de tercih etmeyenlerin incinmeden ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamışlardır.
Sadaka taşı uygulamasında dikkat çeken özellik sadakayı alan ve verenin birbirlerini bilmemelerinin yanında alan kimsenin açgözlülük göstermeyip ihtiyacı kadarını alması kalan kısmından kendisi gibi olan diğer kişilerin yararlanması için fazlasını bırakmasıdır.
Bu durum zarafet ve dürüstlükte yüksek bir ahlâkî seviyenin göstergesidir.
Yüce Rabbim toplumumuzda yardımlaşmayı sırf Allah (c.c) rızası için sade ve zarif bir şekilde gerçekleştirenlerin sayılarını artırsın.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Zekât, sözlükte temizlik, bereket, çoğalma, güzel övgü anlamlarına gelmektedir.
İslâmın şartlarından biri de zekât vermektir.
Cenab-ı hak, zengin kullarına sahip oldukları mallarından bir kısmını fakirlere zekât olarak vermelerini emretmiştir.
Yüce Rabbimiz zenginlere zekât vermeyi emretmiş, lâkin fakirlere almayı emretmemiştir.
İsterlerse alırlar.
Eğer almazlarsa hicretin 2. Yılında müslüman zenginlere farz kılınan zekât ibadetini zenginler yerine getirmekten mahrum kalmış olurlar.
Bundan dolayıdır ki zenginler zekâtlarını alan fakirlere ayrıca teşekkür etmelidirler.
Bir müslümanın dinen zengin sayılabilmesi için nisap (asgari zenginlik ölçüsü) miktarı mala sahip olması gerekir.
Müslümanın zekâtla yükümlü asgari ölçüsü sayılan nisap; altında 20 miskal (80.18 Gr.) devede 5, sığırda 30, koyun ve keçide 40 adettir.
Zekâtın kimlere verileceği Kur’an-ı Kerim’de ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. (Tevbe suresi, ayet: 60)
Kimlere verilmeyeceği de dinî kaynaklarda kişi usûl ve füruuna zekât veremez diye beyan edilmektedir.
Usül, kişinin anne, baba, dede, nene, büyük dede, büyük nene gibi üst soyu olanlardır.
Füru ise kişinin kız ve erkek çocukları, torunları, torunlarının çocukları gibi alt soyu olanlardır.
Ayrıca eşler birbirlerine zekât veremezler.
Kişi, kız ve erkek kardeşlerine, amca, dayı, hala ve teyzesine ve de bunların çocuklarına, torunlarına zekât verebilir.
Zekâtta efdal olan verirken kişinin en yakınlarına öncelik vermesidir.
Zekâtın nisabı da Peygamber Efendimiz’in (s.av) hadis-i şeriflerinde belirtilmiştir.
(Buhârî, Zekât: 32, 36, 38, 43)
Zekâtın farz olması için kişinin müslüman olması, akıl sağlığının yerinde olması, ergenlik çağına erişmiş olması, hür olması ve borcunu karşılayacak miktarın dışında ve de aslî ihtiyacından fazla nisap miktarına erişen malının üzerinden bir kamerî yıl (354 gün) geçmiş olması gerekir.
Zekât altın cinsinden verilebileceği gibi para cinsinden de verilebilir.
Kişi eğer zekâtını para cinsinden verecekse kırkta bir, yüzde iki buçuk olarak hesaplayıp verir.
Yüce Rabbimiz Tevbe suresi 34. ayette: “malı parayı biriktirip zekâtını vermeyenlere çok acı azabı müjdele!” diye buyurmakta, 35. ayette de bu azabın şeklini bildirmektedir.
Zekâtın Kur’an’ı Kerim’de yaklaşık otuz yerde namaz ile birlikte anılması gayet dikkat çekicidir.
Dinimizde önemli bir yere sahip olan zekât ibadeti zengin ile fakir arasında bir köprü vazifesi görmekte, sosyal açıdan toplumun huzur ve barışı için de faydalar sağlamaktadır.
Peygamber Efendimiz‘in (s.a.v) vefatından sonra ilk halife olan Hz. Ebubekir (r.a) zamanında bazı kabilelerin “namaz kılarız ama zekât vermeyiz” demeleri üzerine Ebubekir’in (r.a): “eğer zekâtı vermezseniz size harp ilân ederim.” demesi müslümanlığın zekâtsız olamayacağını gösteren önemli bir örnektir.
Bir zekât çeşidi olan (öşür veya aşar) maalesef günümüzde unutulmaya yüz tutmuştur.
Sözlükte onda bir anlamına gelen öşür, dinî bir kavram olarak da tarım ürünlerinden verilen zekât demektir.
Tarım ürünlerinin zekâta tâbi oluşu Kur’an ayetleri ile sabittir.
Yüce Rabbimiz: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan infak edin.” diye buyurmaktadır. (Bakara suresi, ayet: 267)
Tarım ürünlerinin zekâtlarının oranı Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından belirlenmiştir.
Bir hadis-i şerifte: “yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde onda bir, kova ile (insan emeğiyle) sulananlarda ise yirmide bir öşür gerekir.” diye buyurulmuştur. (Buhârî, zekât,55)
Kişinin benim dediği mal gerçekte elinde bulunan geçici bir emanetten başka bir şey değildir.
Ancak zekâtı verilmemiş mal kişi için dünyada bir zehir, ahirette ise bir azap sebebi olacaktır.
Dinimiz fakirin hakkını gözetmiştir.
Zenginler sadece zekâtlarını hakkıyla verdiklerinde yeryüzünde aç insan kalmayacaktır.
Bu itibarla zenginler zekâtlarını vermediği durumda fakirlere zulüm etmiş olurlar.
Zekâtın geçerli olması için niyet şarttır.
Bütün ibadetlerde niyet şart olduğu gibi zekâtta niyetsiz yerine getirilemez.
Ayrıca fakirlere verilmesi ve teslimi demek olan “temlik” de şarttır. (Kâsânî, bedai: 11, 39)
Bundan dolayıdır ki; yol, cami, okul, kur’an kursu, hastane, çeşme gibi sadaka-i cariye olarak hayır işlerine harcanan para kişiye büyük sevap kazandırsa da zekât yerine geçmez.
Müslüman zengin zekâtını bizzat kendisi verebileceği gibi birilerini vekil tayin ederekte bu görevini yerine getirebilir.
Fakire verirken zekât olduğunu belirtmek gerekmez.
Kalpten yapılan niyet geçerli olur.
Hattâ fakirin incitilmemesi açısından daha da güzel olur.
Kişiyi zekât vermekten alıkoyan engelleri; bencillik, malın azalacağı korkusu ve şeytanın vermiş olduğu vesvese olarak sıralayabiliriz.
Zekâtın verilmekle malın azalacağını sanmak ise ne büyük bir bedbahtlıktır.
Çünkü zekât malı temizler, bereketlendirir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v): “zekât vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez!” diye buyurmuştur. (Müslim birr: 69)
Diğer bir hadis-i şerifte de “zekât kişinin müslümanlığının bir delilidir!” diye buyurulmuştur.(İbn mâce, taharet,5)
Zekâtı verilmeyen malın içinde fakirin hakkı bulunduğundan kirli ve bulanık bir suya benzer su nasıl ki rafine edilerek temizlendiği gibi zekâtı verilen mal da temizlenmiş olur.
Ağaçlar ve asmalar budandığı zaman verimleri arttığı gibi zekâtı verilen mal da bereketlenir.
Müslümanların verecekleri zekâtlarından Filistin Gazze‘deki ve dünyanın diğer yerlerinde müslüman muhtaç ve mazlumlar için de pay ayırmaları gayet yerinde olacaktır.
Yüce Rabbim bizlere, zekâtlarını verip mallarını temizleyen ve bereketlendiren ahirette de kat kat mükâfatına erişen kullarından olmayı nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
Elbette ibadetler Allah’ın (c.c) emrini yerine getirmek ve rızasını kazanmak için yapılır.
Oruç tutmanın da asıl gayesi Allahu tealâya kulluk etmektir.
Bununla birlikte oruç bir yönüyle ahiret, diğer yönüyle dünya için bir kazançtır.
Orucun manevi olduğu gibi birçok maddî, ferdî, sıhhî, içtimaî, ahlâkî ve ruhî faydaları da vardır.
Oruç tutmak, kişiye sevap kazandırdığı gibi geçmiş küçük günahlarının affedilmesine de vesile olur.
Orucun farziyeti ve ramazan ayında tutulması Bakara suresinin 183, 184 ve 185. ayetlerinde belirtildiği gibi ve bizzat Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) uygulamalarıyla (sünnetle) sabittir.
Ramazan orucu riyanın karışmasının zor olduğu bir ibadettir.
Onun içindir ki Peygamber Efendimiz (s a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle haber vermektedir:
“Allah(c.c) buyurdu ki o benim içindir. onun mükâfatını bizzat ben veririm.
Çünkü oruçlu yemesini içmesini benim için bırakmıştır.” (Buhâri/ Ebu hureyre (r.a))
Bilindiği gibi iyi amellerin karşılığının en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar verildiği Kur’an-ı Kerim’in ayetleriyle bildirilmiştir.
Orucun sevabının mislini ise ancak yüce Rabbimiz bilir.
Yine Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Oruçlu için iki sevinç vardır: biri orucu açtığı zamanki sevincidir; diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir.” diye haber vermiştir.
(Buhâri, savm: 2)
Resmî ve sivil kuruluşlar mensuplarını zaman zaman eğitim ve daha iyi verim almak amacıyla belli bir süreyle kamplara almaktadırlar.
Bizlerde ramazanın dışında geçirdiğimiz rehaveti üzerimizden atmak, unuttuğumuz bazı değerleri hatırlamak için oruç eğitiminden faydalanmak üzere kendimizi ramazan ayında âdeta kampa almaktayız.
Kendimizi bu kampta şükür, irade ve sabır eğitiminden geçirmekteyiz.
Oruç tutmak, bizlere Allah’ın (c.c)nimetlerinin kıymetini daha iyi anlamamızı ve bu nimetlere karşı çok çok şükretmemiz gerektiğini öğretir.
Oruç, tutulduğu süre içerisinde bazı alışkanlıklarımızdan uzak kalarak irademizin güçlenmesine katkı sağlar.
Oruç, meşru olduğu halde elimizde bulunan nimetlerden yararlanmamaya katlanarak sabrımızın gelişmesine ve artmasına vesile olur.
Oruç, elbette ki nefsin isteklerine uzak durmak olduğu için iradeyi, açlık, susuzluk, bazı alışkanlıklar ve davranışların işlenmemesine karşı duyulan sıkıntıya dayanma yönüyle de sabrı öğretmektedir.
Oruç ibadetiyle açlık çeken insan açın, yoksulun, muhtaç durumda olanların halini daha iyi anlar ve kanaat etmenin önemini kavramış olur.
“Tok açın halinden anlamaz” diye bir söz vardır.
Oruçlu insan aç kalmakla açın halini anladığından kalbinde merhamet hisleri harakete geçer.
Yoksula yardım etme hisleri uyanır.
Ve zekât verme, yardım etme konusunda daha hassas hale gelir.
Bu durum da orucun içtimaî faydalarındandır.
Oruçlu kimse, iftar, sahur, teravih namazı ve diğer ibadetleriyle hayatını disiplin altına almış olur.
Oruç, bedenin zekâtı olarak sadece manevî değil maddî olarak da vucüdumuzdaki zararlı unsurları temizleyerek hayatımızın daha sağlıklı olmasını sağlar.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde: “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” diye buyurmaktadır.
Oruç tutmak, çok yönlü bir kazanç oluğu gibi mazeretsiz oruç tutmamanın çok yönlü bir ziyan olduğu da aşikârdır.
Oruç, son zamanlarda tıp dünyasının da ilgisini çekmektedir.
Japon biyolog, bilim adamı Yoshinori Ohsumi,
oruçla ilgili yaptığı çalışmalarda, orucun bağışıklık mekanizmasını komple yenileyerek, insan vücudunun gençleşmesini, zindeleşmesini sağladığını kanıtlayarak, 2016 Nobel tıp ödülünü kazanmıştır.
Japon biyolog orucun sağlık açısından çok ciddi faydalar sağladığını ispat etmiştir.
Nobel ödüllü diğer bir bilim adamı olan Dr. Alexsiz Carrel, normalde organizmada depolanmış besin maddelerinin oruç esnasında harcandığını daha sonra ise bu harcanan besin maddeleri yerine yenilerinin geçtiğini böylece bütün vücudun yenilendiğini ispat etmiştir.
Diğer bir bilim adamı olan Dr. Otto Buchinger ise: “Oruç tutmak ameliyatsız en önemli biyolojik tedavi yöntemidir” demekte ve Almanya’da oruçla birçok hastanın iyileştiğini söylemektedir.
İşçi, memur, öğrenci ve birçok insanın yıllık izinleri ve tatil günlerinde dinlenme ihtiyaçlarını giderdiği gibi durmadan çalışan organlarımızın da dinlenmeye, kendilerini tamir etmeye ve yenilenmeye ihtiyacı vardır.
İşte bu ihtiyacı oruç karşılamaktadır.
Oruç, psikoloji açısından da toplumsal huzuru artırmaktadır.
Oruç tutan insanlar, daha sağlıklı düşünüp daha sabırlı davrandıklarından toplumsal barışa katkı sunmaktadırlar.
Hatta oruç tutmayanların bile ramazan ayında toplum yararına karşı diğer aylara göre daha duyarlı davrandıkları gözlemlenmektedir.
Oruç, insan ahlâkına da etki etmektedir.
Belirli bir müddet kendi helâl malına el sürmemeyi öğrenen insan kazandığı bu sabır refleksiyle başkalarının malına nasıl el sürebilir?
Şu da unutulmalıdır ki orucun faydalı olabilmesi için niyetin sağlam ve güzel olduğu gibi amelinde uygun olması sadece mideye değil bütün azalara da oruç tutturulması gerekir.
Aksi halde kişinin eline sadece aç kalmaktan başka bir şey geçmez.
Oruçlu açlığını hissedebilmeli iftar ve sahurda yeme içme konusunda ölçüyü kaçırmamalıdır.
Orucun faydalarından biri de sosyal açıdan insanlar arasında empatiyi geliştirerek yoksul ve zengin arasında bir köprü oluşturmasıdır.
Ayrıca usulüne uygun bir şekilde tutulan oruç vücutta depolanan yağların yakılmasıyla sağlıklı zayıflamanın gerçekleşmesine vesile olur.
Oysa ki nice insanlar fıtrata aykırı bir şekilde zayıflama yöntemleri ile kendi sağlıklarını tehlikeye atmaktadırlar.
Ne tuhaftır ki, dünyamızda milyonlarca insan açlıktan bir deri bir kemik kalmış şekilde sefalet içinde yaşarken diğer taraftan aşırı gıda alımından obez olan milyonlar zayıflamaları için servet değerinde harcamalar yapmaktadırlar.
Oruç, zihin fonksiyonlarını artırır.
Bazılarının öğrencilere: “sakın oruç tutmayın yoksa kafanız çalışmaz” demeleri şehir efsanesinden ibarettir.
Bilimsel çalışmalar bunun aksini ispatlamıştır.
Müslümanlar olarak bizler oruçlarımızı Yüce Rabbimizin emri olduğu için tutmaktayız.
Ayrıca sevap kazanmamızın yanında bazı dünyevî faydalar elde etmemiz Rabbimizin bir ikramıdır.
Yüce Rabbimden tutacağımız oruçlarımızı kabul etmesini tutamayan din kardeşlerimize de tutabilmeyi nasip etmesini niyaz ederim.
Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.
11 ayın sultanına yine kavuştuk elhamdülillah…
Ramazan kamerî ayların dokuzuncusu ve üç ayların sonuncusu olan ayın adıdır.
Ramazan kelimesinin, sözlükte temizlik, yanmak ve keskinlik anlamlarına geldiği belirtilmiştir.
Ramazan ayında oruç ve ibadetlerle Allah’a cc yönelen müminler, günahlarından temizlenir, arınır, bilinçlenir, iman ve ahlâk bakımından keskinleşir, kuvvetlenir.
Kur’an-ı Kerim‘in ilk nazil oluşunun Ramazan ayında olması, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nin bu ayda bulunması, sünnet bir namaz olan teravih namazının bu ayda kılınması, Kur’an-ı Kerim’de ismen geçen (Bakara suresi 185. ayet) tek ay olması, Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından övülmesi, islâmın şartlarından biri olup farz olan orucun bu ayda tutulması gibi özelliklerinden dolayı müslümanlarca sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak kabul edilen Ramazan ayı diğer aylardan üstün tutulmuş ve on bir ayın sultanı olarak tanımlanmıştır.
Milletimiz ve islâm âleminin heyecanla beklediği Ramazan ayına kavuşmayı yüce Rabbimiz bizlere bir kere daha nasip ettiği için sonsuz hamdolsun.
Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) salât ve seĺâm olsun.
Son yıllarda Ramazan aylarımızı yaşamış olduğumuz bütün dünyayı etkisi altına alan salgın ve üç yıl önce yaşanan asrın felâketi diye tanımlanan çifte depremlerden ve iki buçuk yıla yakın bir zamandır siyonist ve terörist bir yönetim tarafından idare edilen İsrail terör örgütünün zulmü altında soykırım, vahşet ve katliamlara uğrayan Filistin halkının özellikle Gazze‘deki mazlumların, Doğu Türkistan‘da çinlilerin oruç tutmalarını dahi engelleyen müslüman Uygur Türkleri’nin ve dünya mazlumlarının feryatlarından dolayı hüzünle karışık bir sevinç içinde yaşamaktayız.
Ramazan oruç ayıdır.
Yüce Rabbimiz Bakara suresinin 183. ayetinde: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere (sizden önce gelip geçmiş ümmetlere) farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” diye buyurmaktadır.
Bu ayetten anlaşılacağı üzere ilk insan ve ilk Peygamber olan Adem Aleyhisselâm’dan beri oruç tutulmaktaydı.
Bu mübarek Ramazan ayını Kur’an-ı Kerim, ilmihal, siyer kitaplarını okuyarak sahih dinî bilgileri öğrenmekle, varsa kaza namazlarımızı, ayrıca nafile namazları kılmakla, Kur’an-ı Kerim okumakla, sadaka ve hayır hasenatlarımızı artırmakla, hasta ziyaretleriyle, büyüklerimizin hal ve hatırlarını sorarak gönüllerini ve dualarını almayla, muhtaç olanların ihtiyaçlarını gidermeyle değerlendirebiliriz.
Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennem azabından kurtuluş olan bu mübarek ayı çok iyi karşılayıp yaşamalı ve bizlerden memnun kaldığında ahirette Rabbimizin huzurunda lehimize şahitlik edeceğini umarak uğurlamalıyız.
Ramazan ayında cehennemin kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır.
Bağlanan cinnîlerden olan şeytanlardır.
İnsan şeytanlarının serbest olduğunu unutmamalıyız.
Ayrıca hepimiz nefis sahibi olarak nefsimizin heva ve heveslerinin esiri olmamalıyız.
Bu mübarek ayda nazil olmaya başlayan yüce kitabımızın mesajlarını çok iyi anlamaya ve gereğini yapmaya çalışmalıyız.
Çocuklarımıza da Ramazan ayını ve orucu sevdirmeye gayret göstermeliyiz.
Sadece midemize değil dilimize, gözümüze, kulağımıza, elimize, ayağımıza, aklımıza, bütün organlarımıza ve benliğimize de oruç tutturmalıyız.
Oruç tutmanın sadece belirli bir zaman için yemek, içmek ve bazı ihtiyaçlarımızı ertelemek olmadığını idrak etmeliyiz.
Ramazan ayı, nimete şükretmeyi, açın halinden anlamayı, lokmamızı paylaşmayı hatırlatmıyorsa, günlerimizi gafletle geçirmeye, gıybet etmeye, haksız davranışlarda bulunmaya, kibir, haset gibi bazı manevî hastalıkları yüreğimizde taşıyarak hayatımızı devam ettirmeye çalışıyorsak tuttuğumuz oruç diyetten öteye gitmez.
Elimize aç kalmaktan başka bir şey geçmez.
Orucu bütün organlarımızla tutalım ki oruç da bizi tutsun.
Faydasız söz ve davranışlardan sakınalım ki orucumuzun sevabını yitirmeyelim.
İsraftan her zaman kaçınmamız gerektiği gibi bu mübarek ayda daha da dikkatli davranmamız gerektiğini unutmamalıyız.
İftar sofralarımız mümkün olduğunca sade olmalı, yiyebileceğimiz kadar yemek pişirmeliyiz.
Yapılan istatistiklerde Ramazan ayında cinayet, gasp, hırsızlık, alkol ve uyuşturucu kullanma gibi gayri meşru işlerin azaldığı belirtilirken maalesef gıda israfının da arttığı belirtilmektedir.
Dünya genelinde milyonlarca insanın gıda ve ilâçtan yoksun olmaları sebebiyle hayatlarını kaybettiklerini de aklımızın bir köşesinde bulundurmalıyız.
Bu mübarek ayı bizlere bir kere daha nasip ettiği için Rabbimize şükretmeli, önemini idrak edip istifadeye gayret etmeliyiz.
Geçen yıl Ramazan ayında hayatta olan tanıdıklarımızdan, akraba, dost ve arkadaşlarımızdan bazılarının bu yıl Ramazan ayına kavuşamadan vefat ettiklerine şahit olduk.
Bu Ramazan ayına kavuşamayan din kardeşlerimizi dualarımızla anarken, bizler için de bu son Ramazan ayımız olabileceğini düşünüp bu ayı hakkımızda gafletten uyanma, kendimize gelme, bir silkiniş ve diriliş vesilesi yapması için Rabbimize dua etmeliyiz.
Kutlu misafirimiz olan on bir ayın sultanı bu mübarek Ramazan ayını karşılar ve uğurlarken ahirettte de bizim ona misafir olacağımızı düşünüp davranışlarımıza özen göstermeliyiz.
Ramazan ayımızı tebrik eder, Yüce Rabbimden bu mübarek ayın önem ve anlamını idrak etmemizi nasip etmesini, Ramazan ayının milletimiz, İslâm âlemi ve insanlık için hayırlar getirmesini, günahlarımızdan arınmış olarak bayrama erişmemize vesile eylemesini niyaz ederim.
Ramazanımız ve Cumamız hayra vesile olsun.
Selamlarımla.